Bağımsızlık Demokrasi Özgürlük Eşitlik Birlik

Birbirimizi duymaktan birlikte kurmaya…

İzmir’de Cumhuriyet’in ve toplumun demokratikleşmesi konferansı

12 Eylül, Türkiye’de yalnızca takvimdeki bir tarih değil. Üzerinden 46 yıl geçmiş olsa da siyasal hayatımızda, hukukta, devlet-toplum ilişkisinde ve belki en çok da toplumsal hafızamızda izlerini hâlâ taşıdığımız bir dönemin adı. Bu nedenle 13-14 Haziran’da İstanbul’da gerçekleştirdiğimiz “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü” konferansının ardından ikinci buluşmayı 12 Eylül’de İzmir’de yapmak başından beri anlamlıydı.

Ancak İstanbul’dan İzmir’e gelirken konferansın başlığında önemli bir değişiklik yaptık. Bu kez “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin ve Toplumun Demokratikleşmesi” dedik. Araya eklenen iki kelime küçük görünebilir ama aslında İzmir’de yürütmek istediğimiz tartışmanın yönünü de belirliyordu. Çünkü demokratikleşmeyi yalnızca devletin, kurumların, anayasanın ya da hukukun dönüşümü üzerinden konuşmak yeterli değil. Devletle toplum arasındaki ilişkinin yanı sıra toplumun kendi içindeki ilişkileri, birbirimize bakma ve birbirimizi tanıma biçimlerimizi de tartışmak gerekiyor.

İzmir çağrı metninde bu nedenle Cumhuriyet’in ve toplumun demokratikleşmesini yalnızca kurumların veya hukukun reformu olarak değil, devlet ile toplum arasındaki ilişkinin yeniden kurulması meselesi olarak tarif ettik. Demokratik Cumhuriyet ile demokratik toplumu da birbirinden ayrı değil, birbirini tamamlayan iki süreç olarak ele aldık. Sanırım gün boyunca yapılan konuşmaların büyük bölümü, farklı yerlerden de olsa dönüp dolaşıp bu meseleye değdi.

12 Eylül’ü konuşurken bugünü konuşmak

Türkan Aslan Ağaç açılış konuşmasında, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılındaki temel meselenin yalnızca anayasal ya da kurumsal reformlar olmadığını; devlet ile toplum arasındaki ilişkinin demokratik temeller üzerinde yeniden kurulması gerektiğini vurguladı. Demokratikleşmenin farklı toplumsal kesimlerin ortak yaşamı birlikte kurabilme iradesinden ayrı düşünülemeyeceğini söylerken, barışı da yalnızca çatışmaların sona ermesi olarak değil; hukuk, toplumsal güven ve çoğulculukla birlikte kurulması gereken demokratik bir kültür meselesi olarak ele aldı. Konuşmasında sorduğu “Cumhuriyet nasıl korunacak?” değil, “Cumhuriyet nasıl demokratikleşecek?” sorusu, aslında gün boyunca sürdüreceğimiz tartışmanın da çerçevesini çiziyordu.

Türkan Aslan Ağaç (sağda) ve Ferhat Kentel

Ferhat Kentel ise bu soruyu Cumhuriyet ile toplum arasındaki ilişkinin tarihsel seyrine bakarak sürdürdü. Bu ilişkinin otoriter bir süreklilik taşıdığına dikkat çekerken, devletin güvenlikçi diliyle toplumdaki korku ve güvensizliklerin birbirini nasıl beslediğinden söz etti. 27 Mayıs’tan 12 Mart’a, 12 Eylül’den 28 Şubat’a ve 15 Temmuz’a uzanan müdahalelerin siyasal kültürde bıraktığı izleri hatırlattı. Ancak konuşmasının benim için önemli bir başka tarafı daha vardı: Bu otoriter sürekliliğin karşısında hiç kaybolmayan bir demokrasi mücadelesinin de bulunduğunu hatırlatması. İşçi hareketlerinden kadın mücadelesine, Kürt hareketinden Alevilere, Çerkeslerden çevre mücadelelerine uzanan farklı toplumsal hareketlerin özgürlük, eşitlik ve tanınma taleplerini, bugün konuştuğumuz demokratik Cumhuriyet arayışının tarihsel birikimi içinde değerlendirdi.

