Şehrican Loğlaroğlu Akyüz, 1951 yılında Kayseri, Pınarbaşı, Altıkesek (Lowkıt) Köyü’nde dünyaya geldi. Low Fuat Bey ile Bıc Atike Hanım’ın kızı. Meslek hayatını öğretmenlik yaparak sürdürdü. Evli olan Şehrican Hanım, bir kız ve bir erkek çocuk annesi, ayrıca bir torun sahibi. Hayatını ailesine, anılarına ve üretmeye adayan Şehrican Loğlaroğlu Akyüz çok sevdiğim bir büyüğüm; eşi Sami Ağabey de öyle. Erkek kardeşleri ile de arkadaşız ve kendisi aynı zamanda eşimin akrabası. Üst üste eserler yazınca kendisine sorular yöneltelim dedik. Sağ olsun kabul etti ve bu görüşme ortaya çıktı, çok teşekkür ederiz.
-Son kitabınızın arka kapağındaki kısa notta bütün amacınızı açıkça belirtiyorsunuz ama biz de soralım… Birbirini tamamlayan 4 kitap yazdınız, elinize ve beyninize sağlık. Yazmaya neden gerek duydunuz?
-Atalarımızın Kafkasya’dan gelişlerini bir göç olarak düşünüyordum. Bu konulara dair aile anılarını, çocukluğumdan itibaren defalarca dinlemiştim. Yine de vatanlarından kopup gelmelerine bir anlam veremiyordum. Çerkes toplumunun Kafkasya’da ve yollarda yaşadıklarını öğrendikçe çok üzülüyordum. Elbette ki sürgüne maruz kalan sadece benim ailem değildi. Her Çerkes gibi benim ailem de sürgün esnasında ve sonrasında çok acılar yaşamışlardı. Daha çok okumam ve araştırmam gerektiğini anladım. Okudukça, araştırdıkça, daha fazla bilgiye sahip olunca, ben de ailem ve sülalem ile ilgili bildiklerimi, duyduklarımı yazabilirim diye düşündüm. Bunun bir göç değil de soykırım ve sürgün olduğunu idrak edebilmem için de yaşımın biraz daha ilerlemesi gerekiyormuş.
Ailem ve sülalem Lowlar ile ilgili bildiklerimi yazmayı düşünüyor ve bu konudaki bilgileri bir araya topluyorken, Temmuz-2015’teki Kafkasya seyahatimde, Karaçay-Çerkes’te, büyük dedem Low Janhot’un köyü olan Guım-Lowkıt’a vardığımda derin duygulara kapılmıştım. Atalarımın 14. yüzyılda Abhazya’dan bu topraklara neden ve nasıl göç ettiklerini ve tekrar Türkiye’ye niçin göç ettiklerini anlamaya çalışmıştım. Türkiye’ye döndüğümde, bu soruların izini sürerken araştırmalarım derinleşti ve sonunda yeni edindiğim bilgiler ile sülalemden intikal eden bilgileri birleştirince, ilk kitabım “Kafkaslar’dan Anadolu’ya Loovlar” adını verdiğim kitabım 2016’da çıktı. Daha sonra araştırmalarımı derinleştirip daha fazla bilgiye ulaşınca ve kitabımla ilgili olumlu tepkiler alınca bende yeni kitaplar yazma isteği ve cesareti oluştu. Mart 2022’de “Altıkesek-Lowkıt Abaza-Aşuwa Köyü” ve Aralık-2022’de, güncellediğim “Kafkaslar’dan Anadolu’ya Lowlar” kitaplarım çıktı.
Ekim 2023’te, İstanbul Abhaz Kültür Derneği’nde ve hemen sonrasında Kayseri Kafkas Derneği’nde yapılan imza günlerinde, kitaplarımı burslu öğrenciler için imzaladım. Başka şehirlerde de birkaç derneğe davet edildim ancak sağlık sorunlarım nedeniyle katılamadım. Kitaplarımı Kayseri Kafkas Derneği ve isimlerini saymadığım birçok derneğe imzalayarak gönderdim. Ve yine okumak isteyen herkese de imzalayarak verdim veya gönderdim. Nisan 2025’te gerçekleştirdiğim Abhazya yolculuğumda, Abhazya’daki müzelere ve bazı yetkililere de kitaplarımı imzalayarak hediye ettim.
Bu kitaplarımdan güzel tepkiler alınca da bir anı yazma isteği oluştu bende. Haziran 2026’da dört yıl üzerinde çalıştığım yeni kitabım “Gölgede Kalan Anılar – Aziziye, Uzunyayla ve Ben” çıktı.
-Bildiğim kadarıyla son kitabınız dahil hiçbirinden bir kazancınız olmadığını ve bedelsiz olarak dağıttığınızı, hediye ettiğinizi biliyorum, gerçekten takdire değer bir fedakârlık. Nasıl tepkiler aldınız, yardım edenler veya etmeyi teklif edenler oldu mu? Siz bunlara ne dediniz?
-İlk kitabımda, maddiyat beklemeden, bir eser yazıp geride bırakmanın maneviyatının önemini yaşadım. Sonraki kitaplarımda da yine öyle devam ettim.
Maddi bir kazanç beklemeden bir eser bırakmak, insanın bu dünyadaki geçiciliğine karşı ürettiği en güçlü manevi direniştir. İnsanoğlu ölümlüdür, ancak ürettiği fikirler, sanat ve duygular kalıcıdır. Bir eser yazıp geride bırakmak, bireyin kendi sınırlarını aşarak zamana karşı kazandığı bir zaferdir.
