Türkiye’nin çeşitli illerine dağılmış olarak yaşamlarını sürdüren Çerkeslerin mutlaka çok farklı, dramatik ve belki de trajikomik hikâyeleri vardır. Eski adıyla Sadiye, yeni adıyla Atlılar Köyü de yerleşim itibariyle çok farklı bir hikâyeye konu oluyor.
Biz de bunları tarihe not düşmek, bilmeyenlere fikir vermek için Mersin’in tek Çerkes köyü olan Atlılar’ın tabir yerindeyse “Dış İlişkiler Sorumlusu” unvanını hak eden, köyün ve Mersin’deki Çerkeslerin “Thamade”si olan, Türkiye’deki “bütün” Çerkeslerle iletişimini sürdüren Yusuf Duman’ın kapısını çaldık. Vakit ayırıp sohbet ortamı sağladığı için kendisine teşekkür ederiz.

Yusuf Duman
1954 yılında, kendi köyü olan, o zamanki adıyla Sadiye’de doğdu. İlkokulu köyünde bitirdikten sonra ortaöğrenimini il merkezi olan Mersin’de Tevfik Sırrı Gür Lisesi’nde tamamladı. Askerlikten sonra hem Türkiye’de hem yurtdışında çeşitli inşaat projelerinde çalıştı. Şu an emekli olan Yusuf Duman, yaz aylarında köyünde, kışın ise Mersin merkezde yaşamını sürdürmektedir.
-Yusuf Bey, bize köyünüzün kuruluşu hakkında bildiklerinizi, duyduklarınızı anlatır mısınız?
-Büyük Kabardey (Hacret) denen yerden Novorossisk Limanı’nda üç gemiye sürgün için doldurulan Çerkesler, gemileri İstanbul açıklarına geldiğinde Arap coğrafyasına doğru yönlendirilmeleri direktifi verilir. Üç gemi, Boğazlar’ı geçip Ege’den Doğu Akdeniz’e doğru giderken birisi Mersin açıklarında arızalanır, diğer ikisi yoluna devam eder. Ardından gemidekiler karaya çıkarılır ve Mersin, Mezitli sahilindeki Romalılardan kalma Soli Antik Kenti’ne yakın bir yere yerleştirilirler.
İklimin de sıcak olması yüzünden ilk anda nefes alsalar da bilahare insani yaşam koşulları nedeniyle sıkıntılar baş göstermiştir. Şikâyetler artınca Tarsus köyleri, Huzurkent, Kocavilayet ve Arpaç gibi köylere birer-ikişer aile tarımsal işgücü olarak düşünülmüş ve yerleştirilmek üzere gönderilmiştir. Fakat çiftlik sahibi toprak ağaları bunların yevmiyelerini ödemeyerek, bu insanları tabir yerindeyse “karın tokluğuna” istihdam etmek istemişler ve de bu düzeni sürdürmek için yerel yöneticilerin desteğini arkalarına almışlardır. Daha sonra insanlarımız kendi aralarında toplanarak karar alıp “Biz bunlarla anlaşamayacağız” diyerek daimi iskân konusunda yetkililerle görüşmeye başlamışlardır. Görüşmeler sırasında yine bahsettiğimiz Yalınayak, Arpaç, Kocavilayet ve Tarsus civarında yerler gösterilir fakat hem bizimkiler hem de oranın yerleşik halkı istemeyince başka arayışlara girerler. Bu sefer boş olan Toros Dağları eteklerinde, Mersin’e 52 km uzaklıkta, 1.500 metre rakımlı bir yerde, Yörüklere yakın iskân edilirler. Takriben 1893-94 olabilir; çünkü köydeki ilk doğum kaydı 1896’da olduğu için bunu tahmin edebiliyoruz.
-Sürekli orada mı kaldılar? Zor değil miydi ulaşım, tedarik ve diğer insani ihtiyaçları karşılamak?
-İskân kararı verilip hemşerilerimiz de kabul edince bir-iki sene denediler. Çok yoğun kış koşulları nedeniyle sıkıntılar baş göstermeye başlayınca, güz sonu Mersin’e gelip ilkbaharda tekrar köye dönme düşüncesi oluştu ve sürekli uygulandı. Bu hem tedariklerin karşılanması hem de eğitim için zorunlu olageldi.
-Köyün adına nasıl oldu da Sadiye dendi?
-Bizleri buraya kabul eden Osmanlı sultanının Suadiye diye bir yakınından dolayı (muhtemelen kızı) biz de “Suadiye” diyelim demişler, daha sonra da “Sıadiye” diyelim demişler, köy kaydı/kütüğü oluşturulurken de görevli memur “Sadiye” diye yazmış. 1960’lara kadar bu şekilde sürmüş, daha sonra emrivaki olarak valilik kararı ile “Atlılar” adını aldı ve halen ve resmen bu isimle devam etmektedir.
-Tam anlamıyla yerleşik düzen ve tescil işlemleri ne zaman yapıldı?
-Bahsettiğim gibi ilk tapuların 1893’ten itibaren peyderpey verildiği söyleniyor. O zamana kadar birkaç yıl herkes istediği yeri biçti, sürdü, dikti. Daha çok da hayvancılık ile uğraştılar.
-Peki, Yörüklerle ve çevre köylerle geçim nasıl oldu?