Kentel’i dinlerken benim aklıma başka bir şey daha takıldı. Türkiye’nin yakın tarihini darbeler, yasaklar ve baskılar üzerinden anlatmak mümkün. Ama aynı tarihin içinde hiç kaybolmayan başka bir çizgi de var: Demokrasi talebi. Bütün baskılara rağmen eşitlik, özgürlük ve adalet talepleri hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmadı. Dolayısıyla 12 Eylül’ü yalnızca yenilginin tarihi olarak okumak da bana eksik geliyor. O tarihten bugüne ulaşan başka bir hafıza daha var; itiraz edenlerin, yeniden söz söyleyenlerin ve başka türlü bir hayatın mümkün olduğunu düşünenlerin hafızası. Belki 12 Eylül’ün yıldönümünde demokratikleşmeyi konuşmanın anlamı da biraz burada yatıyordu.

Günün ilk oturumu da tam bu tarihsel sürekliliğin izini sürüyordu. Akın Birdal’ın moderatörlüğünde Aslıhan Aykaç, Funda Barbaros, Hakan Tahmaz ve Levent Köker; Cumhuriyet’in ilk yüzyılından ikinci yüzyılına uzanan otoriter sürekliliği farklı boyutlarıyla tartıştılar. 1921 Anayasası’ndan 1982 Anayasası’na devletin dönüşümü, 24 Ocak kararları ile 12 Eylül arasındaki ilişki, neoliberal yeniden yapılanma, toplumsal mücadeleler, hukuk ve Kürt meselesinin demokratik çözümü aynı oturumun başlıkları arasındaydı.

Aslıhan Aykaç, 12 Eylül’ü Türkiye’nin kendi siyasal tarihiyle sınırlı düşünmeyerek uluslararası bağlamına da dikkat çekti. Popülist siyaset ve otoriterleşmenin küresel bir kriz haline geldiğini anlatırken, demokrasinin yalnızca seçimlerden ibaret görülemeyeceğini vurguladı. Macaristan örneğinden hareketle kırsalı da kapsayan, toplumsal ve ekonomik hayatın içinde örgütlenen bir demokrasi pratiğine ihtiyaç olduğunu söyledi.

Funda Barbaros ise neoliberal politikaların sonuçlarını gelir eşitsizliği, toplumsal cinsiyet ve ekoloji üzerinden birlikte ele aldı. Ekonomik tercihlerle toplumsal hayat arasındaki ilişkiye dikkat çekerken, ekolojik yıkımın ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin demokratikleşme tartışmasının dışında bırakılamayacağını vurguladı.

Levent Köker’in konuşması, tartışmayı Cumhuriyet’in kuruluş sürecine ve anayasal tarihe taşıdı. 1921 Anayasası’nı ortaya çıkaran sürecin yerel kongrelerden gelen demokratik bir birikime dayandığını hatırlatarak, toplumun demokrasiye “hazır olmadığı” yönündeki yerleşik kabule itiraz etti. Köker’in anlatısında mesele, demokratik birikimin yokluğundan çok, var olan demokratikleşme imkânlarının zaman içinde nasıl daraltıldığıydı.

Hakan Tahmaz ise bu tarihsel tartışmayı bugünün barış meselesine taşıdı. Kürt meselesine ilişkin sürecin yalnızca siyasi aktörlere bırakılamayacağını, yurttaşların da sürecin öznesi olması gerektiğini söylerken kullandığı “Süreci seyretme zamanı değil” ifadesi bende kaldı. Demokratikleşmenin yalnızca siyasetin ihtiyacına göre değil, yurttaşlık bilinciyle toplumsallaşması gerektiğini söylüyordu.

Bu oturumu dinlerken 12 Eylül’ün yalnızca 12 Eylül sabahından ibaret olmadığını bir kez daha düşündüm. Darbe, siyasal hayatı kesintiye uğratan askeri bir müdahale olmanın ötesinde, ekonomiden hukuka, emek rejiminden toplumun örgütlenme biçimlerine kadar uzanan çok daha kapsamlı bir dönüşümün parçasıydı. Nitekim konferansın çağrı metninde de 24 Ocak kararlarıyla yönü belirlenen neoliberal politikaların askeri yönetim koşullarında uygulanması ile emek hareketinin ve toplumsal muhalefetin bastırılması aynı tarihsel dönüşümün parçaları olarak ele alınıyordu.

Geçmişi neden konuşuyoruz?

