Bağımsızlık Demokrasi Özgürlük Eşitlik Birlik

Sessiz emeğin üzerinde yükselen kimlik: Çerkes diasporasında kadın emeği, toplumsal cinsiyet ve kültürel süreklilik

Diasporada kimlik kendiliğinden yaşamaz. Kolektif aidiyetler tarih kitaplarında yazılı büyük anlatılardan çok, gündelik hayatın içinde çoğu zaman fark edilmeden sürdürülen yoğun bir emekle yeniden üretilir ve canlı tutulur. Kimlik, dilin ev içinde konuşulmasında, çocuklara aktarılan hikâyelerde, sofrada kurulan ritüellerde, hatırlamanın ve hatırlatmanın sessiz pratiklerinde yaşar. Kültürel devamlılık yüksek sesli söylemlerden ziyade, tekrar eden küçük hareketlerin birikiminden ve her gün yenilenen emek ilişkilerinin dokumasından beslenir. Diaspora kuramı bu perspektifi uzun zamandır vurgular. Kimlik, ne salt geçmişten devralınan sabit bir miras ne de bireysel bir tercih meselesidir. Her kuşak tarafından gündelik pratikler aracılığıyla yeniden kurulan, bakım ve süreklilik gerektiren canlı bir toplumsal olgudur (Brah, 1996; Anthias, 1998).

Çerkes diasporasında bu yeniden üretim süreci toplumsal cinsiyet ilişkileriyle derinden bağlantılıdır. Çerkesçenin kuşaklar arası aktarımı, Xabze normlarının gündelik hayatta karşılık bulması, mutfak ritüelleri, kolektif hafızanın korunması ve aile ilişkilerinin sürdürülmesi büyük ölçüde kadın emeğiyle mümkün olur (Kaya, 2005; Pshigusa, 2023). Kadın emeği sıklıkla yüceltilir ancak emek olarak tanımlanmaz. İşte bu ayrım çalışmanın merkezindedir.

Mesele yalnızca emeğin tanınıp tanınmaması değil, görünürlük, temsil ve siyasi güç arasındaki asimetri gibi daha köklü bir yapısal sorundur. Kimliği yaşatan pratiklerin büyük çoğunluğu ev içi alanda, aile ilişkilerinde ve gündelik hayatın akışı içinde gerçekleşir. Bu mekânsal konumlanış toplumsal cinsiyet literatürünün sıkça dikkat çektiği bir noktadır. Kamusal alanın dışında kalan emek kolayca kişisel görev, aile meselesi ya da doğal sorumluluk olarak sınıflandırılır ve politik bir mesele haline gelme fırsatını kaybeder.

Çerkes diasporasında bu tablo daha belirgindir. Kadınlar kültürel sürekliliğin asli taşıyıcıları olarak konumlandırılır. Buna karşılık kimlik üzerine söz söyleme, kamusal temsil üretme ve kolektif anlatıyı kurma alanları büyük ölçüde erkek özneler üzerinden şekillenir (Doğan, 2021). Kadınlar kültürel sürekliliğin sembolik taşıyıcısı olarak idealize edilirken kurumsal ve siyasi karar alma mekanizmalarında temsilleri sınırlı kalır, söz üretimi ve güç ilişkilerini yeniden yazma alanlarında daha çeperde yer alırlar.

Connell’ın (1987) toplumsal cinsiyet rejimleri kuramı bu yapıyı açıklamaya yardımcı olur. Belirli öznelerin emeği merkezileştirilirken, karar alma gücü başka özneler tarafından tekelleştirilir. Bu asimetri, gelenek söylemiyle kutsallaştırılır ve meşrulaştırılır. “Kültür kaybolmasın” ve “kimlik yaşasın” söylemleri kolektif duyarlılık ve ortak sorumluluk hissi yaratır. Kültür herkes adına konuşur ancak sürekliliğin emek yükü belirli öznelerin omuzlarında yoğunlaşır.

Kandiyoti’nin (1988) ataerkiyle pazarlık yaklaşımı burada kritik önem taşır. Kadınların kültürel ve ailevi sorumlulukları üstlenmesi çoğu zaman ahlaki bir yükümlülük, fedakârlık ya da doğal bir rol olarak görülür. Bu algı, eşitsiz güç ilişkilerini görünmez kılmanın etkili bir mekanizmasıdır. Gelenek, yalnızca geçmişten devralınan bir miras değildir. Aynı zamanda, mevcut emek ve sorumluluk dağılımını yeniden üreten ve meşrulaştıran bir söylem alanıdır. Her nesil geleneği koruduğunu düşündüğü anda aslında günümüzün toplumsal cinsiyet düzenini de yeniden üretir.

