Kifayetsiz muhteris ama ABD emperyalizminin kullanabileceği kadar da aptal birtakım generallerin becerdiği 12 Eylül darbesinin 46. yılında İzmir’de bir konferans düzenledik. 13-14 Haziran 2026’da İstanbul’da toplanan “İkinci Yüzyılda Cumhuriyet’in Demokratik Dönüşümü” başlıklı konferansın devamı olarak yapıldı bu konferans (Ayrıntılarını Jineps’in bu sayısında Kelemet Çiğdem Türk’ün yazısında okuyabilirsiniz).
Bu konferans vesilesiyle, toplumdaki iktidar ve direniş ilişkisinin bir veçhesini düşünmek ve ele almak istiyorum.
Memleket, adı neoliberal olan ama “rantçı”, “soyguncu”, “vahşi” sıfatlarla tanımlamanın daha anlamlı olduğu bir küresel kapitalizmin yerli versiyonuyla tımarhaneye dönüşürken, gene bu memleketin insanları inatla otoriter-totaliter pratiklere karşı ellerinden geldiği kadar ses çıkarmaya çalışıyorlar.
Ama hemen vurgulamalıyım; bu çıkan sesler küresel ve yerli egemen seslerin çıkardığı türden sesler değil. Yani hot zotla, tehditle, sansürle; silahına, rütbesine, konumuna dayanarak daha güçsüz olanları susturarak bağıran seslere kıyasla toplumun içinden çıkan sesler inatla “tanınma-kabul edilme”, “demokrasi”, “insan hakları”, “insan gibi yaşama” arzularını taşıyor.
Ancak Cumhuriyet’in ilk yüzyılından beri, hatta daha öncesinden beri, sürekli savaş halinde var olabilen, dilini “yokluk ve varlık” ikilemi içinde kuran bu devletin bitmez tükenmez bir beka sorunu var ve bu beka sorunu o çatı altındaki topraklarda yaşayan insanların güvensizliklerini sürekli olarak besliyor. Korkan devlet -korku devleti- korkuyu sürekli kılıyor; insanları güvensiz kılıyor. Bu atmosferde yetişen travmatik kuşakların içinden çıkıp devleti ele geçirenler, yeni oluşan elitler bu devletin mantığını yeniden üretiyor.
Eşitlik, özgürlük ve tanınma inadı
Ama yaşadığımız coğrafyanın mutluluk veren paradoksu tam da burada karşımıza çıkıyor. Böylesine korku, güvensizlik, cemaatleşme ve kutuplaşma kısırdöngüsü üreten bir dinamikte, bitmez tükenmez bir cesaret, umut, yaratıcılık var.
CIA’in komplo, provokasyon ve işkence teknolojileriyle beslediği, kökü dışarıda olan ama yerli (biraz Atatürkçü, biraz Türk-İslam sentezci) görünümlü 12 Eylül’ün bedenleri ve zihinleri ezmek üzere uyguladığı bütün pratiklere rağmen bu toplum yaşıyor. İnsanların bir daha sesini çıkaramayacağı, gözünü kaldıramayacağı, bizzat anne ve babaların “eyleme gitmesinler” diye çocuklarının önüne set çekeceği bir toplum kurma çabalarına rağmen, bu yaratıcılık ölmüyor.
Bu vesileyle daha önce bu köşede yazdığım bir yorumu bu sefer tersten yapayım. Anadolu’nun bize bıraktığı tarihi tarif etmek için kullandığımız “kavimler kapısı”, “medeniyetlerin kucaklaştığı topraklar” gibi en azından bir kısmımızın çok hoşuna giden anlatılar var. Ancak bu imajların sakladığı başka bir karanlık dünya var: Kan revan, sürgün, güçlü olan karşısında travmatik sadakat, katliamlar, pogromlar, linçler, isyanlar ve isyan etmeden susturulan insanlar…
Korku ve güvensizlik bu şiddet dolu tarihten geliyor… Ama bu toplumun bitmeyen umut ve yaratıcılığını anlamak için yukarıdaki yorumun ilk ayağını (“karşılaşan” insanlar) özellikle akılda tutmak gerekiyor. Yani tam da bu karşılaşmalar, her badireden yara bere içinde çıkılsa da, bitmeyen bir yaşama arzusunu besliyor. Otoriter, baskıcı ve tekçi bir geleneğe rağmen, Türkiye’de demokrasi, özgürlükçü ve çoğulcu talepler hiç dinmiyor.