Konferansın çağrı metninde sevdiğim bir cümle var: “Geçmişi anlamanın amacı geçmişte kalmak değil.” Bu cümle benim için konferansın önemli meselelerinden birini özetliyor.

Çünkü Cumhuriyet’in kuruluşunu, ulus-devlet anlayışını, darbeleri, olağanüstü yönetim biçimlerini ya da neoliberal dönüşümü konuşurken yalnızca tarih anlatmıyoruz. Bugün içinde yaşadığımız siyasal ve toplumsal düzenin hangi ilişkiler üzerinden oluştuğunu anlamaya çalışıyoruz.

Çağrı metninde geçmişle yüzleşmeyi de yalnızca yaşananları hatırlamak ya da mahkûm etmek olarak değil, “geçmişi üreten ilişkileri dönüştürme iradesi” olarak tarif etmiştik.

Bunu önemsiyorum. Çünkü geçmişle yüzleşmek, herkesin geçmiş hakkında aynı şeyi düşünmesi demek değil. Zaten bu ülkede aynı tarihi aynı biçimde hatırlamıyoruz. Birinin tarih kitabında birkaç satır olan şey, bir başkasının ailesinde kuşaktan kuşağa anlatılan bir hikâye olabiliyor. Bir kesimin hiç bilmediği bir olay, başka bir topluluğun hafızasının merkezinde durabiliyor. Bunun ne anlama geldiğini bir Çerkes olarak çok iyi bildiğimi düşünüyorum.

Aynı ülkede, farklı hafızalarla

İstanbul konferansının ardından Jineps’e yazdığım yazıda Çerkes olmaktan ve bunun bana meseleleri nasıl başka bir yerden düşündürdüğünden söz etmiştim. İzmir’de de zaman zaman aynı yerden baktım salona. Türkiye’de farklı kimlikler uzun yıllardır kendilerini anlatmak zorunda kalıyor. Kürtler dillerini ve kimliklerini, Aleviler eşit yurttaşlık taleplerini, kadınlar neden eşitlik istediklerini, LGBTİ+’lar neden görünür olmak istediklerini anlatıyor.

Çerkeslerin deneyimi elbette bunların her biriyle aynı değil. Zaten farklı toplumsal deneyimleri birbirine eşitlemenin doğru olduğunu düşünmüyorum. Ama görünmezleşmenin, dilin giderek evin içine çekilmesinin, bir kimliğin kamusal alanda giderek daha az yer bulmasının ne anlama geldiğini kendi tarihimizden biliyoruz. Belki bu yüzden “çoğulculuk” kelimesini duyduğumda aklıma yalnızca farklı kimliklerin varlığının kabul edilmesi gelmiyor.

Benim için mesele biraz daha ileri gidiyor. Farklılıkların kendi sözleriyle kamusal hayata katılabilmesi, karar süreçlerinde yer alabilmesi ve sürekli kendini açıklamak zorunda kalmadan eşit kabul edilmesi… Demokratik toplum dediğimiz şeyin böyle bir tarafı da olmalı.

Yerelden bakınca demokrasi

İzmir’deki tartışmanın önemli taraflarından biri de demokratikleşmeye yalnızca merkezden bakmamasıydı. “Demokratik Dönüşümde Yerelin Gücü: Kentler, Hafıza ve Yeni Toplumsallıklar” başlıklı ikinci oturumda, Vezan Karabulut’un moderatörlüğünde Arif Ali Cangı, Hayriye Özen, Özgür Topaç ve Talat Ulusoy yerelin demokratik dönüşümdeki imkânlarını farklı açılardan ele aldılar.

Merkeziyetçilikten yerel demokrasiye geçiş, kent hafızaları, çoğulluk ve birlikte yaşama deneyimleri, toplumsal hareketlerin karar süreçlerine katılımı ve kentlerin kültürel, ekolojik ve siyasal dönüşüm potansiyeli bu oturumun temel meseleleriydi. Oturumda tarihçi Talat Ulusoy’un da yer alması, kent ve demokrasi tartışmasına hafıza boyutunu ekliyordu. Benim için bu önemliydi; çünkü bir kentin demokratikleşmesini yalnızca bugünün karar süreçleriyle düşünmek yetmiyor. O kentin geçmişiyle nasıl ilişki kurduğu, hangi hikâyeleri hatırladığı ve hangilerini görünmez bıraktığı da birlikte yaşama kültürünün bir parçası.

