Feminist yazında değersizleştirme (devaluation) diye bir kavram vardır. İlk çıkış noktası, emeğin kadın ve erkek için ayrışması; kadın işi olarak görülen ev işlerinin görünmez kılınması, kadınsı görülen mesleklerin piyasa değerinin düşmesi, karşılığında ödenen ücretlerin azalması yer alır. Günümüzde değersizleştirme kadının bedeninden yaptıklarına, günlük hayatta gördüğü değerden ekonomik sistem içinde hakkının eşit ve adil olarak ödenmesine kadar her konuyla ilişkili olarak tartışılmaktadır. Yapılan araştırmalar değersizleştirmenin sadece maddi boyutta kalmadığını, kadınların özgüvenini ve toplumsal görünürlüklerini zedelediğini ortaya koymaktadır. O zaman değer görmek, yani yaptıklarının karşılığını almak önemlidir.
Bu, bireylerin duygu durumu ve toplumsal iyilik hali için de gereklidir. Takdir edilmek ve onaylanmak bireyin varoluşsal bir ihtiyacıdır. Yapılan çalışmalar yaptıkları işin karşılığında hak ettiklerini kazanan, onaylanan ve takdir gören kişilerin daha iyi çalıştığını ve bir topluluğun parçası gibi hissettiklerini göstermektedir. Erkek egemen toplum yapısı içinde yaptıkları her anlamda görünmez kılınan, karşılığı bir erkeğe göre daha az verilen, takdir edilmeyen kadınlar bu anlamda temelvaroluşsal ihtiyaçlarından eksik bırakılmakta, toplumun eşit birer parçası gibi hissetmemektedirler.
Çerkes toplumunda en sık duyduğumuz sözlerden biri “kadınlara çok değer verildiği”dir
17 Ocak’ta editörlüğünü yapmış olmaktan gurur ve mutluluk duyduğum Mısost Ayşen Göksu Dağıstanlı’nın “Kökler ve Kanatlar: Çerkes Aile Hikâyeleri” kitabının söyleşi ve imza gününde, Çerkesler için değer ve kadının değeri meselesini bana düşündüren ilginç bir sohbet oldu. Ayşen Abla çok misafir ağırlanan bir evin gelini olan annesi hakkında şunları söyledi: “Annemin bedeni çok yoruldu, ama kalbi hiç yorulmadı. Onun emekleri hep görüldü. Hep yaptıkları takdir edildi. Değer verildi. Örneğin bir düğüne gidilecekse önce onun elbisesi en iyi kumaştan, en iyi terzilere diktirildi…” Çerkes toplumunda en sık duyduğumuz sözlerden biri “kadınlara çok değer verildiği”dir. Geçmiş aile hikâyelerinde bunlara rastlamak mümkün. Ancak her aile hikâyesinde dinleyeceğimiz kadınların Ayşen Abla’nın ailesindeki kadar şanslı olmadığı kesin.
Tarım ve hayvancılık ile uğraşan ailelerde kadınlar yemek yapılması, çocukların bakımı, ev temizliği, dikiş-nakış, çamaşır gibi günlük yaşamın sürdürülmesini sağlayan ev içi emeğin dışında kümes hayvanlarına bakılması görevini üstlenirken erkekler ise tarım ve hayvancılık işlerini, tadilatları ve dışarıda yapılan işleri üstlenirdi. Onun dışında da 21. yüzyıla kadar kadınların ev dışında bir iş yaptıklarına, savaşa gittiklerine dair anlatılar sadece kısıtlı hikâyelerde karşımıza çıkar. Ev içi emek tümüyle kadınlar üstünde olsa da, tek bir kadın üzerinde olmadığını 4-5 nesil önceki aile hikâyelerinden biliyoruz. Ev içinde yapılması gerekenleri belirleyen ve kimin o işi yapacağına karar veren evin en büyük kadını genellikle evin en eski gelini ya da evin büyük erkeğinin evlenmemiş/evde yaşayan kız kardeşiydi. Evin yemeklerini büyük gelin (kayınvalide) yapardı. Gelinin gelini ise çocuğu olana kadar hafif işlerde çalıştırılır, sonrasında çocukların bakımına destek olur, ardından da ev işlerinde daha çok sorumluluk almaya başlardı. Haneye yeni gelinler geldikçe iş yükü dağılımı da sorumluluklar da değişirdi. Bütün bu yapının içinde iyi yapılanın görülmesi, becerilemeyenin kapatılması ve daha iyi yapılabilmesi için nasıl yapılacağının gösterilmesi hanenin daha büyük gelinlerinin ve ailenin büyük kadınlarının sorumluluğundaydı. Sistem sadece iş bölümüne değil, öğrenmeye, öğretmeye, takdir edilmeye, onaylanmaya, görülmeye ve sosyalleşmeye alan açan bir yapıdaydı.
