Günümüzün hızla değişen olayları ve üzerine inşa edilmiş değerleri oluşturan kavramların çözülüşü her geçen gün toplumu şaşırtmanın ötesine geçerek başka bir gerçeklik algısına evriliyor.
Bu durumu analiz eden biliminsanlarının bulduğu tanım “gerçeklik ötesi” (post truth) çağı olarak nitelendiriliyor.
“Eski dünya ölüyor ve yeni dünya doğmak için mücadele ediyor, şimdi tuhaflıklar zamanı.” Antonio Gramsci
Diaspora ve azınlıklar olarak bu durumun bizlere nasıl yansıdığına bakarsak, var olan gerçekliğimizin ötesinde kendi geçmişinin ve toplumsal yapısının dışında ifade biçimleri, örgütlenme arayışları içinde olduğumuzu görüyoruz.
Türkiye coğrafyasındaki toplumsal değişimlerin içinde kendi özgünlüğünü yansıtabilecek bir ses çıkarabilmenin şartlarını oluşturmada zorlanan kurumlaşmaların ciddi manada bir tavır sergileyebildiğini şimdiye kadar göremedik.
Türkiye’de kurumsallaşma kültürünün önündeki temel engeller genellikle kişisel liderlik odaklı yönetim anlayışları, yasal altyapıdaki istikrarsızlık ve kurumların bağımsız karar alma mekanizmalarının zayıflığıdır. Kurumsallaşma, bireysel iradeden bağımsız, yazılı kurallar bütününe ve liyakata dayalı bir işleyişi gerektirir. Siyasi konjonktürün değişkenliği, kurumların uzun vadeli stratejiler geliştirmesini engellemekte ve onları sırf kriz yönetimi odaklı hale getirmektedir.
Bunun sebebinin kendi karakterinden uzaklaşmış, iktidar ve sermaye ilişkilerine eklemlenmiş akımların, toplumsal temsil iddiası ile bu iddianın sorumluluklarını algılama-üstlenme arasındaki uçurumun olduğunu ortaya koymak gerekiyor.
İçinde yaşadığımız coğrafyadaki çatışmaları ve bu çatışmaların aşılması yönündeki çabaların, arayışların bizlere ilham vermesini umarak yeni sözler, tespitler, farklı yapılanmalar ortaya çıkarma acil bir ihtiyaç haline gelmiştir.
Genelde çuvaldızı başkasına, ayıp olmasın diyerek de iğneyi kendine batırmaya meyilli anlayışlardan kurtulup, gerçeklik ötesine evrilen bu dönemde kendi gerçekliklerimizi, sorunlarımızı ortaya koyarak doğru bir bilinçle bir perspektif çizmek elzemdir. Kişilerden çok toplumun gerçekliklerine, ihtiyaçlarına uygun bir model ortaya çıkarabilmenin yollarına bakmak lazım.
Henüz kendi feodal döneminin çatışmalarını (soyluluk, asaletin ve nezaketin temsili vs.), komplekslerini aşamamış toplumsal yapıların günümüzün sınıfsal, ekonomik, ideolojik çatışmalarını anlayarak, bilimsel yöntemleri alet çantası olarak kullanıp sorunların aşılma beklentisi ümitsiz vaka gibi görünse de (Bu durum, liyakat esasının yerini sadakat, biat ve belirli kliklere aidiyetin aldığı, modern kurumların geleneksel güç odaklarının -sermaye ve siyasi elitler- kontrolüne girdiği bir tabloyu ifade eder. Modern toplumda bu durum, toplumsal hareketliliğin kısıtlanması ve ekonomik kaynakların belli gruplar etrafında yoğunlaşmasıyla kendini gösterir) tüm dünyaya yayılmış donanımlı, potansiyeli yüksek unsurlarımızı ortak sorunlarımız temelinde, teknolojinin sağladığı avantajlarla bir araya getirebilmeyi bir misyon olarak ortaya koymayı mecburi kılıyor.
Madun siyasetlerinin* sonucu olarak yaşadığımız diasporadaki örgütlenmeler belli bir özgünlük ortaya koyamıyor, toplumsal talepleri, acil çözüm beklentilerini karşılamaktan uzak; (cemaatlere ve diğer çıkar gruplarına yakın) ülkedeki siyasi yozlaşmaya entegre olmuş anlayışlardan sıyrılıp, kendi duruşunu ve tavrını ortaya koyamayan anlayışların sorunlara çare üretilebilme şansı yoktur.
Kimin kimi temsil ettiğinden çok; kimin “neyi” temsil ettiğinin önemli hale geldiği şu zamanlarda insani taleplerin sırf siz ihtiyaç duyduğunuzda değil evrensel dayanışma içerisinde olduğunuzda karşılık bulabileceğinin farkında olmak gerekiyor.
Demokratik haklara sahip olmanın yolu bu haklar için mücadele etmekten geçer.
Bu mücadelelerin içinde yer alan ve bedel ödeyen, ödetilen binlerce düşünce insanı, siyasetçi ve aktivist hapislerde yatarken, kendini bu mücadeleden uzak tutan biat etme odaklı zihniyetler “Kafkasya” ruhuna, duruşuna ve karakteristiğine sahip yapılar ortaya çıkaramazlar.
*Metinde geçen ‘madun siyasetleri’ ifadesi ile ne kastedilmektedir?
Madun (subaltern) terimi, Antonio Gramsci ve daha sonra post-kolonyal çalışmalarla (Deleuze-Spivak) popülerleşen, toplumda hegemonik güçlerin dışında kalan, baskılanmış veya sesi duyulmayan grupları ifade eder. ‘Madun siyasetleri’, bu grupların kendi kaderlerini belirlemek yerine, egemen güçlerin yapılarına entegre olmaya çalışmalarını veya bu yapıların kısıtlı alanlarında faaliyet göstermeye zorlanmalarını ifade eder. Metnin bağlamında, bu durum, diasporadaki örgütlenmelerin sistemle bütünleşerek asıl özgün, dönüştürücü gücünü kaybetmesi şeklinde yorumlanmalıdır.