İzmir Kent Konseyi Başkanı Özgür Topaç, demokratikleşmeyi doğrudan yurttaşın karar süreçlerine katılımı üzerinden ele aldı. Demokrasinin seçimden seçime hatırlanan bir yönetim biçimine indirgenemeyeceğini söylerken, seçimden sonra sorulması gereken asıl soruları da ortaya koydu: “Kiminle yönetecek? Ekibi kim? Kimleri sürece dahil edecek? Kararları hangi bilgilerle alacak? Topluma ne kadar açık olacak? Hesap verebilecek mi?”

Topaç’ın konuşmasında benim için en güçlü noktalardan biri “kent hakkı”na yüklediği anlamdı. Kent hakkını yalnızca kentte sunulan hizmetlerden yararlanmak olarak değil, “yaşadığınız kentin geleceğine ortak karar alabilme hakkı” olarak tarif etti. Yurttaşın yalnızca kendisine bilgi verilen kişi değil; bilgiye erişen, öneri geliştiren, itiraz eden ve karar süreçlerine katılan bir özne olması gerektiğini vurguladı. Belki de konuşmasının bütününü en iyi özetleyen cümle sonundaydı: “Demokrasi yurttaşın sandıkta değil, yaşadığı yerde özne olmasıdır.”

Bu tartışmayı İzmir’de yapıyor olmak ayrıca anlamlı geldi bana. Çünkü demokrasi dediğimiz şey yalnızca Ankara’da, parlamentoda ya da merkezi kurumlarda kurulmayacak. Yaşadığımız mahallede, kentte, yerel kararların nasıl alındığında, o kararlara kimin katılabildiğinde de kurulacak. Bir kentin geçmişiyle nasıl ilişki kurduğu, hangi hafızaları görünür kıldığı, hangi kimliklere ve yaşam biçimlerine yer açtığı da demokratikleşmenin parçası. Belki toplumun demokratikleşmesi dediğimiz şeyi en somut görebileceğimiz yerlerden biri tam da kentler. Çünkü farklılıklarla birlikte yaşamayı soyut bir fikir olarak değil, her gün aynı sokakta, aynı meydanda, aynı mahallede deneyimliyoruz.

İzmir’de farklı oturumlarda tekrar tekrar karşımıza çıkan başlıklardan biri de barıştı. Fakat barıştan söz edilirken meselenin yalnızca çatışmaların sona ermesi olmadığı üzerinde duruldu. Toplumsal güvenin yeniden kurulması, farklı kesimlerin sürece katılması ve barışın toplum tarafından sahiplenilmesi gerektiği konuşuldu.

İstanbul konferansında da benzer bir tartışma yürütmüştük. Kürt meselesinin demokratik çözümüyle Türkiye’nin demokratikleşmesinin birbirinden ayrı düşünülemeyeceği; kadınların, gençlerin ve sivil toplumun sürecin yalnızca izleyicileri değil, aktörleri olması gerektiği farklı konuşmacılar tarafından dile getirilmişti. İzmir’de bu mesele biraz daha genişledi sanki. Barışı konuşurken ister istemez birlikte yaşamayı da konuşmaya başladık. Çünkü silahların susması ile birlikte yaşamayı başarabilmek aynı şey değil. İkincisi daha uzun, daha gündelik ve muhtemelen daha zor bir süreç. Birbirimize nasıl baktığımızdan kullandığımız dile, geçmişte yaşananlarla nasıl ilişki kurduğumuzdan birbirimizin haklarını ne kadar kendi meselemiz saydığımıza kadar uzanıyor.

Gençlik oturumu

İkinci yüzyılı kim kuracak?

Konferansın üçüncü oturumunda söz gençlere geçti. Can Ercebe’nin moderatörlüğündeki “İkinci Yüzyılın Özneleri: Gençlik, Demokrasi ve Yeni Yaşam Arayışları” başlıklı oturum, bana daha başlığındaki “özne” kelimesiyle önemli geldi. Çünkü gençlerden söz ederken onları çoğu zaman gelecekle birlikte anıyoruz. “Geleceğimiz”, “yarınımız” diyoruz. Bir bakıma bugünün dışına taşıyoruz onları.