Hem genç kızlar hem de genç oğlanlar komşularına veya aynı köyde yaşayan diğer hanelere misafir geldiğinde gidip yardım eder ve sadece iş yapmaz, misafir için verilen davet ve eğlencelere de katılırlardı. Bu etkinliklerde her genç kızın becerileri ve o gün için verdikleri emek şakalaşma yoluyla ön plana çıkarılır, övgüler alır, takdir edilirdi.
Yine ev içi işler ağırlaştığında hanenin genç erkekleri de kadınlara yardım ederlerdi. Örneğin, gelen erkek misafirlere yemeklerin hanenin genç oğlanları tarafından servis edilmesi âdettendi. Yine büyük etkinliklerde daha zor olan etin kaynatılması, Çerkes pastasının pişirilmesi gibi görevleri bugün Kafkasya’da hâlâ erkekler yapmaktadır ki bu da onların güç gerektiren tüm işleri üstlenmesini normalleştirmektedir. Ancak yine de günümüzde ağır bir iş olarak görülen su getirme görevi yine o yıllarda genç kadınlar üstündeydi. Pınar başlarında genç kadınlar sohbet eder, haber alır ve sosyalleşirlerdi. Hatta Sovyet döneminde Kafkasya’da kadınları ekonomik ve siyasi yaşama katılım konusunda örgütlemek için devlet yönetimi su pınarlarını mekân edinmiştir (1).
Çifte iş ve çifte yük
Sovyet zamanına geldiysek artık yavaştan günümüz aile ve toplumunda Çerkes kadınının konumunu sorgulamaya geçebiliriz. Anjela Bezrukova, modernleşme döneminde Adige kadınının konumunun, ev dışındaki işlere katılmaya başlaması ile zorlaştığını çünkü ev içi işlerinde ve sorumluluklarında azalma olmadığını, bunun da onların “çift işte” çalışmasına, “çifte yük” taşımasına sebep olduğunu belirtir (1). Bu durum Çerkes toplumu dışında da kadınların modernleşmeyle birlikte daha çok işgücüne katıldığı her toplumda gözlenmektedir. Ayrıca modernleşme, toplumsal yapıyı, hanelerin küçülmesine sebep olan geçimin zorlaşması, aileyi sürdürme maliyetlerinin artması, yaşam sürelerinin kısalması, mülkiyet ilişkilerinin değişmesi, eğitim ve çalışma amaçlı kentlere göç etme gibi sebeplerle de etkilemiştir. Bu sebeple 20. yüzyılda kırsalda ya da kentte yaşayan tüm kadınların hem hane içindeki iş yükü artmış hem de bunun karşılığında değişen sosyal yapıda verdikleri emeğin ve ürettikleri değerin görülmediği bir sistem ortaya çıkmıştır.