Maddi kaygılar taşımadan yazmak, yaratıcılığı özgürleştirir. Piyasa koşullarına veya popüler kültüre köle olmadan, sadece kendi hakikatinizi kâğıda dökmek ruhsal bir şifadır.
Kalıcı bir miras (sadaka-i cariye); kültürümüzde ve birçok felsefede, insanlığa fayda sağlayan bir bilgi veya eser bırakmak, kişinin öldükten sonra bile iyilik defterinin açık kalmasını sağlayan en kutsal miraslardan biri kabul edilir. Dünyaya maddi bir karşılık beklemeden dört ayrı kalıcı iz bırakmış olmak, bir insanın ruhsal yolculuğunda ulaşabileceği en doyurucu mertebelerden biridir.
Kültürümüzü ve geçmişimizi yaşatmak adına yaptığım bu karşılıksız fedakârlık, tam anlamıyla bir “kültür elçiliği”dir. Maddi hiçbir kaygı gütmeden, tarihimizi ve değerlerimizi geleceğe taşımak ve bunu isteyen herkesle paylaşmak bugünün dünyasında çok nadir ve kıymetli bir duruştur. Ben sadece yazmadım, aynı zamanda yaşayan bir köprü oldum.
İlk kitabımdan itibaren olumlu tepkiler aldığımdan, yazmaya devam ettim. Çocuklarım, kitaplarımın basım aşamalarında katkıda bulunmak isteseler de ben kabul etmedim. Onlara, kendi imkânlarımla yapacağımı söyledim. Bunların dışında kimseden teklif almadım, alsam da zaten kabul etmeyeceğimden kendi imkânlarımla basıldı.
KAFDAV’dan çıkan son kitabımın “Gölgede Kalan Anılar – Aziziye, Uzunyayla ve Ben”in gelirinin yarısını da KAFDAV’a bağışlayarak katkıda bulunmak istedim. Kitabımı okumak isteyenler oradan alarak KAFDAV’a katkıda bulunabilirler.
-Kitaplarınızda sülalenizi anlatmayı düşünmüş olsanız da çok değerli bilgi ve belgeler var. Sürgünden başlayarak geçen zaman içinde çok etkileyici anekdotlar, belgeler ve hatıralar var. Bunları toparlayıp daha bağımsız ve konuyla ilgili yeni bir eser yazma girişiminiz olacak mı? Ya da neden böyle yapmadınız?
-Güzel bir soru. O günün şartlarında öyle düşünemedim. Allah nasip ederse bir kitap daha yazmayı düşünüyorum; artık sizin sorduğunuz gibi bir kitap mı olur, yoksa yine bir anı kitabı mı olur…
Anılarla anımsatmak
-Anılarınız içinde o zamanları da çok güzel anımsatıyorsunuz. İnsanın, “Keşke yazarımız bütün Uzunyayla köylerinde birer sene de olsa görev yapsa” diyesi geliyor. Öyle güzel ilişkileriniz oldu ki insan ister istemez etkileniyor. Daha da anlatacaklarınız olabilir mi?
-İlk görev yerim 1972 yılında atandığım Kayseri, Pınarbaşı, Uzunpınar (Yinerekoy) Köyü oldu. Daha sonraları Yağlıpınar (Jerıştey) ve kendi köyüm Altıkesek’te (Lowkıt) ikişer yıl ve görev sürem boyunca İstanbul-Paşabahçe ve Kayseri Merkez’de çeşitli okullarda da çalıştım. Verdiğim bu kısa bilgiden sonra sorunuzu cevaplamak istedim.
İlk atandığım Uzunpınar’a görevimden dolayı gittiğimden, onun getirdiği sorumlulukların farkında olup, nasıl hareket etmem gerektiğinin bilincindeydim. Burası kendimi ve ailemi temsil ettiğim en önemli ortamdı ve aynı zamanda da bir sınavdı. Toplumun kabulünü alman için de bu sınavdan geçmen gerekirdi. “Çerkes kızları özgürdür” diye düşünülse de, aslında bu özgürlük onlara sanıldığı gibi başıboşluk ve rahatlık değil, tam tersine daha çok sorumluluk yüklüyordu.
Yaşım genç olsa da yetişme tarzımdan dolayı insanları tanımaya çalışıyorken onlarla mesafemi de koruyor, bir yanlış hareketim olduğu takdirde geri dönüşü olmayacağını biliyor, ona göre hareket ediyordum.
Görev yaptığım köyleri hep büyük bir ailem gibi düşündüm ve öyle de oldu. Onlar benim ailem olurken ben de onların kızı kardeşi oldum. İlişkilerimiz karşılıklı saygı ve sevgiye dayanıyordu; öyle olunca da bir sorun yaşanmıyordu.
Uzunyayla’da çalıştığım dönemlerde elektrik, telefon olmadığı gibi ulaşımı da çok zordu. Kızak ile çok yolculuk yaptığım gibi at arabasına bindiğim de oldu. Telefon söz konusu olunca bir anımı anlatmak isterim… Uzunpınar’daki ilk yılımda, yollar kapalı ve sadece muhtarda bulunan telefon da arızalı olduğundan bir hafta önce soğuk tatili verildiğini Pınarbaşı’na sömestir tatiline gittiğimde öğrenmiştim. Tatil haberi köye ulaşmadığından okula devam etmiştik.