Nehir Bilece’nin gençliğin homojen bir kategori olmadığını hatırlatması bu nedenle önemliydi. Eşitsizlik, güvencesizlik, kimlik ve özgürlük deneyimleri her genç için aynı değil. Bilece’nin vurguladığı gibi demokratik bir gelecekten söz edeceksek, gençleri yalnızca geleceğin taşıyıcıları olarak değil, bugünün eşit ve özgür özneleri olarak görebilmemiz gerekiyor.

Hasan Oğuzhan Aytaç ise meseleyi siyasal katılım ve güç ilişkileri üzerinden başka bir yere taşıdı. Gençlere siyasette birilerinin “yer açması” fikrini sorgularken, gençlerin doğrudan söz ve güç sahibi olması gerektiğini söyledi. Barış sürecine ilişkin araştırma bulgularından hareketle eşit yurttaşlık, toplumsal barış ve gençlerin karar süreçlerine katılımı arasındaki ilişkiye dikkat çekti.

Jiyan Andiç’in Saraçhane protestoları üzerinden açtığı hafıza tartışması ise yazının başından beri zihnimde dolaşan başka bir soruya dokunuyordu: Neyi ortak hafızamızın parçası sayıyoruz? Hangi adaletsizlikleri ve şiddet deneyimlerini hatırlıyor, hangilerini dışarıda bırakıyoruz? Andiç’in Saraçhane’yi yalnızca bir protesto alanı olarak değil, farklı deneyimlerin karşılaşabildiği ve yeni siyasal bağların kurulabildiği bir öğrenme alanı olarak düşünmesi bu açıdan dikkat çekiciydi.

Rojda Berent ise barış meselesini Kürt, kadın ve LGBTİ+ bir öznenin deneyiminden ele aldı. Barışın yalnızca silahların susması olmadığını; insanın kimliğini saklamak zorunda kalmadan, kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olarak yaşayabilmesini de içerdiğini anlattı. Dayanışma ve örgütlenmenin başka bir toplumsallığı uzak bir geleceğe ertelemeden, bugünden kurabilmenin yollarından biri olduğunu söyledi.

Bu konuşmaları dinlerken Cumhuriyet’in ikinci yüzyılını kimin kuracağını düşündüm. Biz geçmişi anlamaya çalışırken kuruluşu, darbeleri, kırılmaları ve dışarıda bırakılanları konuşuyoruz. Ama ikinci yüzyıl dediğimiz gelecek, büyük ölçüde bugün genç olanların hayatı olacak. Bu nedenle mesele yalnızca onlara nasıl bir ülke bırakacağımız değil; nasıl bir ülkede yaşamak istediklerine dair sözlerini ne kadar duyduğumuz ve o ülkenin kuruluşunda ne kadar güç paylaşmaya hazır olduğumuz.

Oturumun sonunda Can Ercebe soruyu gençlerden yetişkinlere çevirdiğinde meselenin belki de en zor tarafı ortaya çıktı: Gençlerin hazır olup olmadığını sormadan önce, yetişkinler ellerindeki alanı ve gücü paylaşmaya hazır mı?

Bu soru bende kaldı. Çünkü demokratikleşmeden söz ederken katılımı savunmak kolay; sahip olduğumuz yeri, sözü ve karar verme gücünü paylaşmak ise daha zor. Belki gençleri demokratik dönüşümün “gelecekteki” aktörleri olarak değil, bugünün kurucu özneleri olarak kabul etmek tam da burada başlıyor.

Mücadeleler birbirine ne kadar değiyor?

Gün boyunca beni düşündüren meselelerden biri de buydu. Türkiye’de çok güçlü bir toplumsal mücadele birikimi var. Kadın hareketi, insan hakları mücadelesi, Kürt hareketi, Alevi örgütleri, emek hareketi, ekoloji hareketi, LGBTİ+ hareketi, Roman hakları, mülteci hakları, hayvan hakları… Her birinin uzun yıllara yayılan deneyimi ve hafızası var. Ama bunlar birbirine ne kadar değiyor? Bir kadının eşitlik talebiyle kendi dilini özgürce konuşmak isteyen bir halkın talebi arasında nasıl bir ilişki kuruyoruz? Ekolojik yıkımla emek meselesini, Romanların maruz kaldığı ayrımcılıkla mültecilerin yaşadığı dışlanmayı, Alevilerin eşit yurttaşlık talebiyle LGBTİ+’ların yaşam hakkı mücadelesini aynı demokrasi tartışmasının içinde görebiliyor muyuz? Sanırım İzmir konferansının son oturumu bu nedenle benim için özel bir yerde duruyor.

