Muvaffak Temel
1957 yılında Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesi, Taşoluk Köyü’nde doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokul ve liseyi Kayseri’de tamamladı. 1979 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun oldu. Türkiye İş Bankası’nda müfettişlik ve bankanın çeşitli kademelerinde yöneticilik; Makedonya’da bir bankada yönetim kurulu üyeliği yaptı. Çerkesçeden Türkçeye çevirdiği yazı ve makaleleri çeşitli platformlarda yayımlandı. Anadili Çerkesçenin yanı sıra Türkçe ve İngilizce biliyor.
Muvaffak Temel gençlik arkadaşım. Ara sıra görüşsek de bir araya gelemez olmuştuk. Ta ki 14 Şubat’ta Şamil Eğitim ve Kültür Vakfı’ndaki etkinliğe kadar… Çevirdiği kitabı sosyal medyada görmüştüm; aldım, imzalattım. 2-3 kitap okuduktan sonra sıra “Yalnız Turna”ya geldi, okudukça beni esir almaya başladı. Muvaffak’ı aradım ve durumu izah ettim; “Kitap üzerine biraz konuşmamız gerekli” diye… Çünkü kitabın yazarı Nalo Zaur, Kabardey-Balkar Bilim Araştırmaları Merkezi’nde 20 yıl kıdemsiz biliminsanı, 4 yıl kıdemli biliminsanı ve 9 yıl bölüm başkanlığı yapmış bir kişi. Yeterli mi? Elbette hayır… 26 tanesi kendi başına özgün eser, 13 tanesi çocuk kitabı, 8 tane de yetişkin kitabı olmak üzere toplamda 47 esere imza atmış bir büyük şahsiyet.
Ayrıca hep merak etmişizdir ya 74 yıllık Sovyetler Birliği döneminde bizimkiler nasıl yaşadılar diye… Bu merakımızı da kısmen giderirken daha değişik hikâyelerle birlikte sanki diaspora için de özel yazılmış bir eser “Yalnız Turna”.
Bu büyük biliminsanı ve yazarımızı çevirisiyle bizlere daha yakından tanıma fırsatı verdiği ve sorularımızı yanıtladığı için değerli arkadaşıma teşekkür ediyorum.
-Emekli olmuş, rahatınız da yerindeyken nereden ve neden ortaya çıktı bu çeviri işi?
-Emekli olup daha sakin bir yaşam sürme imkânım varken çeviri çalışmalarına yönelmemin temelinde, anadilime duyduğum bağlılık var. Emekliliğimin ardından, daha önce belli ölçüde bildiğim Çerkesçede okuma-yazma becerilerimi geliştirmeye ağırlık verdim. Ulaşabildiğim birçok Çerkesçe kitabı okudum, çeşitli yazılar kaleme aldım.
O dönemde bir yakınım, Nalo Zaur’un yeni yayımlanan “Yalnız Turna” (Къурэ Закъуэ) adlı kitabını bana gönderdi. Nalo Zaur’u daha önce okuduğum hikâyelerinden tanıyor ve büyük takdir duyuyordum. Kitabı kısa sürede okudum; içerisindeki hikâyeler beni derinden etkiledi ve uzun süre zihnimde yer etti. Bu nedenle kitabı kitaplığımın en görünür yerine koyarak zaman zaman yeniden gözden geçirdim.
Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra kitabı ikinci kez okuduğumda, bu eserin yalnızca benim değil, anadilinde okuma-yazma imkânı bulamayan soydaşlarımızın da mutlaka tanışmaları gereken bir kitap olduğuna kanaat getirdim. Böylece hem bu değerli eseri hem de kıymetli yazarı Nalo Zaur’u Türkçe okurlarla buluşturma düşüncesi doğdu.
Bu düşünce beni oldukça zahmetli bir işe yöneltti. Ancak zamanla gördüm ki, bu uğraş benim için rahat bir emeklilik hayatından çok daha anlamlı ve değerliydi. Yorucu bir süreç olmasına rağmen, çeviri çalışmalarını büyük bir zevk ve içtenlikle sürdürdüm.
