Bağımsızlık Demokrasi Özgürlük Eşitlik Birlik

Xabze, savaş, sürgün: Erkek avantajlı ahlaktan daha feminen yeniden yazıma

Diaspora Çerkeslerinin kültürel yok oluşun eşiğinden canlanma çabaları dil bağlamında özellikle Anadolu’da bir türlü sonuç vermezken, en azından Xabze’yi ve dansı canlı tutma çabaları dahi tamamen geçmişte donmuş bir yeri referans aldığından gençler arasında ilgi uyandırmaktan çok uzak kalıyor. Xabze, Çerkes halkı için onur, toplumsal yaşama uygunluk, ahlaki duruş gibi önemli bir kimlik potansiyeli taşıyor oysaki. Kültürler güncellenebildikleri oranda var olabilirler. Yaratıcılıktan ve gelişimden uzak olduğunda dil de dans da Xabze de bir arşiv maddesi, bir nostaljiden öte varlığını koruyamaz.

Xabze çoğu zaman yanlış biçimde sabit kurallar bütünü, yazılı olmayan gelenekler toplamı ya da geçmişten devralınmış bir davranış kodu olarak ele alınır. Oysa Xabze bundan çok daha fazlasıdır. Xabze, bireyin her durumda en adil, en dengeli ve en onarıcı pozisyonu nasıl alacağını kurgulayan; yazılı olmayan ama canlı, değişken ve bağlama duyarlı bir “ahlak aklı”dır. Çerkes halkının kolektif vicdanı ve düşünme biçimidir.

Tam da bu nedenle Xabze, kutsal, dokunulmaz ve değişmez değildir. Aksine, tarihsel koşullar içinde şekillenen, zaman zaman eğilip bükülen, hatta bozulabilen bir yapıdır. Savaş ve sürgün gibi olağanüstü dönemler ise bu ahlak aklının en ağır sınandığı anlar olmuştur.

Çerkes halkı için savaş ve sürgün yalnızca fiziksel bir yıkım değil; aynı zamanda Xabze’nin iç dengesinin sarsıldığı bir kırılma anıdır. Bu süreçte Xabze, adalet üretme kapasitesini bütünüyle yitirmemiş olsa da, giderek erkek avantajlı bir yapıya evrilmiştir. Erkeklerin savaşan, karar alan ve temsil eden özne olarak merkezileşmesi; kadınların ise korunması gereken, susan, katlanan figürlere indirgenmesi bu evrimin en görünür sonuçlarından biridir.

Oysa Xabze’nin asli amacı, güçlüyü yüceltmek değil, güç karşısında denge kurmaktır. Savaş koşullarında bu denge bozulmuş; erkek bedeni kahramanlıkla, kadın bedeni fedakârlıkla kodlanmıştır. Bu kodlama, zamanla ahlaki bir norm gibi içselleştirilmiş ve sürgün sonrasında da kalıcı hale gelmiştir. Böylece olağanüstü bir dönemin geçici düzenlemeleri, “gelenek” adı altında süreklileştirilmiştir.

Sürgün, Xabze açısından özellikle kritik bir eşiktir. Çünkü sürgün, yalnızca erkeklerin kaybıyla değil; kadınların taşıdığı hayatla devam etmiştir. Dilin, yemeklerin, yasın, çocuk bakımının, toplumsal belleğin sürdürülmesi kadınların omuzlarında gerçekleşmiştir. Buna rağmen Xabze anlatılarında kadınlar çoğu zaman özne değil; ahlakın uygulandığı nesneler olarak yer almıştır. Bu durum, Xabze’nin adalet iddiasıyla açık bir çelişki yaratır.

Burada sormamız gereken soru şudur:

Eğer Xabze her durumda en adil pozisyonu kurmayı hedefliyorsa, neden tarihsel olarak erkek deneyimini merkez almış, kadın deneyimini ise ikincil kılmıştır?

Bu sorunun cevabı Xabze’yi reddetmekte değil; tam tersine onu ciddiye almakta yatar. Xabze, donmuş bir gelenek değil; yaşayan bir ahlak aklıysa, o halde eleştirilebilir, dönüştürülebilir ve yeniden yazılabilir olmalıdır. Aksi halde Xabze, adalet üreten bir sistem olmaktan çıkıp, eşitsizliği meşrulaştıran bir söyleme dönüşür.