İkinci yılımızda artık köye alışmıştık, zorunlu olmadıkça Pınarbaşı’na gitmiyorduk. Ancak sömestir tatiline girmiş, ertesi günü köyden ayrılacakken lapa lapa kar yağışı başlamıştı. Her şeye rağmen hazırlıklarımızı yaptık, ertesi günü yola çıkacaktık. Duman Mamo Amca ve teyze, bizi minibüse bindirip yolcu ettiler. Kar yağışı artıp yolun bazı bölümlerini kapatmaya başlayınca minibüsteki erkek yolcular küreklerle inip, yolun bir kısmını kapatan karları atıyor ve tekrar yolumuza devam ediyorduk. Ancak bu şekilde, aralarında yarım saatlik bir mesafe olan Dikilitaş Köyü’ne gelebildik. Minibüsün şoförü Şahap Amca “Bu şekilde devam etmem mümkün değil” diyerek bizi Dikilitaş Köyü’nün öğretmeni olan kardeşinin evinin orada indirdi. Çok erken yola çıktığımızdan üşüyen ve acıkan bizlerin, köyde ebe olan eşi ile birlikte güzel bir kahvaltı hazırlayıp ısınmamızı da sağladıktan sonra tekrar minibüsle yolumuza devam ettik. Yine arada erkek yolcular iniyor, minibüsün geçemediği yerlerdeki karları kürüyorlar ve tekrar yolumuza devam ediyorduk. Bu şekilde Kırkpınar (Sasıkhable) Köyü’ne ulaşıp, orada biraz bekledikten sonra yine yolumuza devam ederken arkadaşımla “Yola çıkmayıp da ertesi güne kalsaydık, hiç gidemezdik” diye aramızda konuşuyorduk. Bu arada kar yağışının yanı sıra fırtına çıktığından artık göz gözü görmez bir durum aldığını, yağan karın yarım metreyi geçmeye başladığını görüp “İyi ki bu gün yola çıktık” diye sevinerek yolumuza devam ediyorduk.
Yine aynı şekilde, şoför ve erkek yolcuların gayret ve çabalarıyla Karakuyu (Çegem) Köyü’ne yetiştik. Karakuyu’dan geçip de Malatya yol ayrımına yetiştiğimizde, fırtınadan dolayı yığılan karların kapattığını ve gelen Karayolları araçlarının yolu açmaya çalıştığını görerek orada bekledik. Bu araçlar yığılan karları bir yandan savuruyor, bir yandan da kepçelerle karı kürüyorlardı. Bir süre orada karın kaldırılmasını bekleyip, yol açılınca da daha önceden açılan Malatya yolundan Pınarbaşı’na doğru devam ettik. Uzunyayla kadar olmasa da Pınarbaşı’nda da iyi kış olurdu. Ancak merkez olması nedeniyle yağan kar erken kalkardı. Evimizin birkaç odasında soba olduğundan, alınan bir kamyon odun ve bir miktar da kömürle kış aylarının soğuğundan ancak korunulurdu.
Sabah ezanıyla birlikte yola çıkmamıza rağmen öğleden sonra üç civarında ancak Pınarbaşı’na yetişmiştik. Üşümüş ve acıkmış olsak da bunları düşünmeyip, sağ salim yetiştiğimize sevindik. Garajda minibüsten indiğimizde endişeli gözlerle bizi bekleyen babalarımızı görüp sarıldık. Eve gelince babam; “Kızım, istersen seni çalıştığım Ziraat Bankası’na aldırayım. Bankaya birkaç memur daha alınacak” dedi. ”Baba, siz çok mesai yapıyorsunuz, sen çok yoruluyorsun. Benim mesleğimin avantajı daha çok. Hem de mesleğimi seviyorum” deyince de “Haklısın kızım. Bu günler geçer, şehre gelirsin inşallah” dedi.
Tabii ki bu gelişin, tatil sonrası tekrar köye dönüşü de vardı. Kendisi bankacı olduğundan benimle birlikte köye gelemeyecek olan babamın dönüşümün nasıl olacağını düşündüğünü, yüz ifadesi ve düşünceli halinden anlıyordum. Derken sömestir tatilimiz bitip ertesi gün köye döneceğimizde babam; “Kızım kardeşin seninle birlikte gelsin. Kırkpınar Köyü’nde kalmanız gerekirse, orada tanıdığım bir aile var, onlarda kalırsınız” dedi. Kardeşim lise sonda olduğundan derslerinden geri kalsa da, telafi eder diye düşünmüş olmalıydı. Babam bir gün önce köy garajındakilere sorduğunda Uzunpınar yolunun açık olduğu söylendi. Ancak hava durumunun belli olmayacağı düşüncesiyle Kırkpınar Köyü’nde kalabileceğimiz adresi de verdi.