İşte geçen 12 Eylül’de İzmir’de yapılan “İkinci Yüzyılda Cumhuriyet’in ve Toplumun Demokratikleşmesi” konferansı yaşadığımız topraklarda geçmişten bugüne gelen ve süreklilik arz eden otoriter devlet geleneği hem de bu geleneğin dışına çıkıp Cumhuriyet’in ve toplumun demokratikleşmesinin imkânları üzerine düşünen bir platform oldu.
Yurttaşlığı eşit bireylerin varlığını sağlamak yerine, tanımı daraltıp, deli gömleği giydirilmiş bir “makbullük” tanımıyla insanları zapturapta alan; gençlere istikbal vaat edip, üniversite kampüslerini “büyük birader”in gözetlediği hapishanelere çeviren, küresel kapitalizmle el ele, kol kola, “amin” diyerek milyarlarca parayı götüren bir “yerliliğe” karşı konferansta toplumun çoğul seslerini dinledik.
İzmir’deki konferanstan sonra başka yerlerde de “Cumhuriyet’in demokratikleşmesi” konuşulmaya devam edecek. Aslında bu konferanslar çok yeni bir şey söylemiyor. Sadece yıllardır ısrarla taleplere yansıyan, yüksek sesle ya da kenarda köşede dile gelen, mırıldanan arzuları somutlaştırıyor. Düşüncenin korkmadan, dışlanmadan, gizlenmek zorunda kalmadan, daha az yurttaş olarak görülmeden yaşayabilmek için bütün o sesleri kamusal alana bir kere daha taşıyor.
12 Eylüllerin, daha önceki ve daha sonraki açık ya da gizli, askeri ya da sivil darbelerin sessizliğe ittiği insanların kapanmak zorunda kaldıkları “duyarsızlık” haline, birbirine düşman edilen vatandaşların içine düştükleri nefret söylemleri ve suçlarına karşı daha güçlü bir sesi inşa etmeye çalışıyor.
Kürtler özgürlük istiyor ve barış istiyor. Kadınlar öldürülmemek istiyor…
“Aileyi koruyoruz” hamaseti altında kadınların her gün öldürüldüğü, bu lafın “temsilcisi” bir makam kadınının milyarlarca lirayı cebine indirdiği, öte yanda ekonomileri çökmüş, açlığa mahkûm olmuş ailelerin olduğu bir memlekette, başarısızlıklarını saklamak üzere “günah keçisi” olarak inşa edilen LGBTİ+’lar sadece yaşamak istiyorlar.
Memleketin her bir yerinde güvenlik güçlerinin desteğini alan izansız, kâr hırsıyla dolu şirketlerin (özellikle maden sermayesi) işgallerine karşı, sıradan insanlar “toplumsal aktör” haline geliyor. Yerel mücadeleler kamusal alanlar yaratıyor; demokratik birikim, mücadele hafızası, dayanışma ağları yaratıyor.
Böyle bir total saldırı karşısında, barış dilini güçlendirmek, eşit yurttaşlık talebini, demokrasiyi, birlikte yaşamı, kısaca hayatın bizzat kendisini düşünmek üzere gene total ve çoğulcu bir mücadeleyle cevap verilebilir. Ancak mücadeleyi “başarı ve başarısızlık” ikilemleri içine sıkıştırmamak gerekiyor.
Zayıf ama güçlü
Bu vesileyle, duygularıma tercüman olan ve bugünlerde savunma aşamasında olan, Théo Malçok’un “ateizm, inançlar ve mücadele” üzerine yazdığı doktora tezinden esinlenerek, düzen ve toplumsal hareketlerin inadı konusunda meramımı anlatmaya çalışayım.