“Kadın işi, erkek işi”
Çerkesler Kafkasya’da ya da yaşadıkları diğer ülkelerde henüz yeni yeni kentleşirken dünyada kadınlar bu çifte yükü görüp, tanımlayıp, mücadele edip, haklar kazanmaya başlamışlardır. Özellikle Batı’da ev içi emeğini erkekler paylaşmaya başlamış, çocukların sorumluluğu, yemek yapma, temizlik gibi işlerde rol almaları artmış ya da bu hizmetler dışarıdan ücret karşılığı alınmaya başlamış ve ev içi hizmet sektörü ortaya çıkmıştır. Günümüzde ekonomik imkânlarını yaratabilen hanelerde ev içi emek büyük bir sorun olmaktan çıkmış, yaratamayan ve hâlâ en az 100 yıl önceki “kadın işi” ve “erkek işi” kavramlarını kendi hayatında koruması gerektiğini düşünenler de gençler tarafından hor görülmeye başlamıştır.
Yani bence günümüz Çerkes toplumunda ev içi emek gençler için bir tartışma konusu bile olmaması gereken zamanlara gelmiştir. Ev içi işlerin paylaşımı, artık değişmiş bir toplumsal gerçekliğin kabulüdür. Ancak günümüz Çerkes genç kadınlarının hâlâ mücadelesini verdiği, o eski yaşam kültürü içinden kaybolmuş olan değer verme, onaylama ve takdir etme âdetidir. Eminim kendimi de dışlamayacağım şekilde birçok kadın, varoluşu için kimsenin onayına ve takdirine ihtiyaç duymadığını söyleyecektir. Ancak kastettiğim, varoluşsal gereklilik ve özgüven için takdir edilmek meselesi değil. Toplumsal yapıda eşitsizlik yaratan takdir ve takdirsizliğin değişmesi, yanlışa yanlış denmesi ve hak edilen değerin toplumsal olarak ortaya koyulması gerekliliğidir. Bunu birkaç örnekle açıklayayım…
2017 yılında İsveç’in Malmö şehrinde düzenlenen uluslararası Çerkesler konferansına gitmiştik. Henüz o yıllarda yüksek lisansını yeni bitirmiş, anadili olarak Çerkesçe konuşan sosyolog Dijan Özkurt da konferansta tez çalışmasını sunmak için bulunan genç bir akademisyendi. Bir akademisyen olarak anadilini konuşması, anadili üzerinden bir tez araştırması yapmış olması, Türkiye’nin önde gelen üniversitelerinden birinde okumuş, bir başkasında çalışıyor olması takdir edilmesi gerekirken aksine bunlar sıradan başarılarmış gibi geçiştirilmiş, kendisine bir erkek akademisyen tarafından Çerkesçe “ortama katılmış yaşlı-erkek büyüklere çay getirmesi” söylenmişti. O cevaben getirmeyeceğini söyleyince de “ayıp” etmekle suçlanmıştı. Bu, toplumsal değersizleştirmenin en klasik örneklerinden biri bana göre.
Yine aynı yıllarda Ankara’da Kafkas Dernekleri Federasyonu (KAFFED) toplantısında Adana Çerkes Derneği kadınları dernek yönetimine 7 kadın olarak aday olduklarında yaşadıkları toplumsal şiddeti, değersizleştirmeyi anlatıyorlardı. Kadının konumunun federasyon tarafından korunması gerekliliğini tartışırken, Yıldız Şekerci “Ankara’da böyle şeyler olmayacağını, isterse yönetime aday olabileceğini, kimsenin itiraz etmeyeceğini” söylemişti. Ortamdaki hiç kimse de bu muhteşem kadınlara “İyi ki denediniz; toplumumuzun buna hazır olmadığını ve kadınların daha çok yönetime katılabilmesi için yapmamız gerekenler olduğunu gördük” demedi. Tersine, Adana’da da “Siz de 7 kadın aday olmasaydınız, aranızda erkek olmadan olur mu? Cenazelere kim gidecekti? Siz federasyon toplantılarına gelebilecek miydiniz?” gibi sorulara maruz kaldılar. Bu bağlamda da toplantı bir toplumsal değişim yaratmadı.