“Anavatanda yaşadığı yerleri ziyaret ederek olaylara ve hayata onun gözlerinden bakmaya çalıştım”
-Çeviri yapmak oldukça zor olsa gerek. Çünkü bire bir çeviri yaptığınızda verilmek istenen mesajı ya da espriyi anlatamayabilirsiniz. Özetle; Çerkesçeyi nasıl bu kadar ilerlettiniz?
-Çeviri sürecinde benim için en önemli mesele, Nalo Zaur’un kendine özgü ve son derece güçlü Çerkesçesiyle anlattığı hikâyeleri; içerdikleri duygu, düşünce ve atmosferle birlikte Türkçeye aktarabilmekti. Çünkü bu unsurlar doğru biçimde yansıtılamadığı takdirde hem esere hem de yazara haksızlık edilmiş olacağını düşünüyordum. Bu nedenle temel amacım, Nalo Zaur gibi önemli bir yazarı ve değerli bir eseri hakkını vererek Türkçe okurlarla buluşturabilmek oldu.
Elbette bu süreç oldukça zorluydu. Kitap, çok güçlü ve derinlikli bir Çerkesçeyle kaleme alınmıştı. İçerisinde, dilin yüksek anlatım gücünü taşıyan çok etkileyici ifadeler bulunuyordu. Bu anlatım zenginliğini Türkçeye eksiksiz biçimde aktarmak kolay olmadı. Çünkü bire bir çeviri çoğu zaman yeterli olmuyor; yazarın vermek istediği duygu, ince anlamlar ve kimi zaman kültürel çağrışımlar kaybolabiliyor. Bu yüzden yalnızca kelimeleri değil, metnin ruhunu da çevirmeye çalıştım.
Bu amaçla çok titiz bir çalışma yürüttüm. Sık sık anavatanda yaşayan soydaşlarımızla görüştüm; sözlük çalışmaları yaptım, ansiklopedik kaynaklardan yararlandım. Nalo Zaur hakkında bilgiler topladım, onu tanıyan kişilerle görüştüm. Hatta anavatanda yaşadığı yerleri ziyaret ederek olaylara ve hayata onun gözlerinden bakmaya çalıştım.
Bütün bu çalışmaların amacı, orijinal eserin ruhunu ve dil zenginliğini mümkün olduğunca doğru biçimde Türkçeye yansıtabilmekti. Çerkesçenin sahip olduğu anlatım gücünü ve estetik zenginliğini, Türkçe okurun da hissedebilmesi için büyük bir özen göstermeye çalıştım.
Çerkesçe bir eseri çevirebilmek için kuşkusuz dili iyi düzeyde bilmek gerekir; ancak bunun tek başına yeterli olduğunu düşünmüyorum. Aynı zamanda Çerkes kültürünün içinde yetişmiş, o kültürün değerleriyle yoğrulmuş olmak da büyük önem taşır. Çünkü dil, yalnızca kelimelerden ibaret değildir; yaşam biçimini, duyguları, gelenekleri ve düşünme tarzını da içinde barındırır.
Benim için bu noktada en büyük avantaj, anadilimin Çerkesçe olması ve çocukluk ile gençlik yıllarımı doğduğum köyde, bu kültürün doğal ortamı içerisinde geçirmiş olmamdı. Ayrıca Çerkesçede iyi düzeyde okuma-yazma bilgisine sahip olmam da çeviri sürecinde bana önemli katkı sağladı.
Bunun yanında, bir çevirmenin Türkçeyi de güçlü ve doğru kullanabilmesi gerekir. Çünkü başarılı bir çeviri yalnızca kaynak dili anlamakla değil, hedef dili de etkili bir biçimde kullanabilmekle mümkündür. Özellikle edebi eserlerde, anlatılmak istenen duygu ve düşüncenin okuyucuya aynı etkiyle aktarılması büyük önem taşır.
Özetle, Çerkesçeden Türkçeye nitelikli bir çeviri yapabilmek için hem anadile hem de Türkçeye hâkim olmak; ayrıca kültürel birikim ve anlatım yeteneğini birlikte taşıyabilmek gerekir. Bu özellikler bir arada bulunmadığında, metnin anlamını, ruhunu ve hissini çeviriye doğru biçimde yansıtmak mümkün değildir.