Dil meselesi, bu durumun en somut ve çarpıcı örneğidir. Çerkesçenin kuşaklar arası aktarımı resmi dil politikalarından çok, ev içi gündelik pratiklere dayanır. Dil, oyunlar sırasında, hikâye anlatılırken, mutfakta ve aile sohbetlerinde nesilden nesile geçer. Bu çaba, sessiz bir emektir. Adı konulmaz, ölçülmez, sayılmaz. Çocuğa dil öğretmek, kullanmak, hatırlatmak ve hatırlanmasını sağlamak ev içi bakım ilişkilerinin dokusuna gömülü sıradan pratiklerdir. Dil kaybolduğunda ise sorumluluk yine aynı öznelerin üzerine yüklenir. “Neden çocuklara Çerkesçe öğretmediniz?” sorusu neredeyse her zaman annelere, teyzelere ve ninelere yönelir.

Mesele yalnızca kültürün korunması değildir. Asıl mesele bu korumanın hangi emek rejimini ürettiği, hangi mekanizmalarla işlediği ve kimler tarafından taşındığıdır. Kimliğin sürmesi adına kadınlara atfedilen yoğun sorumluluklar, uzun vadede hem kadınları tükenmişliğe sürükleyebilir hem de kimliğin kendisini kırılganlaştırabilir. Toplumsal cinsiyet adaleti göz ardı edildiğinde süreklilik, sessiz bir eşitsizlik olarak yeniden üretilir.

8 Mart bu bağlamda yalnızca kamusal temsil ya da eşitlik talebinin günü değildir. Görünmeyen emeği fark etmek, adlandırmak, paylaştırmak ve emek rejimini sorgulamak için önemli bir duraklama ve düşünme imkânı sunar. Çerkes diasporasında kültürel süreklilik gerçekten kolektif bir değer olacaksa bu yük de kolektif biçimde paylaşılmalıdır. Sorumluluk yalnızca belirli cinsiyetlerin pratiklerine bırakılmamalıdır.

Geleneksel soru “Kültürü koruyalım mı?” değildir. Asıl soru daha derindir. “Kültürü kim, nasıl ve ne pahasına koruyor?” Bu soru emek ilişkilerini görünür kılar, sorumluluk dağılımını sorgular ve adalet meselesini merkeze alır. Çerkes kimliğinin geleceği yalnızca kültürel pratiklerin tekrarlanmasıyla değil, bu pratiklerin adil, paylaşılan ve tanınan biçimde inşa edilmesiyle mümkün olur.

Tarihsel olarak Çerkes kültüründe kadınlara duyulan saygı, Xabze’nin temelinde yer alan derin değerlerdendirdir. Ancak bu saygı yalnızca sembolik düzeyde kalmamalıdır. Sembol ve söylemden pratik ve güce geçmelidir. Kimliği taşıyanların, söz söyleyenler arasında da eşit yer bulabildiği, emeğin görünür kılındığı, tanındığı ve kolektif olarak paylaşıldığı bir düzen hem daha adil hem de daha sürdürülebilir bir kültürel gelecek sunar.

Kimlik, onu sessizce taşıyanların sırtında yükselirken; söz, bu yükü taşıyanlardan kopuk kalamaz. Kültürel süreklilik, fedakârlığın doğal kabul edildiği bir sessizlik üzerine değil; emeğin tanındığı, paylaşıldığı ve sözle karşılık bulduğu bir adalet zemini üzerine inşa edilebilir. Aksi halde kimlik yaşar gibi görünür, ama onu yaşatanlar görünmez kaldıkça, kimlik içten içe aşınır. Sessiz emek tükenmeye, gönüllülük yerini yorgunluğa bırakmaya başladığında; kültür hâlâ varmış gibi görünür, fakat artık sevilerek değil, zorunluluktan taşınır.


Kaynakça

Anthias, F. (1998). Evaluating “diaspora”: Beyond ethnicity? The Sociological Review, 46(3), 557–580.

Brah, A. (1996). Cartographies of Diaspora: Contesting Identities. London: Routledge.

Connell, R. W. (1987). Gender and Power: Society, the Person and Sexual Politics. Stanford: Stanford University Press.

Doğan, S. N. (2010). From national humiliation to difference: The image of the “Circassian beauty” in the discourses of Circassian diaspora nationalists. New Perspectives on Turkey, 42, 77–101.

Doğan, S. N. (2021). Gendered terrains of Circassian diaspora nationalism in Turkey. Journal of Caucasian Studies.

Kandiyoti, D. (1988). Bargaining with patriarchy. Gender & Society, 2(3), 274–290.

Kaya, A. (2005). Cultural reification in Circassian diaspora. Journal of Ethnic and Migration Studies, 31(1), 129–149.

Pshigusa, E. (2023). Language policies and minority language maintenance: The case of Circassian in Turkey. Journal of Caucasian Studies.

Yazarın Diğer Yazıları

Sosyal Medyalarımız

4,890BeğenenlerBeğen
1,353TakipçilerTakip Et
4,000TakipçilerTakip Et

Son Yazılar

- Advertisement -spot_img