Farklı sesler gerçekten aynı masaya oturduğunda…

Son oturumun başlığı “Cumhuriyet’in ve Toplumun Demokratikleşmesi: Farklı Sesler, Ortak Gelecek” idi. Akademisyenlerin ve uzmanların konuştuğu oturumların ardından bu kez farklı toplumsal mücadelelerin içinden gelen insanlar söz aldı. Barış Anneleri’nden kadın hareketine, Roman haklarından LGBTİ+ mücadelesine, emekten mülteci haklarına, hayvan haklarından Alevi örgütlenmesine kadar farklı deneyimler aynı salonda yan yana geldi. Bu bölümde “toplumun demokratikleşmesi” sözünün benim için daha somut bir anlam kazandığını fark ettim.

Peyruze Kurt’un konuşması bunun örneklerinden biriydi. Kürtlerin kendi kültürlerini yaşayabilmelerinin ve dillerini konuşabilmelerinin önündeki engellerin kaldırılması gerektiğini anlatırken sözü yalnızca Kürtlere bırakmadı. Kürtlerin, Arapların, Süryanilerin, Ermenilerin, Çerkeslerin ve Türkiye’de yaşayan bütün halkların aynı haklara sahip olması gerektiğini söyledi. Ardından ekolojik yıkımdan söz ederek Kürt coğrafyasında, Karadeniz’de ve Ege’de yaşam alanlarının korunmasını da aynı ortak mücadele fikrinin içine yerleştirdi. Onu dinlerken özellikle Çerkesleri de sayması elbette dikkatimi çekti. Ama asıl önemli bulduğum, bir hak talebinin yalnızca o hakkı talep eden topluluğun meselesi olarak kurulmamış olmasıydı. Sanırım birlikte yaşama meselesinin zor taraflarından biri de burada başlıyor. Kendi hakkımızı savunurken başkasının hakkını da görebiliyor muyuz?

Demokrasi gündelik hayatın da meselesi

Konferansın ardından düşündüğüm şeylerden biri, demokrasiyi ne kadar kolay biçimde yalnızca devlet ve siyaset kurumları üzerinden konuştuğumuz oldu. Elbette anayasa önemlidir. Hukuk önemlidir. Parlamento, seçimler ve bağımsız kurumlar vazgeçilmezdir.

Ama bütün bunların yanında gündelik hayatın da demokratikleşmesi gerekiyor. Bir çocuğun anadilini öğrenebilmesi bunun parçası. Bir kadının kendi hayatına ilişkin kararları özgürce verebilmesi de. Bir inancın diğerinden daha makbul görülmemesi, bir Romanın kimliğini saklamak zorunda kalmaması, bir LGBTİ+’nın kamusal alanda korkmadan yaşayabilmesi, bir mültecinin yalnızca “sorun” başlığı altında konuşulmaması… Bunların her biri demokrasi meselesi.

Ben buna kendi bulunduğum yerden bir şey daha ekliyorum: Bir Çerkes çocuğunun kendi dilini yabancı bir dil gibi sonradan öğrenmek zorunda kalmaması da öyle. Devletin kurumlarını demokratikleştirirken toplumun birbirine bakışı değişmiyorsa, kullandığımız dil aynı kalıyorsa ve eski hiyerarşileri gündelik hayatta yeniden üretmeye devam ediyorsak bir şey eksik kalıyor. İzmir konferansının başlığındaki “toplum” kelimesinin neden önemli olduğunu galiba en çok burada anladım.

Cumhuriyet kimin?

İstanbul’dan beri zihnimde dolaşan sorulardan biri bu. Ama İzmir’den sonra soruyu biraz değiştirmek istiyorum. Nasıl bir Cumhuriyet hepimizin olabilir? İki soru birbirine benziyor ama bence aynı şeyi sormuyor. İlki bizi daha çok geçmişe, kimin içeride ve kimin dışarıda bırakıldığına götürüyor. Bunu konuşmak zorundayız. İkincisi ise geleceğe bakmaya zorluyor.

İlk yüzyılın dışarıda bıraktığı, görmediği ya da sesini yeterince duymadığı insanların ikinci yüzyılda yalnızca “dahil edildiği” değil, gerçekten kurucu özne olduğu bir Cumhuriyet mümkün mü?

