Bağımsızlık Demokrasi Özgürlük Eşitlik Birlik

Mor fular

Bir eliyle sağ cebindeki biber gazını sıkı sıkı tutuyor, diğeriyle ise sol cebindeki evin anahtarını. Biber gazının varlığı şu anda güç aldığı tek şey. Yürüyebiliyorsa bile onun sayesinde sanki. Sol eliyle anahtarın kıvrımlarını o kadar çok elliyor, bir ileri bir geri o kadar çok gezdiriyor ki adeta gözü kapalı üstündeki tüm noktaları çizebilecek kadar ezberliyor. Anahtarı cebinden hiç çıkarmıyor çünkü anahtarın elinde görünmesi evde onu bekleyen ve bağırsa da sesini duyurabileceği kimsenin olmaması anlamına geliyor. Apartman kapısının önüne geldiğinde çok vakit kaybetmesin diye yuvarlak gövdeli olan dış kapının anahtarını sıkıca kavrıyor, kare gövdeli olan anahtar ise iç kapının anahtarı yani nispeten güvenli bölgenin. Ayaklarında neredeyse topuksuz sayılabilecek ayakkabılar olmasına rağmen adımlarını o kadar sert atıyor ki sokakta peşi sıra bir tak tak sesi yankılanarak geliyor. Ara ara dönüp karanlık sokakta arkasından ilerleyen kimse var mı diye bakıyor. Her ne kadar olmadığını görse de bu tedirginliğini azaltmıyor ve belki arkasında ona doğru yaklaşan bir gölgenin silüetini orada yakalar diye çaktırmadan yan taraf duvara doğru bakarak yürüyor. ‘Önünden direkt dolmuş ya da otobüs geçen bir yerde ev kiralamalıydım’ diye aklından geçiriyor ama o kadar aceleyle tutmuştu ki bu evi, şimdi çok önemli olduğunu her gün anladığı bu ayrıntı bile gözden kaçmıştı. Ama o zaman önemsemediği bu birkaç yüz metrelik mesafe şu an ona, bu karanlıkta ve sokağın ortasında tek başınayken dünyada yürünecek yolların en zorlusu gibi görünüyor. Neyse ki binaya yaklaşıyor ve birkaç kişinin de ışığının yandığını görüyor. Kapının önüne gelince cebinin içinde sıkı sıkı tuttuğu yuvarlak gövdeli anahtarı hızlıca çıkarıp deliğe sokuyor. Yarım tur dönen kilitle açılan bu kapı, basit bir sokak kapısı olmaktan çıkıp hayata açılan kapı oluyor adeta. Kapıyı tamamen açmaya bile çalışmadan gövdesinin gireceği kadar bir aralıktan kendini içeri atıyor. Hızla kapattığı kapının arkasında birkaç saniye durup hem kalp atışlarının düzelmesini hem de dizlerine biraz derman gelmesini bekliyor. Fotoselli lambanın hiçbir hareket algılamayıp sönmesinden yeterli süredir orada durduğunun ayrımına varıp ikinci kattaki eve çıkıyor. Kapının önüne gelince paspas ve kapı süsünde sadece dikkatli bakanların anlayabileceği şekilde yaptığı açılı yerleşimin yerli yerinde olduğunu görünce tam olarak rahatlıyor. Demek ki kapıya kimse dokunmadı. Kilitleri çeviriyor, üst kilit 1, 2 tur, alt kilit 1, 2, 3 tur. Bunlar da uygun. Nihayet evde. Antrenin kısık ışığını açıyor sadece. Salonun ışığını uzun müddet açmıyor ki takip eden biri olmuşsa hangi dairede oturduğunu anlamasın diye.