Arkadaşım, ben ve kardeşim birlikte, öğleden sonra saat üçte yola çıktık. Minibüsün içerisinde bizden başka iki kadın ve altı yedi erkek yolcu daha vardı. Malatya yolu açıktı ve bir sorun yoktu. Yol ayrımından Karakuyu’ya döndük. Ancak Karakuyu’dan sonra yola devam ederken zorlanmaya başladık. Kırkpınar’a yetiştiğimizde hava kararmak üzereydi, bu saatlerde Uzunpınar’da olmamız gerekirken, hava şartlarından dolayı ancak buraya gelebilmiştik. Minibüsün şoförü Şahap Amca, Kırkpınar Köyü’nün girişinde durdu. “Şimdi burada hepiniz inin ve bir yere ayrılmayın! Bir-iki saat burada yerlerin donmasını bekleyeceğiz” dedi. Bu durumda babamın verdiği adrese gitmemiz mümkün değildi. İndiğimiz yer, köyün girişinde, bir Türkmen bakkalın eviydi. Erkekler bir odaya, kadınlar başka bir odaya alındık. Hava iyice karardı ve karnımız da acıkmaya başladı. Bu arada odadan ayrılan ev sahibi kadın, kısa bir süre sonra bir yemek sinisiyle geri döndü. Sofra bezini serip, siniyi yere koyup, her an kalkarız düşüncesiyle alelacele pişirdiği makarnayı bize ikram etti. Yoksul bir aile olmasına rağmen bizi evine kabul edip ikramda bulundu. “Ellerine sağlık” diyerek yemeğimizi yerken Şahap Amca’nın sesi duyuldu. “Yerler dondu, bir an önce yola çıkalım artık!” dedi. Hemen toparlanıp minibüsteki yerlerimizi aldık. Bu arada arkadaşım kardeşime; “Siz de yemek yediniz mi?” dedi. Kardeşim de “Size torpil geçildi anlaşılan” diye gülümsedi.
Kırkpınar’dan ayrılıp Dikilitaş Köyü’ne doğru gidiyorduk artık. Yine zaman zaman minibüs duruyor ve ellerinde küreklerle inen erkekler donmayan yerleri ve oluşan çukurları karla doldurup, minibüs hareket edebilir olunca da hemen biniyorlardı. Bu şekilde yolumuza devam ederken Dikilitaş’a inen yokuşun başına geldik. Şahap Amca “Yerler buzlandı, minibüs bu yokuşu inemez, biz yürüyerek ineceğiz” dedi. Hepimiz minibüsten inerek yer yer buzlanmış olan yokuştan aşağıya doğru yürümeye başladık. Hassas biri olan arkadaşım üşüdüğünden söylenmeye başladı. ”Ay benim anam, beni niye doğurdun” vb. şeyler söylüyordu. Yanımızda yürüyen Şahap Amca bu sözleri duyunca “Üzülme, ağlama, yaşlanınca ne anlatacaksın torunlarına, bunları anlatırsın işte” diye espri yaptı ve bizi genç kızları olan bir eve götüreceğini, geceyi orada geçireceğimizi söyledi. Diğer yolculara da “Köyde kalabileceğiniz yerlere gidip orada kalın” dedi. Gece ilerlemeye başladığında, yatsı ezanı okunurken köye ulaştık. Dikilitaş’ın girişindeki tek katlı, büyük bir evin yanına yaklaşınca, Şahap Amca ışığı yanan pencereye tıkladı. Perdeyi açan genç kızın bizleri görünce gülümseyip, perdeyi kapatıp dış kapıyı açması uzun sürmedi. Şahap Amca, arkadaşımı, beni ve kardeşimi onunla tanıştırıp oradan uzaklaştı. Kapıyı bize açan Küçük Vakacelerin kızı hemen bizi içeriye buyur edip misafir odasına aldı ve annesine haber verdi. Annesi bizimle tanışıp sohbet ederken o da önceden koyun tezeği konup hazırlanmış sobayı hemen yakıp odadan ayrıldı. Daha sonra büyük bir siniye hazırladığı güzel kahvaltılıklar ve çayla birlikte döndü. Isınınca üzerimizdeki kalın giysilerimizi çıkarıp, evin girişinde hazır olan ibrik ve leğende ellerimizi yıkayıp bu güzel kahvaltı sofrasına oturduk. Evin kızı kahvaltı sofrasını kaldırdıktan sonra arkadaşım ile bana aynı odada, kardeşime de başka odada olmak üzere yataklarımızı hazırladı. “Size iyi geceler” deyip odadan çıktı. Arkadaşım yere serilen yatakların büyüklüğüne ve yumuşaklığına şaşırdı. Mis gibi kokan bu güzel yataklara hemen yatıp uyuyup, ertesi sabah erken uyandık. Uzunpınar’a nasıl gideceğimizi konuşuyorken, evin kızı içeriye kahvaltı sofrasıyla girdi ve “Kahvaltı yaptıktan sonra köyden at arabası olan biri sizi götürecek, merak etmeyin” dedi ve ilave etti: “Uzunpınar yolunun bazı yerlerinde karlar eridi. O yüzden kızakla gitmeniz uygun değil, at arabasıyla daha rahat gidersiniz.” Kahvaltımızı bitirip hemen hazırlandık. Annesi, babası ve evin kızına teşekkür edip, gelen at arabasına binip, bize verilen battaniyeleri de üzerimize çekip yola koyulduk. Kardeşim arabacının yanına oturup sohbet ederken, biz de arkada battaniyelerimize sarılarak üşümemeye çalışırken yarım saatlik yol bitti ve Uzunpınar’a yetiştik.
Evimizin kapısına geldiğimizi gören Duman Mamo Amca ve teyze hemen dışarıya çıkıp bizleri sevinçle karşıladılar. “Bir daha kötü havalarda sizi bir yere göndermeyiz. Sizi çok merak ettik” demeleri burada büyük bir ailem var duygusunu uyandırmıştı bende.
