Türkiye’de yaşayan halklardan ve inançlardan kadınlara sorduk: “Türkiye’de ve sizin kültürünüzde kadın olmak üzerine neler söylemek istersiniz?” Aysel Gürel Kayaoğlu, Çiğdem Demir, Dilek Odabaş, Esma Bektaş, Fatoş Kaytan, Katrin Nikolau, Kayuş Çalıkman Gavrilof, R. Irmak, Sennur Yılmaz, Sevilay Refika Kadıoğlu ve Sosin Aslan yanıtladı.
Ermeni kadını, tarihsel süreçte yalnızca entelektüel bir figür değildir
Türkiye Ermeni toplumu, 19. yüzyıldan itibaren Osmanlı modernleşmesinin en dinamik unsurlarından biri olmuş, özellikle kadınlar, kadın hakları ve özgürleşmesi çabalarının yanı sıra tıp, plastik sanatlar ve yayıncılık gibi alanlarda öncü bir rol üstlenmiştir.1862 yılında Elbis Gesaratsyan’ın ilk kadın dergisi Gitar ile başlattığı entelektüel uyanışın ve Maryam Şahinyan (fotografçı) gibi isimlerin sanat alanındaki öncülüğünün yanı sıra aynı zamanda ulusal bir koruyucu ve direniş öznesi olarak konumlanmıştır. 19. yüzyılın ortalarında İstanbul’da kadın haklarını kurumsallaştıran ilk yayın organlarını hayata geçiren bu irade, devlet baskısı, zorunlu göçler ve çatışma dönemlerinde hayatta kalma stratejilerinin başaktörü olmuştur. Bugün Ermeni toplumu günümüzde tarihsel bir paradoksun içinde “topyekûn bir durgunluk” evresine girmiştir. Son yüzyılda yaşanan sistematik sarsıntılar, toplumun kültürel üretim kapasitesini zayıflatmış, “yozlaşma” ve “asimilasyon” gibi iki temel yapısal sorun içinde kıvranmaktadır.
Ermeni kadını, tarihsel süreçte yalnızca entelektüel bir figür değildir. Erkek nüfusun tasfiye edildiği kriz anlarında, Ermeni kadını aile ve ulus yapısının koruyuculuğunu üstlenerek toplumsal sürekliliği sağlamıştır. Ancak bu tarihsel “fidayi” (Ermeni direnişçi) ruhu, günümüzde yerini daha dar bir alana, kilise ve vakıf odaklı hiyerarşik yapılara bırakmıştır.
Türkiye’nin özgürlükçü düşünceye ve kadın özgürleşmesine yönelik sistemli muhalefeti, Ermeni toplumu özelinde tarihsel bir travmanın (1915 ve sonrası) sürekliliği şeklinde tezahür etmektedir. Devlet aygıtının uyguladığı baskı mekanizmaları, toplumun reflekslerini “huzuru muhafaza etme” içgüdüsüne hapsetmiştir. Bu durum, toplumun yönetim organları olan Patrikhane ve vakıf yönetimlerinin iktidar yanlısı bir çizgiye savrulmasına neden olmuştur. “Uyum içinde yaşama” stratejisi adı altında verilen tavizler, toplumun demokratik taleplerini köreltmiş ve kurumsal bir “boyun eğmişlik” kültürünü yerleşik hale getirmiştir.
Günümüz Türkiye Ermeni toplumunda hâkim olan temel endişe, maddi refahın korunması ve kurulu düzenin bozulmamasıdır. “Konuşma ki huzurumuz kaçmasın” mottosuyla özetlenebilecek bu yaklaşım, aslında bir “huzur paradoksu” yaratmaktadır. Toplum, başına gelen hak ihlallerine ve sistemsel şiddete karşı sessiz kalarak elde ettiği maddi refahın, aslında varoluşsal bir kaybı perdelediğini fark edememektedir. Siyasi katılımın din adamları ve Patrikhane çevresindeki dar bir “toplumsal hareket” faaliyetine indirgenmesi, Ermeni kadınını da bu pasif yapının bir parçası haline getirmiştir. Tarihin öncü kadını, bugün dini hiyerarşinin sınırları içinde sembolik rollerle yetinmek durumunda bırakılmıştır. Ancak tüm bu karamsar atmosfere rağmen, mevcut statükonun dışında ses çıkaran, endişelerini dile getiren ve toplumsal cinsiyet eşitliği temelinde hareket eden genç kadın kuşağı, sisli bir gökyüzündeki son umut parıltılarını temsil etmektedir. Toplumun yeniden “özne” olabilmesi, bu genç iradenin tarihsel mirasla kuracağı bağa ve “huzur” uğruna feda edilen hakların yeniden talep edilmesine bağlıdır.
Kayuş Çalıkman Gavrilof