Burada “yeniden yazmak”tan kasıt, kuralları metne dökmek ya da modern hukukla ikame etmek değildir. Yeniden yazmak, Xabze’nin merkezine yeniden şu soruyu koymaktır:

Bu durumda en adil olan nedir ve bu adalet kimin lehine, kimin aleyhine işlemektedir?

Savaş ve sürgün, Çerkes tarihinde çoğu zaman erkeklerin direnişi üzerinden anlatılır. Oysa bu tarih, esas olarak kadınların bedeninde ve gündelik hayatında yaşanmıştır. Erkekçi dil, ölümü yüceltirken; feminen hafıza, hayatta kalmayı politik bir eylem olarak görür. Çocuklarını açlıkta taşıyan, dili ve yas ritüellerini yeni coğrafyalarda yaşatan kadınlar, tarihin kenar notu değil; bizzat kendisidir.

Feminen bir bakış açısı tam da bu noktada devreye girer. Feminenlik burada biyolojik bir kimlik değil; bakım, süreklilik, onarım ve ilişkisellik üzerinden düşünen bir ahlak tavrıdır. Xabze’nin bu feminen boyutu tarihsel olarak vardır; ancak savaş ve sürgün koşullarında geri plana itilmiştir. Bugün yapılması gereken, bu bastırılmış etik damarını yeniden görünür kılmaktır.

Xabze’nin yeniden yazılması, Çerkes toplumunun geçmişine ihanet değil; ona sadakatin en sahici biçimidir. Çünkü adalet iddiasını kaybetmiş bir gelenek, ancak adıyla yaşar; ruhuyla değil. Oysa Xabze’nin ruhu, güçlünün değil, dengede duranın yanında olmayı gerektirir.

Savaş, sürgün ve göçmenlik hali gibi büyük krizsel dönemler artık bitmiştir. Bu dönemlerin alışkanlıklarını ve yüklerini devam ettirmek ne Çerkes erkekleri (yüzyıllarca savaş sarmalına sıkışmışlık, sevgi gibi daha kırılgan hallere kapalılık) ne de Çerkes kadınları için (tutulmamış yas, donma hali, suskunluk ve uyum) bir avantaj sağlamaktadır.

Savaş, sürgün ve göçmenlik durumlarında yaşanmış deneyimlerin kazanımlarını alıp artık yerleşik ve güvende olmanın getirdiği başka şeyleri hayata geçirmek için cüret etmek, Çerkes kadınları olarak, var olma direncimizi ortaya koymanın yegâne yoludur.

Sürgünde ve sonrasında özellikle ortak annelik deneyimi ile tüm çocukları ortak sahiplenen muhteşem kadın dayanışması, kan bağını aşan bir korumacılık ortaya çıkarmıştır. Buralarda feminen bir Xabze de çalışmıştır. Bunu yakın zamana kadar köylerde çocukların sahiplenilme ve büyütülme pratikleriyle hatırlayan bir Çerkes kadın hafızası mevcuttur.

Günümüzde tüm dünyada rüzgâr kadın devrimi yönünden eserken, zor koşullarda oluşan bu muazzam deneyimi onurlandırarak hatırlamak, Çerkes kadınlarının birbirlerinin ve geleceğinin (gençlerin, çocukların) bu sefer sadece canlarının değil, özgürlüklerinin, kimliklerinin, yaratıcılıklarının korunması konusunda ortaklaşması için çok güzel bir mayadır. Tüm kültürlerin canlanması o kültürün kadınlarından geçer.

Bugün savaş ve sürgün anlatılarını yeniden düşünürken Xabze’yi bu anlatıların dışında tutamayız. Erkek avantajlı bir ahlak aklını sorgulamadan, kolektif hafızayı adil bir zeminde yeniden kurmak mümkün değildir. Belki de artık sormamız gereken soru şudur:

Xabze’yi geçmişin yükü olarak mı taşıyacağız; yoksa bugünün devrimci rüzgârlarını yakalayacak, şu an ihtiyaç olan toplumsal cinsiyet eşitliği, adalet ihtiyacına cevap verecek şekilde yeniden mi kuracağız?

Düzce/Aydınpınar

Yazarın Diğer Yazıları

Sosyal Medyalarımız

4,890BeğenenlerBeğen
1,353TakipçilerTakip Et
4,000TakipçilerTakip Et

Son Yazılar

- Advertisement -spot_img