-İlk yerleşimden itibaren çevre köyler dahil hiçbir yerde cami yoktu. Bizlerin duruşu ve temiz yaşamımız nedeniyle çevre köyler dahil ilk cami hükümet desteğiyle bizim köyde yaptırıldı. Bu camiye cuma günleri bütün çevre köylerden cemaatler geliyordu. Bu sayede Yörüklerle daha kolay kaynaşma oldu.
-Bu arada Osmanlı’nın son dönemlerine gelindi, imparatorluk yıkımın eşiğindeyken bir taraftan da Milli Mücadele başlıyordu, ne yaptılar?
-I. Dünya Savaşı’nda seferberliğe, ardından Milli Mücadele’ye köyden 17 kişinin orduya katıldığı ve bunlardan sadece iki kişinin dönebildiği söyleniyordu, biz de öyle duyduk büyüklerimizden. Milli Mücadele’de Kereflerden Zekeriya isimli bir yüzbaşımızın şehit olması nedeniyle köye gelen Milli Savunma Bakanlığı yetkilileri hem övünç madalyası vermiş hem de vârislerine maaş bağlamışlardır.
-Peki, köyde eğitim-öğretim ne zaman başladı?
-Köye ilk okul resmen 1943 yılında açıldı. Yaşa ve cinsiyete bakmaksızın hemen eğitim başladı. O zamana kadar Kafkasya’dan gelen Nıbıse (Ныбычэ) isimli bir hanımefendi köylülere eski harf denen Arap alfabesiyle okuma-yazma öğretmiştir. Ben 1960 yılında köyde ilkokula başladığımda 66 öğrenci vardı. 66 öğrenciye tek bir öğretmen ders veriyordu. Sabahları 1, 2, 3, öğleden sonraları ise 4 ve 5. sınıflar ders görüyorlardı.
-Köydeki sülaleleri sayar mısınız?
-Abreç, Duman, Axmet, Dzeğaşte, Bidanıgo, Nogay, Kızdeun, Virmamit, Keref, Ğagenoke, Şarces, Şıd, Tsıpıne, Melha, Abıde, Duvar, Ğubjoke, Teyonuke, Mendu, Liy, Balkar, Meretıko belli başlı sülalelerdir. Ayrıca 2-3 sülaleden kimse kalmamıştır.
-Köyün geçim kaynakları nelerdir?
-Kuruluşundan beri tarım ve hayvancılıkla uğraşılmış, sıkıntılı olanaklara rağmen elden geldiğince sebze meyve üretimi de yapılmıştır. İlk zamanlarda Tarsus ve Adana gibi hayvancılığın da geliştiği yerlerden hayvan sürüleri bizim köy meralarında otlatılınca bunların sahiplerinden köy bütçesi için para talep edilmiş ve zorlu uğraşılardan sonra alınmaya başlamıştır. Ancak sürü sahiplerinin baskısı sonucunda valilik kararıyla bu paranın tahsil edilmesi durdurulmuştur. Bu da zaten yoksul köylüler için büyük bir darbe olmuştur. Ardından bizleri tanıyan bir avukatın devreye girerek “Bana 4.000 lira verin, Ankara’dan işinizi hukuki olarak bağlayayım” demesi üzerine köydeki 40 hane, 6 ayda zar zor 100’er lira toplayarak vekâlet, harç ve avukatlık ücreti olarak avukata verdik ve davayı kazandık. O zamanki vali de bize “Helal olsun, Ankara’da arkanız varmış” dedi. Bu olay da 1950’lerin başına denk gelmektedir.
-Giderek şehirleşme ve bürokraside atamalar derken Mersin’e artarak gelen hemşerilerin katkısı oldu mu?
-Olmaz mı? Hem de çok oldu. Bitlis, Sivas-Şarkışla, Uzunyayla ve Göksun ve köylerinden çok aile 60’ların sonlarında Mersin’e geldi, 80 sonrası da artarak devam etti. İşte o ilk zamanlar 1969’da aralarında babam İzzet Duman da dahil olmak üzere Şevket Koç, Hayri Mert, Nâzım Şenvar, Hayrettin Yılmaz gibi (isimlerini unuttuklarımın yakınları affetsinler) büyüklerimizin öncülüğünde derneğimizi açarak faaliyetlere başladık, halen bugüne kadar aynı dernekle KAFFED çatısı altında devam ediyor arkadaşlarımız. Ayrıca 2014 yılında köyde de Sadiye Kültür ve Yardımlaşma Derneği’ni kurduk, o da faaliyetlerini sürdürüyor. Göçlerden sonra biraz daha kendimizi güçlü hissettiğimiz doğrudur. Hatta “Çerkesleri çalıştırın, onlara para da vermeyin” diyenlere de gerekli uyarılar yapıldı.
-Anavatan ile ilişkiler…
-Özellikle 2000 yılından sonra anavatana yüzümüzü döndük. 8 gencimizi yüksek öğretim için gönderdik ve 6’sı dönüp burada iş güç sahibi oldu, oğlum da dahil 2 kişi orada kaldı ve yaşamlarını orada sürdürüyorlar.
-Şu anda da köyünüz bir cazibe merkezi gibi duruyor…
-Evet, kışları 22 hane yaşarken, yazın 120 hane yaşıyor. Çok güzel iklimi var, ayrıca bir kiraz üretim merkezi iken son yıllarda türeyen Akdeniz sineği ve don olayları yüzünden üretim oldukça düşmüştür.