Yorgun vücudunu içi boş bir çuval gibi yarı yatar yarı oturur biçimde koltuğa atıyor. Biraz önce sırtından çıkardığı kabanını ve çantasını da hemen yanındaki sehpanın üzerine bırakıyor. Korunaklı ve huzurlu köşesinde artık. Bunu kendi kendini telkin ederek birkaç kez tekrarlıyor. Elleri, üstünde en büyük fazlalık olarak gördüğü fularını çıkarmak için boynuna yöneliyor. ‘Daha ne kadar insan içine çıkarken bu fularları takacağım acaba’ diye düşünüyor bunu yaparken. Fularının altında onlarca dikişle birbirine tutturulmuş halde duruyor boynunun altıyla üstü. İşaretparmağını ve ortaparmağını yumuşak hareketlerle bu iki deriyi birbirine bağlayan izin üzerinde gezdiriyor. Elleri, bir piyanistin hangi notayı yokladığını bilen hünerli elleri gibi sanki. Nasıl ki o bir tuşa dokunduğunda hangi sesin çıkacağını ezbere biliyorsa, o da dokunduğu yerin altındaki dikiş izlerini tek tek biliyor gibi. Ama parmakları bir piyanist gibi ahenkli bir melodiyi değil de çığlık çığlığa bir kargaşanın müziğini çalıyor sanki. Birkaç dakikalık bu gezintiden sonra çığlıklı ve uğultulu müzik bir kara delik gibi onu içine doğru çekecekken notaların üzerinden parmaklarını kaldırıp bir son veriyor. Kalın perdeleri çekmek için kalkıp cama doğru yöneliyor. Camdan dışarı bakınca çaprazda kalan binanın önünde onu görüyor. Her zamanki gibi kafası öne eğik, elindeki sopasını yumuşak hareketlerle yere değdirerek bir sağ ayağına, bir sol ayağına doğru vücudunu yaslıyor. Sağ eli beline kadar gelen çubuğu hiç bırakmazken, sol elini ise hafif hafif göğsüne vuruyor. Bu sırada bir şeyler mırıldandığını duymasa bile anlıyor. Eşyaları getirdikleri o gün de aynı yerinde duruyordu, sonraki günlerde de sık sık denk geldiğini düşünüyor. Mahallenin delisi mi, bir meczup mu, yoksa kendi gibi dünya yorgunu mu bilmiyor ama ulaşılamayacak olsa da, karanlığın içinde gördüğünde ürperdiği her erkek figürü gibi ondan da korkuyor. Tüm bu düşüncelerle onu izlerken adam birden kafasını kaldırınca göz göze gelmekten ödü kopuyor ve hızlıca perdeyi çekiyor.

Şimdi her şeyin su ile birlikte o küçücük delikten akıp gitme umuduyla birlikte duşta. Yaşananlardan sonra tek bir an, hatta uykuda bile yanından ayrılmayan kulağının dibindeki fısır fısır konuşmaları, hiç bitmeyen sesleri, peşi sıra yürüyen gölgeleri, her nerede olursa olsun sanki onu izliyormuş gibi gelen gözleri, hepsini suya katıp, duşun küçük girdabının içine yollamak istiyor. Hepsinin köpüklerin arasına karışıp, bir daha karşısına çıkmamak üzere o delikten yerin dibine kadar gitmesini istiyor. Vücudunun her noktası ayrı ayrı yorgun. Hem gün boyu gergin bir yay gibi dolanması hem de derin uyku uyumayı unutması buna sebep. Ellerini şifa verir umuduyla sıcak suyla beraber vücudunun üzerinde gezdiriyor ama nafile. Ne yaparsa yapsın ellerinin tüm hareketleri hoyrat kalıyor çünkü uzun zamandır kendi vücuduna çok yabancı. Özellikle de onu kadın yapan tüm uzuvlarına. Bu yabancılaşmanın sebebi o olaydan beri kendisini kadın olduğu için suçlamasından kaynaklanıyor. Yani aslında kendi zihninde de duşun küçük girdabına gönderilecek öyle çok şey var ki. Uzun konuşma seanslarında hastane psikoloğu ile paylaşımları da kadınlığının çevresinde oluyordu çoğunlukla. Psikoloğun onun gibi erkek şiddeti ile karşılaşmış birçok kadının bunu yaşadığını söylemesi bir teselli olmuyor, aksine zihninde düşüncelerinin doğrulaması oluyordu bir yerde. Başka kadınların değil ama kendi yaşadığını biliyordu ve ‘Eğer kadın olmasaydım tüm bunlar başıma gelmeyecekti’ diye suçluyordu kendini sürekli. Değil mi ki bu yüzden aylardır bir kadın gibi değil de cinsiyetsiz bir insan gibi giyinmeye, kendini toplum içinde olabildiğince silik ve fark edilmez bir gölge gibi göstermeye çalışıyordu. Sesini, gülüşünü, bakışını, kadınlığının tüm özelliklerini bir yere bırakmıştı ve oranın neresi olduğunu da unutmuştu sanki. Yaşadığı şiddetten vücudu yaralı olarak kurtulmuştu belki ama ya ruhunda ölenler? Bunu kendi de dahil kimsenin tam olarak bilmesi mümkün değildi. Bedenen ve ruhen bu kadar çok kayba uğramışken zihninin pürüzsüz bir biçimde her şeyi en ince ayrıntısına kadar hatırlaması ise en yorucu olanıydı. Herkesin imalı konuşmaları, daha çok detay isteyen meraklı soruları, acıyan bakışları ile mücadele edebiliyordu ama peki ya kendi zihni ile olan mücadelesi ne olacaktı? Bunun üstesinden nasıl gelecekti? Psikologla bile paylaşmadığı bu şeyin sebebi bir şeylerin unutulmaması için zihninin aldığı bir önlemdi. O kaldırımda hissettiği bir başınalık duygusu ile herkesin görmezden ve duymazdan geldiği o birkaç dakikayı en ince ayrıntısına kadar zihnine kaydetmişti. Yalnız bir kadının tüm topluma acılarını kanıtlamanın bir vesikası gibi. İçinde kan, yara bere ve paramparça bir ruh olan bir vesika. Bu kayıt o kadar derinlerde bir yere yapılmıştı ki şimdi unutmak istese bile -ki artık bir saniyesini bile hatırlamak istemiyordu- unutamıyordu. En olmadık yerde ve zamanda kendini o kaldırımın ortasında yatar vaziyette buluyor ve olayların tamamını dışarıdan birinin gözünden izliyor gibi hissediyordu.