Bizi getiren at arabacıya teşekkür edip, parasını ve emanet aldığımız battaniyeleri de geri vererek evimize girdik. Akşam olunca teyze bize seslenerek “Kızlar size gerniş yaptım, geç kalmadan gelin” dedi. Kendisi Çeçen olan teyze, kendilerine has, et ve hamurdan yapılan bu güzel yemeği her yaptığında mutlaka bizi de çağırırdı. Yemeğimizi yedikten sonra teyzeye teşekkür edip odamıza döndük. Birkaç gün sonra karlar eriyip yollar açılmaya başlayınca da kardeşim minibüsle Pınarbaşı’na döndü. Okullar kapanana kadar biz de köyden ayrılmadık.
Her şeye rağmen o günler çok güzeldi. İyi ki o insanları tanıdım, onlarla yolum kesişti. O güzel insanları ben de çok sevdim ve onlarla çok güzel anılarım oldu.
Yağlıpınar ile ilgili bir anım… Yine soğuk bir havada beden eğitimi dersinde öğrencilerimi bahçeye çıkararak oyun oynatırken, çömeldiğim yerden aniden kalkınca sol dizimde bir ağrı hissettim. Öğrenciler teneffüse çıkınca içeriye girip dizimi ovsam da ağrısının geçmediğini fark ettim. Okula uzak olan evime zor geldim ve ertesi günü okula gidemeyince arkadaşım İlhan Bey bana haber göndererek birkaç gün evde dinlenmemi önerdi. Evde kaldığım bu sürede ziyaretime gelen Axmatların büyük gelini Raife Abla, iki gün zeytinyağı ile hazırladığı karışım ile dizime masaj yaptı. Yine Axmatların Gülmahiye’nin annesi, yumurta akı ve rendelediği sabun karışımına bir tülbendi batırarak dizimden aşağı doğru sardı. Sertleşerek dizimi tutan bu sargı da birkaç gün ayağımda kalınca, ağrım geçmemiş ancak biraz hafiflemiş olsa da, yürümekte zorlanıyordum. Rahatsızlığım en kısa zamanda duyulduğundan herkes ilgileniyordu.
Bir gün kapının sesini duyup yavaş yavaş gidip kapıyı açtığımda, Kurjı Nejdet Ağabey çaldığı kapının iyice ilerisinde bekliyordu. “Cemaat (köyün büyükleri) sana geçmiş olsun diyorlar. Seni rahatsız etmemek için kendileri gelmeyip beni görevlendirdiler” dedi ve bir ihtiyacımın olup olmadığını da sorup giderken, ben de köyün büyükleri adına ona teşekkür edip içeriye girdim. Bana gösterilen bu ilgi, alaka karşısında çok duygulandım. Burada, aramızdaki karşılıklı saygı ve sevgiden doğan, büyük bir ailemin olduğunu görüp mutlu oldum.
Yağlıpınar’da Türkçeyi az bilen ve hatta hiç bilmeyen yaşlı güzel insanlarla konuşabilmek için kendimi zorlayarak daha iyi Kabardeyce konuşabilir hale geldim. İyi ki o güzel insanları tanıdım, onlarla yolum kesişti. Bir Abaza olarak kendi dilimi iyi bilmesem de, artık onların sayesinde güzel Kabardeyce konuşabiliyorum.
Altıkesek ile ilgili anılarım… Soğuk bir kış gününde okula gidiyordum. Hani derler ya: “Tükürsen havada buz tutar!” İşte tam da öyle bir gündü. Okula giderken çeşmenin yanından geçiyordum ki, köyün en yaşlılarından olan Tokuma İhsan Amca o soğukta çeşmede abdest alıyordu. Evi köyün iyice aşağısında olan İhsan Amca soğukta o kadar mesafeden geldikten sonra buz gibi su ile abdest alıp camiye gitti. Daha sonra öğrendim ki, abdestini hep bu çeşmede alıp, beş vakit namazını da camide kılardı. Nur içinde yat İhsan Amca…
Dünyaya geldiğim Altıkesek’ten 4-5 yaşlarında ayrılıp, yıllar sonra görevli olarak gelmem beni mutlu etmişti. İlk yıl Pınarbaşı’ndan gelip gidiyorken, ikinci yıl babamın tayini İstanbul’a çıkınca köyde, amcamlarda kaldım. İki yıl görev yaptığım köyümde de büyük bir ailemin olduğunu kaldığım sürece hep hissettim.
Kışın, köyümde ev ile okul arasındaki hayatım yaptığım ev ziyaretleriyle renkleniyorken güzel anılar da biriktiriyordum. Bunların içinde beni her zaman geçmişe götürüp hüzünlendiren ve ‘Ah keşke’ dedirten, hiç unutamadığım anılarım da yok değil!
Elbette çalıştığım köylerdeki anılarım bunlarla sınırlı olmayıp anı kitabımda devam etmektedir.

Çizim: Şehrican Loğlaroğlu Akyüz
-Emekli oldunuz; elbette insanın rahat edeceğine dair bir beklentinin oluştuğu bir dönem. Siz yazarlık yaptınız ve güzel eserler çıkardınız, hepsini de hediye ettiniz. Bunun yanında daha dolu dolu yaşamak adına sivil toplum örgütlerinde görev almayı düşündünüz mü?