Türkiye’de muhalefet yapmak -ya da daha basit bir ifadeyle- iktidar dili ya da normatif olanın dışında konuşmak hiç “kolay” (!) değil. Yaptığınız şakalar, espriler, attığınız tweet’ler başınıza iş açabilir. Yani itiraz, protesto, direniş alanlarının ciddi şekilde kısıtlandığı siyasi bir bağlamda, söz söylemek ve sokağa çıkmak isteyenler sürekli olarak korku, ihtiyat, hayal kırıklığı ile mücadele etmek zorundalar ama aynı zamanda seslerini duyurmak, eşit ve özgür olmak için “eylem”e devam etme zorunluluğuyla karşı karşıyalar.
Dolayısıyla böyle bir ortamda, sansür ve baskılar nedeniyle, etkileri zayıf kalacak bir eylem, nasıl sürdürülebilir hale gelebilir ya da geliyor? Ya da bu hareketi taşıyan insanlar için “ahlaki” yükümlülük nasıl gerçekleşiyor?
İşte Malçok’un altını çizdiği “güçsüzlük” kavramı burada özellikle verimli bir hale geliyor. Güçsüzlük sadece şartların elverişsizliği, kaynakların (maddi, fiziksel kaynaklar ya da yanında duracak başka insanlar) yokluğu veya hareketin başarısızlığı değil.
“Güçsüz” de olunsa; mücadele her zaman bambaşka bir anlam taşıyor; yaşanmış, yorumlanmış, bazen kabul edilmiş, bazen reddedilmiş ve ancak hayata ve geleceğe bağlılığı sürdürmeye katkıda bulunabilen bir “tecrübe”, hatta bir “habitus” haline geliyor. Sesiyle, sözüyle hayat ve gelecek hakkında taşınan umutlar bireyler için bir zorunluluğu, yükümlülüğü, hatta başkalarına karşı bir sorumluluğu hep besliyor.
Ve mesele sadece gelecekte elde edilecek eşitlik ve özgürlük meselesi değil; mesele bizzat bugün bu mücadelenin kendisinin verdiği özgürlük… Bir bakıma esir olmadığını bilmek.
Ama meselenin bundan biraz daha karışık olduğunu görmek gerekiyor… Bizi özgür kılan umudun ve mücadelenin kendisi çok farklı duyguları ve tecrübeleri -oldukça kaotik ve acılı bir şekilde- bir arada taşıyor: mesela korku, hayal kırıklığı, yalnızlık, umutsuzluk, iç çatışma, sorumluluk duygusu ve çıkan sesin zayıflığından ötürü bazen “azınlık” bir grubun meselesi haline gelmiş/sıkışmış bir “dava” gibi…
Aslında, demokrasi, eşitlik, barış ve özgürlük mücadelesi ne tamamen yapılar tarafından tahakküm altında kalan insanların cevabı ne de onları aşabilen/aşmaya çalışan “kahramanların” cevabı… Mücadele ve mücadele eden, seslerini çıkaran insanlar bu ikisi arasında şüphe duyan, korkan, cesareti kırılan, başkalarıyla tartışan, bazen geri çekilen, ama aynı zamanda tekrar geri dönen bir insanlık halini taşıyor.
Bu anlamda, var olan totaliter koşullarda “güçsüzlük” gibi görünen hal, mücadelenin ve umudun önündeki zorlukları tanımlamak için kullanılan bir kategoriden çok daha fazla bir anlam taşıyor; toplumsal bir tecrübe haline geliyor. Var olan dengesiz güç ilişkilerinde “güçsüz” olunabiliyor; ama bu “pasif” olmak anlamına gelmiyor. Azınlıkta kalınabilir; hayal kırıklığına uğranabilir, ancak “imkânsız” gibi görünen bazı durumlarda, bu “ahlaki” bir değer kazanır.
Tam da bu yüzden, tam da otoriter-totaliter çizginin bu kadar açık olduğu güç ilişkilerine rağmen, yüzyılların tecrübesi, yüzyılların eşitlik ve özgürlük talepleri, toprağın altındaki humus gibi, toplumun humusu olan gündelik hayatın sonsuz zenginliği ve karmaşıklığı içinde varlığını inatla sürdürür.