İzmir çağrısında buluşmanın amacını geçmiş hakkında ortak bir hükme varmak olarak tanımlamamıştık. Farklı kuşakların, siyasal ve toplumsal deneyimlerin ve kültürel çevrelerin bir araya gelerek eşitlik, adalet, özgürlük, barış ve çoğulculuk temelinde ortak bir gelecek üzerine düşünmesini amaçladığımızı söylemiştik. Bu ayrımı önemli buluyorum. Çünkü demokratik toplum herkesin aynı düşündüğü toplum olamaz. Belki tam tersine, aynı düşünmediğimiz halde birlikte yaşayabildiğimiz toplumdur.

İstanbul’dan İzmir’e…

İstanbul konferansının ardından yazdığım yazıyı bitirirken birbirimizi yeniden dinleyebilme cesaretinden söz etmiştim. İzmir’den sonra o cümleyi biraz eksik bulmaya başladım. Birbirimizi dinlemek gerçekten çok önemli. Hatta belki başlangıç noktası. Ama sonra ne olacak? Dinlediğimiz insanın hikâyesi bizim bildiğimiz tarihle uyuşmadığında ne yapacağız?

Onun hak talebi bizim hayatımıza doğrudan dokunmadığında da yanında durabilecek miyiz?

Kendi topluluğumuz için istediğimiz eşitliği, özgürlüğü ve tanınmayı başkaları için de aynı açıklıkla isteyebilecek miyiz? Bence “toplumun demokratikleşmesi” tartışması biraz da bu sorularla ilgili.

Çağrı metnimizde kullandığımız bir cümle şimdi bana daha anlamlı geliyor: “Cumhuriyet’in ikinci yüzyılını demokratikleştirmek, yalnızca devleti dönüştürmek değil, toplumun kendi geleceğini kurma gücünü büyütmektir.” İstanbul’da birbirimizi yeniden dinlemeye çalışmıştık. İzmir’de farklı mücadelelerin birbirine değebileceği bir alan açmaya çalıştık. Bundan sonrasının nereye varacağını bilmiyorum. Zaten böyle buluşmaların değerinin kesin cevaplar üretmelerinden çok, daha önce yan yana gelmeyen soruları ve insanları aynı zemine taşıyabilmelerinde olduğunu düşünüyorum.

12 Eylül günü salonda birbirinden oldukça farklı hayat deneyimlerinden gelen insanları dinlerken, zaman zaman kendi Çerkes hafızama da döndüm. Ve günün sonunda aklımda büyük bir cümleden çok basit bir soru kaldı: Bu ülkede bir gün hiç kimsenin kimliğini, dilini, inancını ya da varlığını açıklamak ve kabul ettirmek zorunda olmadığı bir ortak hayat kurabilecek miyiz? Bilmiyorum. Ama bunu konuşabilmek bile, nereden başlamamız gerektiğine dair bir şey söylüyor olabilir.

Ferhat Kentel
Peyruze Kurt (sağdA)
Talat Ulusoy
Türkan Aslan Ağaç

Yalçın Yanık
Özgür Topaç
Özen Sarıoğlan
Levent Köker
Hasan Oğuzhan Ataç
Funda Barbaros

Yazarın Diğer Yazıları

‘Toplum konuşmadan demokrasi kurulamaz’

13-14 Haziran’da İstanbul’da gerçekleştirilen “Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı” barışın, eşit yurttaşlığın ve ortak yaşamın nasıl kurulabileceği üzerine güçlü bir demokratik perspektif ortaya koydu Cumhuriyetin Demokratik...

Yeni yüzyıla demokratik bir pencere açmak

Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı üzerine… Konferansın ilk sözü: Toplum konuşmadan demokrasi kurulamaz Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı, Gültan Kışanak ve Rıza Türmen’in açılış konuşmalarıyla başladı. Daha ilk...

Küllerinden doğan Abhazya

Karadeniz’in tam karşısında bir ülke Abhazya. Geçmişinde yaşadığı sürgün, soykırım, savaş, ambargoya inat bağımsızlığını ilan ederek adeta küllerinden yeniden doğdu. Fiziki konumu nedeniyle zaman...

Sosyal Medyalarımız

9,251BeğenenlerBeğen
2,745TakipçilerTakip Et
4,012TakipçilerTakip Et
677AboneAbone Ol

Son Yazılar

- Advertisement -spot_img