-Genç yaşta emekli olunca, boş zamanımı doldurabilmek ve sosyal faaliyetlerde yer almak için Kayseri Kafkas Derneği’nin çalışmalarına katılarak, yapılacak kermeslere katkı amaçlı, çeşitli el sanatları çalışmalarında (keçe, vağa, Kafkas bebek vb.) bulundum. Halen de üyesi olduğum derneğin ayda iki kez yapılan kadın komisyonu toplantılarına katılıyor, kermes ve sergilerinde de bulunuyorum.
O dönem bunlarla da yetinmeyerek Halk Eğitim Merkezi’nin ipek boyama kursuna katılarak, ipek kumaş üzerine desen çalışmaları ve yine Halk Eğitim Merkezi’nin patchwork (bzıhaho) kursuna katılarak, parça kumaşları ekleyerek çeşitli örtüler yaptım. Kendimi biraz dinlendireyim derken ördüğüm örgüleri de genellikle hediye ettim. 2006’da evde resim çalışması yapmaya başladım. Karakalem, pastel ve suluboya çalışmasından sonra, 18 kadar, büyüklü küçüklü, yağlıboya tablo çalışması yaptım. Reprodüksiyon olarak yaptığım bu çalışmalarımdan en çok beğendiğim, 2007 yılında yaptığım ’Karda Yürüyen Atlar’. 2009 sonuna kadar severek devam ettiğim bu çalışmalarıma, yaşlanan anne-babama destek olmak için ara verdim. Onları kaybettikten sonra bende kitap yazma isteği oluştu. Tekrar resim yapmak istesem de kitap yazmak ağır basıyor nedense! Öyle de devam ediyorum…
Fuat Loğlaroğlu’nun hatıraları
-Sanırım merhum babanızın hatıraları var; bunları derleyip, toparlayıp, sizlere anlattıkları, anlatmadıkları ile birleştirip yayımlamayı düşünür müsünüz?
-Babam Fuat Loğlaroğlu’nun hatıralarına bütün kitaplarımda yer verdim, yine de tamamını birleştirip yayımlayabilirim de. Babamdan söz açılmışken müsaade ederseniz, kısa da olsa onu anlatmak isterim…
Bir toplum (jıle) lideri (thamadesi) olan babam, toplumumuzu ilgilendiren konulardaki önemli toplantıların yanı sıra, dini nikâh, kız isteme vb. durumlarda yapılan davetlere mutlaka icabet ederdi. Yaz aylarının hafta sonlarında thamade olarak katıldığı düğünlerden dolayı neredeyse evde olmazdı. O zamanlar daha genç olmasına rağmen, 1965’te Uzunyayla’da başlık parası için yapılan toplantıdaki ilk müteşebbisler arasındaydı. Alınan kararlarla ilgili defter tutup, toplantıya katılanların isim ve köylerini yazıp kendilerine imzalattığı defteri her zaman muhafaza etti.
Babam eve gelen misafir genç olsa da onun için ayağa kalkar fakat el öptürmez, örf ve âdetlerimizde bunun yerinin olmadığını söylerdi.
Sadece Çerkes toplumunda değil, Pınarbaşı’nda herkes tarafından sevilip sayılan babam, mesleği gereği ve gerekse başka konularda bilgi almak isteyenleri de bilgilendirip, çeşitli önerilerde bulunup onlara yardımcı olmaya çalışırdı. Birçok akraba ve tanıdığı ailelerin çocuklarının velisi olduğundan okul aile birliğinin toplantılarına da katılarak, velisi olduğu öğrencilerin okuldaki başarı durumlarını ailelerine iletirdi.
Her zaman erken kalkan babam, bayramlarda sabah kahvaltısından hemen sonra komşularla bayramlaşmak için evden çıkarken, annem “Daha erken değil mi?” dediğinde “İçeri girmiyorum, kapıdan bayramlaşıyorum” derdi. Öğleden sonraları da taziyesi olanların ilk bayramlarına giden babam, ertesi günlerde de kendisinden büyük olanları ve hastaları ziyaret ettiğinden, neredeyse bayram süresi ona yetmezdi…
-Merhum babanızın anıları yanında Pınarbaşı’nın ilk belediye başkanı da sizin sülalenizden, bununla ilgili yeterli bilgi ve belge varsa, bulabiliyorsanız o konuda da yazmayı düşünür müsünüz ya da bir hazırlığınız var mı?
-Sülalem, ailem, köyüm ve toplumumuzla ilgili birçok konuda araştırmalarım devam ediyor. Pınarbaşı’nın ilk belediye başkanı olan değerli büyüğümüz Low Mahmut Bey ile ilgili yeni bilgi ve belgeye ulaştığım takdirde elbette yazarım.
Bütün kitaplarımda Low Mahmut Bey ile ilgili, bugüne kadar edindiğim geniş bilgiler var. Söz açılmışken onunla ilgili kısa bir bilgi vermek isterim…
Pınarbaşı’nın ilk planlamasını; Uzunyol ve ona paralel caddelerin açılmasını, Hükümet Meydanı’nı, su ve kanalizasyon şebekesini bizzat başlarında bekleyerek yaptıran güçlü kuvvetli bir insandı. Yine büyüklerin ifadelerine göre; Pınarbaşı’nın imar planı yokken liseye doğru giden Kayseri Caddesi’nin kaymakamlıktan aşağıya doğru inen Dik Bayır Caddesi’nin, Uzunyol Cengiz Topel Caddesi’nin açılması ve bunlara paralel caddelerin oluşturulmasında büyük emekleri vardır.