“Değersizleştirme; yaşanan yerden, gelinen aileden, alınmış eğitimden, yaştan, hedeflenen rolden bağımsız olarak kurumsal yapılarda erkeklerle özdeşleştirilen güç ve statü pozisyonları söz konusu olduğunda tüm kadınlara yöneldi ve yönelmeye de devam ediyor”
“Kadından thamade olmaz”
İki sene sonra, yaptığı yoruma rağmen Yıldız Şekerci KAFFED başkanlığına aday olduğunda “Kadından thamade olmaz” söylemleri, onu değersizleştiren çeşit çeşit ifade sosyal medyayı ve dijital platformları kasıp kavurdu. Yüz yüze neler duyduğunu tahmin bile edemiyorum. Değersizleştirme; yaşanan yerden, gelinen aileden, alınmış eğitimden, yaştan, hedeflenen rolden bağımsız olarak kurumsal yapılarda erkeklerle özdeşleştirilen güç ve statü pozisyonları söz konusu olduğunda tüm kadınlara yöneldi ve yönelmeye de devam ediyor.
Değer meselesi üzerine Şamil Eğitim ve Kültür Vakfı’nda düzenlenen Adiyuf Çerkes El Sanatları kursunda kadınlarla konuşuyorduk. Herkesin belleğinde ailesinden bir kadının gördüğü değersizliğe dair bir anı vardı. Sohbet bir ara Abhazya Savaşı sırasında hep cepheye gidenlerin hatırlandığına, ön saflarda olanların anıldığına geldi. “Halbuki arkada kalan kadınlar hayatın sürdürülmesini sağladığı için o erkekler orada olabildiler. Onların onurlandırılması, hatırlanması gerek” dendi. Aslında bu sözlerle tam olarak ev içi emeğin, bakım emeğinin toplumda görülmesi ve değer verilmesi gerekliliği vurgulandı. Benim deneyimim; Abhazya’da her misafir sofrasında bir noktada arkada kalan kadınlara dua edilir, en sonda da mutfaktaki kadınlar sofraya çağırılır ve onlara dualar edilir, takdir edilirler, gönülleri alınır. Arka planlarda yapılanların asla karşılığı değildir, zaten o onaylanma için de yapılmaz. Ancak görünmez de bırakılmaması yine de kıymetli diye düşünüyorum.
Aynı şeyleri söylediler, aynı kişilere teşekkür ettiler, aynı eleştirileri yaptılar
Geçen günlerde Şamil Eğitim ve Kültür Vakfı’nda bir süredir devam eden “Bir araya gelerek politik bir güç oluşturabilir miyiz?” sorusuyla yola çıkmış bir toplantıya “Kadın ve gençlerin katılımına önem veriyoruz, istiyoruz” diyerek davet edildim. Sonuna kadar dayanabilmek için bayağı bir çaba gösterdim. Onlarca söz alan yaşça büyük erkek, sivil toplum yöneticisi ve aktivisti yıllardır benzer amaçlarla yapılan her toplantıda söylenen aynı şeyleri söylediler, aynı kişilere teşekkür ettiler, aynı eleştirileri yaptılar. Toplantı thamadesi olarak belirlenmiş olan, kendi döneminde İstanbul Kafkas Kültür Derneği ve KAFFED’de kadınlara ve gençlere söz vermesi yönüyle bilinen Ümit Dinçer’di. En sonda, toplantı süresi dolduktan, kadınların çoğu izin isteyip ayrıldıktan, artık hiç kimse yerinde duramamaya başladıktan sonra sözü kadınlara vermek istediğini söyleyerek herkesten izin istedi. Söz aldığımda tam olarak yapılmaması gerekenleri yaptıklarını, son sözün değil ilk sözün kadınlara ve gençlere verilmesi gerektiğini, ne zaman ki bunu yapacaklarını, o zaman gerçekten onlara söz vermek istediklerine inanabileceğimizi dile getirdim. Yorumlarım olumlu karşılandı. Bir sonraki toplantıda neler olacağını heyecanla bekliyorum. Ama ilk sözü bir genç kadına vermezlerse bu kez ikinci sözü beklemeye niyetim yok.