Gri kaldırımın ortasında tüm grilere inat rengârenk bir elbise giymiş olan kadın yüzükoyun yatıyor. Betonu delerek kaldırımda açmış bir çiçek gibi. Adamın gölgesi arkasından vuran güneşin yardımıyla kadının başı hizasından metrelerce önde kapkara. Sanki kendisi kadının geçmişinde, gölgesi ise geleceğinin üzerinde bir kara bulutmuş gibi. Kadının gölgesi de vücudu gibi küçücük siyah bir yuvarlak sadece. Adeta görünmez olmak istercesine büzüşüyor. Kadın arkasından gelen ayak sesini dinliyor. Ses yaklaştıkça gölge daha uzaklara doğru incelip uzuyor. Kaldırıma bu kadar yakından bakmaktan, gözleri griler içindeki beyazları birer yıldız gibi görmeye başlıyor. Yıldızlardan bir sonsuzluk denizi sanki. Şimdi gerçekten yıldızdan bir göğün altında huzur içinde uzanıyor olabilme ihtimalinin varlığı canını yakıyor. Geride kalan ne kadar da çok ihtimal var ve nasıl da ihtimallerin en kötüsünün peşinde mahvolmuş halde bu grilikte upuzun yatıyor. Az sonra dibinde biten bir ayak sesi ve hırıltılı bir nefes alış-veriş gelmiş ve gelecek tüm ihtimalleri darmadağın ediyor. Ete kemiğe bürünmüş kara gölge kadının uzun saçlarını eline dolayıp çekerek, kulaklarını kendi dudaklarının hizasına kadar yükseltiyor. Kadının boynu gökyüzüne doğru kavis yapmış ince bir yay gibi geriliyor. Adeta kurban edilmeye hazır bir hayvanın boynu gibi. Kulağının dibindeki dudaklar açılıp kapanıyor. “Buraya kadarmış, bugün hayattaki son günün, Azrail’in geldi.” Bu dudakların “Seni seviyorum” dediği zamanların üstünden ne kadar zaman geçtiğini hatırlamaya çalışıyor. O bu hesabın peşi sıra anıları tararken Azrail’i el çabukluğuyla omzundan tutup çeviriyor. Kanadığını hissettiği dizlerinin ve kollarının ağrısına şimdi de omzu ekleniyor. Kündeye gelmiş bir güreşçi, Azrail’i ile göz göze geliyor. Daha en baştan mağlup yani. Azrail’in gözbebekleri her şeyi yutmaya hazır iki kara delik sanki. Baktıkça diplerindeki karanlık sonsuz. Bu iki kara deliğin içinde kaybolmayacak kelime bulmak imkânsız olduğundan susuyor. Azrail’i de başka bir kelimeyi daha ziyan etmiyor ve bu defa beraberce susuyorlar. Adam bundan önce onlarca kez yapmışçasına ve muhteşem bir konsantrasyonla, gözünü dahi kırpmadan ezberini sahneye koymaya başlıyor. Ellerinden biri bir kerpeten gibi kurbanının boğazını sıkarken diğeri bu iş için alınmış olduğu belli olan yepyeni ve parlak bıçağı kavrıyor. Kerpeten el boğazı sıktıkça diğeri gittikçe hızlanan bir ritimle bıçağı kaldırıp indirmeye devam ediyor. Renkli elbise işlerin kötü gitmesine kızmış bir ressamın kırmızı boya kutusunu tuvalin üstüne fırlatması gibi kan kırmızı renk altında kalıyor. Kanlar vücudunda açan deliklerden adeta kaynağından yeni doğan sular gibi ince ince sızarak akıyor ve diğer deliklerden gelenlerle bir gölet oluşturuyor. Neden sonra Azrail görevinin ifası için bu kadarının yettiğine ikna olmuş olmalı ki kerpeten el gevşiyor, gözbebekleri küçülüyor, bıçak duruyor ve yolun kenarına fırlatılıyor. Bıçağı atmak ile elindeki kırmızılıktan kurtulamayınca, ellerini gömleğinin iki yanına siliyor. Adam ve gölgesi geldikleri tarafa doğru yöneliyorlar. Kadın her sabah yanı sıra koşar adım bu kaldırımdan geçen insanları hatırlıyor. Onlarca insan görmüşlüğü olurdu her geçişinde. Sahi o insanlar neden bu sabah bir yerlere koşturmuyorlar, kan gölünün ortasında yatan bu kadına yardım etmiyorlardı. Sesini duymamış, olanları görmemiş olmalarına bir anlam veremiyor. ‘Belki son bir çabayla bir gayret birilerine sesimi duyurabilirim’ diye düşünüp “İmdat” diyebiliyor, sesi çıktı mı onu bile anlayamadan. Bazen kâbus görürken bağırıp bağırıp sesini kimseye duyuramadığı olurdu. Keşke bu da o kâbuslardan biri olsaydı ama olmadığını öyle net biliyordu ki. Cılız imdat çağrısı adeta bir hayalet şehre dönmüş sokakta kendine karşılık olarak bula bula Azrail’ini buluyor. Adam gitmekte olduğu tüm yolu geri dönüp, az önce yolun kenarına attığı bıçağı geri aldığında dört adet gözbebeği tekrar buluşuyor. “Amma da çıkmaz canın varmış” diyor ve bıçağı bu sefer kurbanının tam da boynundan düz ve tek bir darbeyle geçiriyor.