Uzunyol ile Çarşı Caddesi’nin kesiştiği noktaya büyük bir taş konması gerekip, işçiler gönülsüz ve ağır çalışıyorlar, iş bir türlü bitmiyor. Güçlü kuvvetli bir yapıya sahip olan Low Mahmut Bey’in ceketini çıkararak taşı kucaklayıp yerine koyduğu, büyükler tarafından anlatılıyordu.
Kayseri’de henüz belediye teşkilatı yokken (1869’da kuruldu) 1863’te kendisine verilen bu görevi, 1863-1885 yılları arasında 22 yıl başarıyla yürüten Mahmut Bey, Sivas Kongresi’ne (4-11 Eylül 1919) katılan delegelerin konuk edilip ağırlanması ve güvenliklerinin sağlanmasında, daha sonrasında ise 3. Kolordu’nun iaşesinin temininde görev alanlardandır.
-Son zamanlarda hemşerilerimizin de bayağı bir yayın merakı ve faaliyetleri başladı. Bence bayağı başarılı oldular da. Bunları izliyor, iletişimde bulunuyor musunuz? İzliyorsanız hangisini daha başarılı buluyorsunuz?
-Elbette yapılan bütün çalışmaları izliyorum. Belge ve kaynaklarla tarihimizi anlatan kitapları okumayı tercih etsem de hepsini takdir ediyorum. Aralarında daha başarılı bulduklarım olsa da hepsi toplumumuz için çalışıyor ve büyük emek veriyorlar. Emeğe saygı duymak gerekir.
-Bundan sonrası için ne düşünüyorsunuz? Tamam mı, devam mı?
-Allah ömür verir, sağlığım yerinde olursa yazmaya devam ederim inşallah.
Low sülalesi
-Sülaleniz Lowlar ile ilgili kısaca bilgi verir misiniz?
-Türkiye’de 5 Low [Loov-Lo (Ло)-Loo-Low-Loğ-Lau-Lou-Lev-Lav-Leon] köyü (Lowkıt) var: Yozgat, Sorgun’da Osmaniye; Kayseri, Pınarbaşı’nda Altıkesek; Adana, Tufanbeyli’de İğdebel, Polatpınarı ve Akpınar.
Kafkasya’da yaşanan olayların her gün artarak daha kötüye gittiğini gören; Altıkesek’in kurucusu Low Yakup Bey oğulları; Şahin Bey, Mahmut Bey, Kasbot Bey, Ömer Bey ve mahiyetindekiler, Karaçay-Çerkes’teki Yincig’den 1858-1860’larda Türkiye’ye geldiler. Yine, Akpınar’ın kurucusu Low Janhot, oğlu Arslan Bey, kuzeni Low Nogoy ve mahiyetindekiler, Karaçay-Çerkes’te Guım’dan 1858-1860’larda Türkiye’ye geldiler. Osmaniye’nin halkı, Karaçay-Çerkes’te Kubina’dan 1858-1860’larda geldi.
Oralarda kalabileceklerini sanıp gelmeyen ve daha sonra gelmek zorunda kalan Low Mehmet Bey’in çocukları Low Aslanbek, Selimgeri, Hacgeri, Tavhan, Şıharjan da 1889’da Karaçay-Çerkes’teki Guım’dan Türkiye’ye gelerek Polatpınarı’nın kurucusu oldular. Onlarla birlikte Guım’dan gelen diğer grup da İğdebel’in kurucusu oldu. Daha sonra Altıkesek’ten Low Ömer Bey’in oğlu Hasan Bey, 1907’lerde İğdebel’de çiftlik kurmuştur.
Ancak gelmeyip orada kalan Low Devletmirza ve Low Azametgeri ile çocukları, 1917’deki Rus rejiminden sonra, Stalin döneminde, Bolşeviklerden canlarını zor kurtararak Türkiye’ye geldiler. Kubina’dan gelen Low Azametgeri’nin iskânı Osmaniye’ye yapıldı. Yincig’den gelen Low Devletmırza da Altıkesek’e yerleşti.
Kafkasya’da kurdukları ayrı köylerde yaşayan Low grupları, Türkiye’ye gelince, yine kendilerine ayrı köyler kurmuşlardır.
Pınarbaşı
-Çocukluğunuzdaki Pınarbaşı’ndan (Aziziye) biraz söz edebilir misiniz?
-Çocukluğum ve gençliğimin geçtiği Pınarbaşı’nı anlatmakla bitiremeyeceğim için kısaca anlatacağım…
Yazın o mis gibi havasının yanı sıra Pınarbaşı’nın göz mesire alanı denen yerinin dağlarından, büyük bir gürültü ve coşkuyla dökülen şelaleleri vardı. Bu şelaleler, dağların eteklerinde kimi zaman akarsu ve derelere dönüşerek oluşturdukları yataklarında yine coşkuyla akıyorken, üstü kapalı bir şekilde şehrin içerisinde akmaya devam eden kolları ise içme su ihtiyacını karşılayıp, şehre de hayat veriyordu. Pınarbaşı’nda göz mesire alanından çıkan akarsular yazın sıcağında bile soğuk ve tertemizdi. Tabiri caizse “Suyun içerisindeki taşları bile sayabilirdin” desem; çocukluğumda yazları o sularda gezip suyun içinden çıkmayan biri olarak abartmış olmam. Bol akarsuların geçtiği dağ eteklerinde, çocuklar yıkanıp serinlerken, insanlar da zaman zaman halı ve kilimlerini yıkarlardı. Buna rağmen sular kirlenmediğinden “Akarsu kir tutmaz” diye boşuna söylenmiyor diyebiliriz.