Burada Seteney Shami’nin bir makalesine konu olan “Çerkes bir kadın akademisyen toplantıda nerede oturmalı” sorusuna dönmek isterim. Bir Çerkes kadını ve genci olarak Ürdün’de katıldığı Xase toplantısında arkada oturması için yer gösterilen Shami, daha sonra onun akademisyen olması ve araştırma amacıyla toplantıda bulunması sebebiyle öne davet edilir. Oturması gereken yer uzun tartışmalara sahne olduktan sonra ortaya oturmasına karar verilir.
Tüm kurumsal yapılar değişebilir, kapanıp yerlerine yenileri kurulabilir
Süha Baytekin, Jineps’te yayımlanan bir yazısında 19. yüzyılda ortama misafir bir Çerkes kadını girdiğinde onun için herkesin ayağa kalktığını ve başköşeye oturtulduğunu, gönlünün alındığını, De Bess adlı bir yazardan aktarmıştır (2). Rahmi Tuna da “Söz hakkını önce kadına verirler” diye yazmıştır (3). İşte gençleri ve Çerkes kadınlarını bu toplumda değer olarak nereye koyduğunuzu gösterecek olan fiziksel davranışların en basit örnekleri bunlar; nereye oturttuğunuz ve ne zaman söz verdiğiniz. Bir de buna bu yazının konusu olan değer vermeyi ekleyelim; iyi yönlerine, Çerkes toplumu için verdikleri emeklere, Çerkeslerin toplumsal statüsünü artıran başarı ve unvanlarına dair toplum içinde onları nasıl ortaya koyacağınızdır.
“Âdetler değişecek, bu kesin. Bunu her bireyin üzerinde yaş ve/veya cinsiyet hiyerarşisi kurulduğunu hissetmeden birbirine saygı duyduğu, güvende ve eşit söz hakkına sahip olduğu bir ortama dönüştürmek herkesin elinde”
Tüm kurumsal yapılar değişebilir, kapanıp yerlerine yenileri kurulabilir. Geçmişte birlikte yapılanları gelecek nesillere aktarmak eskiyi kurmuş ve içinde yetişmiş olanların da toplumsal sorumluluğudur. Âdetler değişecek, bu kesin. Bunu her bireyin üzerinde yaş ve/veya cinsiyet hiyerarşisi kurulduğunu hissetmeden birbirine saygı duyduğu, güvende ve eşit söz hakkına sahip olduğu bir ortama dönüştürmek herkesin elinde. Aksi takdirde birbirine değer vermeyi bilen Çerkeslerin başka bir Çerkes toplumu yaratacağı ve bunu yapmayanların dışarıda kalacağı bir gelecek kuruluyor. Ben genç Çerkes kadınlarla her karşılaşmamda, onların bir şeyleri içeriden değiştirme çabalarını her gördüğümde bunu tekrar fark ediyorum. Siz henüz farkında değilseniz sevgili Nemide Demukan’ın yazılarına bakarak başlayabilirsiniz. Kendisi yapılan etkinliklerde değersizleştirilen gençlerimiz üzerine yaptığı aktarımlarla ve buna rağmen sistemi içeriden eleştirmesi gerektiğine olan inancıyla bana değişimin ve dönüşümün yaşam süremiz içinde olacağını hissettiren gençlerden biri. Onlar bu değişimde yerlerini alacaklar, siz de onlara yer açmaya hazır mısınız?
Kaynakça
1 Bezrukova, Anjela (2011) Sovyet modernleşme döneminde Adige kadınlarının sosyal statüsü (Социальный статус адыгской женщины в эпоху советской модернизации). Вестник Сочинского государственного университета туризма и курортного дела, (2), 240-245.
2 Süha Baytekin (2018) Çerkes Kültüründe Kadın, https://jinepsgazetesi.com/2018/06/cerkes-kulturunde-kadin/
3 Rahmi Tuna (2003) Adigelerde Kadın-Erkek, Büyük-Küçük İlişkileri, https://www.circassiancenter.com/cc-turkiye/xabze/0052_adigelerde.htm