Kim bilir kaç dakikadır aynı noktaya akan sıcak su, omzunu kıpkırmızı yapmıştı. Ama acıyan omzu değil başka yerleriydi. Elini boğazında gezdirdi ve bu sefer de zihninin içindekileri küçük girdabından alıp kaybetmeyen duşun deliğine baktı. Her şey yerli yerindeydi. Tüm dikiş izlerini, ruhundaki yaraları ve zihninin ağırlığını bornozuna sarıp duştan çıktı.

Yazarın Diğer Yazıları

Tasarım bienalinde bir genç küratör

ODTÜ Mimarlık mezunu Eylül Şenses birkaç yıldır İstanbul Tasarım Bienali’nin kamusal programını düzenliyor. Bu işi yapan üç gençten biri olan Eylül ile bienali, kültür-sanat...

‘Filmlerim ezberletilenleri sorguluyor’

Başarılı belgesel film yönetmeni Nefin Dinç ile belgesel film üzerine gelişen kariyer süreci, Çerkes kimliği ve en son çalışması “Antoine Köpe’nin Anıları” üzerine söyleştik. -Öncelikle...

İmparatorluklar Arasında, Sınırlar Ötesinde

Osmanlı’nın modernleşme sürecine ve tarih sahnesinden çekilmesine tanıklık eden Köpe ailesinin anılarına dayanan “İmparatorluklar Arasında, Sınırlar Ötesinde Köpe Ailesinin Tanıklıklarıyla Savaş ve Mütareke Yılları”...

Sosyal Medyalarımız

4,890BeğenenlerBeğen
1,353TakipçilerTakip Et
4,000TakipçilerTakip Et

Son Yazılar

- Advertisement -spot_img