Şimdilerde neredeyse bir kısmı yok olan, bir kısmı ise zor ayakta durabilen, Pınarbaşı’nın o muhteşem konaklarından da söz etmeden geçemeyeceğim. Ancak Pınarbaşı (Aziziye) kurulurken ilk yapılan resmi binalardan biri olan Hükümet Konağı çok daha önemliydi. Bu muhteşem konağın 1946’larda nasıl yandığını, bu yangının üç günde zor söndürüldüğünü büyüklerim anlatırlarken içimin acıdığını hâlâ bugün gibi hatırlıyorum.
Babam Fuat Loğlaroğlu’nun Pınarbaşı ile ilgili notlarını da sizlere aktarmak isterim:
“Pınarbaşı kaza olduğu zamanlar Karslılar, Erzurumlular vb.leri henüz gelmediğinden, sözünü ettiğim bu aileler 93 Harbi’nden (1877-1878) sonra geldikleri için Pınarbaşı’nda sadece iki mahalle vardı. Tepe Mahallesi, Kayaönü Mahallesi. Yenicami Mahallesi’nin de bir kısmı bataklığa ya da göle dahil olduğu için henüz mahalle olmayıp, daha sonra Bağlama’daki gölün önü açıldıktan sonra mahalle oldu. Güney (Gürünlü Mah.) ve Yeniocak mahalleleri (Karslı Mah.) Kars, Ardahan ve Erzurum göçmenlerinin gelmesinden sonra oluştu. Uzunyol’un bugünkü Cengiz Topel Caddesi denen yer olsun, Şehir Oteli ve eczanelerin karşısındaki yerler olsun kabristandı. Uzunyol sağlı sollu olmak üzere, Kars muhacirleri ile Kafkas muhacirlerine aitti. Tepe Mahallesi ise karışıktı. Çerkeslerden, Jerıştı Hüseyin Bey’in evleri ve Getağaj Emin İlhan’ın ailesi, kuyumcu Genet Şuayip ve isimlerini hatırlayamadığım aileler de vardı. Cumhuriyet’in ilanından sonra buraya, Sivas’tan gelen Kürt aileler de yerleştirildi. Burada Çerkeslerden daha önce Ermeni ailelerin olduğu da bilinmekteydi.
Şimdi Yeni Cami Mahallesi’ne katılan sarrafın değirmeninin bulunduğu yerlerden tut da, yukarıya doğru, Kayaönü Mahallesi’ne kadar yine Ermenilerle Kafkas muhacirlerine aitti. Yine devam ederek aileleri sizlere saymaya çalışacağım. Eksik ve hatalarım olursa da beni hoş görün diyorum. Foto Kızılırmak, Fırıncı Nazifler, Şadi Beyler, Emin Çavuşlar, Darendeliler, Ağzı Küçük Mehmet Efendiler, Kunduracı Hasan ve Hüseyinler, Eski Belediye Reisi Hafız Efendiler, Hamamcı Saitler, Hanımoğulları, Arif ve Hayri Beyler, Hacı Maraşlı ve Gümüşgünlü Rahmiler, Ofisçi Mahirler, İzzet Pideciler ve hatırlayamadığım çok kişiler daha. Bu aileler Kayseri, Sivas, Darende, Maraş, Gürün Sarıoğlan-Çiftlik vb. yerlerden gelmişlerdir. Bu duruma göre de, Pınarbaşı’nın yerlisi olan aile sayısı azdır. Küçük Gümüşgün Çerkes köyü iken, şehirle birleştiğinden mahalle yapılıp, Sivas’tan gelen Kürt ailelerle 1936’da Rumeli’den gelen Bulgar göçmenlerin bir kısmı buraya yerleştirildiler. Göçmenlerin diğer kısmı Pınarbaşı’nın bazı köylerine yerleştirildiler. Hürriyet Mahallesi ise Fırıncı Nazif’in parselleyip sattığı tarladan sonra oluştu.”
-Kitap yazarken neler hissediyorsunuz?
-Yazmak büyük bir disiplin, yalnızlık ve içsel bir yüzleşme gerektirir. Ben bu süreci dört kez tamamlayarak kendi dünyamdan geleceğe dört ayrı köprü kurdum. Bu eserler artık sadece bana ait değil; insanlığın ortak hafızasına emanet edilmiş birer değerdir.
Yazdığım bir kelime, yıllar sonra hiç tanımadığım bir insanın kalbine dokunabilir. Bu, zaman ve mekân sınırlarını yıkan muazzam bir ruhsal iletişimdir. İnsan dünyada sadece tüketen değil, üreten bir varlık da olmalıdır. Bir eser bırakmak, “Ben de buradaydım, bunları hissettim ve düşündüm” demenin en somut yoludur.
Şimdi bu satırları yazarken, geriye dönüp baktığımda görüyorum ki; kitaplarım yalnızca bir ailenin değil, bir halkın da sessizce anlatılan hikâyesidir.
-Bize bu fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederiz Jineps Gazetesi olarak.
-Değerli kardeşim Tuncer, sayfanda bana yer ayırarak duygu ve düşüncelerimi paylaşma fırsatı verdiğin için yürekten teşekkür ediyorum. Ayrıca Jineps Gazetesi’ne, okurlarına ve toplumumuza selam, saygı ve sevgilerimi gönderiyorum.