“Kitabın dili, anlatım gücü ve taşıdığı duygusal derinlik beni çok etkiledi”
-Çeviriye karar vermeden önce hangi eserleri incelediniz ve “Yalnız Turna”yı seçtiniz? Yazar ile sağlığında bir tanışıklığınız oldu mu?
-Çerkesçede okuma-yazma becerimi geliştirdikten sonra elime geçen hemen her Çerkesçe kitabı ve yazıyı okumaya çalıştım. Ne yazık ki Türkiye’de, anavatandaki Çerkes yazarların basılı eserlerine ulaşmak çok kolay olmuyor. Ancak internet sayesinde önemli yazarlarımızın bazı eserlerine erişebilme imkânı buldum ve bunların pek çoğunu okudum.
Okuduğum eserler arasında beni en çok etkileyen, Nalo Zaur’un “Yalnız Turna” adlı kitabı oldu. Kitabın dili, anlatım gücü ve taşıdığı duygusal derinlik beni çok etkiledi. Bu nedenle, çevirmeyi düşündüğüm ilk ve en önemli eser olarak onu seçtim. Bu seçim büyük ölçüde bu eserin Türkçe okurlarla mutlaka buluşması gerektiğine dair güçlü bir kanaatten doğdu.
Ne yazık ki 2012 yılında, 84 yaşındayken vefat eden Nalo Zaur ile tanışma fırsatım olmadı. Ancak çeviri çalışmasına başlamadan önce oğlu Nalo Alim ile iletişime geçerek kitabın Türkçeye çevrilmesi konusunda kendisinden izin istedim. Kendisi, böyle bir çevirinin yapılacak olmasından büyük memnuniyet duyacağını ifade etti. Bu destek benim için çok kıymetliydi ve çeviri sürecine daha büyük bir motivasyonla başlamamı sağladı.
Bugün de yazarın oğlu ve torunlarıyla internet üzerinden zaman zaman görüşme imkânımız oluyor. Kitabın Türkçe çevirisini kendilerine gönderdiğimde çok duygulandılar. Bu durum, yaptığım çalışmanın yalnızca bir çeviri değil, aynı zamanda kültürel bir köprü kurma çabası olduğunu bir kez daha hissettirdi.
“31 hikâye ile bir makaleden oluşan kapsamlı bir eser”
-“Yalnız Turna” kitabından kısaca bahseder misiniz?
-“Yalnız Turna”, Nalo Zaur’un 1975-2010 yılları arasında kaleme aldığı 31 hikâye ile bir makaleden oluşan kapsamlı bir eserdir. Kitabın sonunda ayrıca yazarın otobiyografisi de yer almaktadır.
Hikâyelerin büyük bölümü, Nalo Zaur’un doğup büyüdüğü köyde geçer ve dönemin sosyal ile siyasal yaşamına ışık tutar. Son derece güçlü ve etkileyici bir Çerkesçeyle kaleme alınan eserde; efsanelere, felsefi düşüncelere ve kültürel unsurlara sıkça yer verilmektedir.
Kitapta köy yaşamı, insan ilişkileri, dostluklar, aile bağları, aşk, dram ve insanın gündelik hayatta yaşadığı farklı duygusal haller derin bir anlatımla işlenir. Bunun yanında eser, yalnızca edebi yönüyle değil, tarihi ve toplumsal yönüyle de büyük önem taşımaktadır. Çünkü kitapta dönemin sosyal yapısı anlatılmakta, Sovyet rejimine yönelik eleştiriler yapılmakta ve o dönemde yaşanan haksızlıklar cesur bir şekilde dile getirilmektedir.
Bu yönüyle “Yalnız Turna”, 1864 sonrasında anavatanda kalan soydaşlarımızın yaşadıkları çalkantılı süreçleri anlamamız açısından da çok kıymetli bir kaynak niteliğindedir. Diasporada yaşayan bizler için, yalnızca bir hikâye kitabı değil; aynı zamanda geçmişe, kültüre ve toplumsal hafızaya açılan önemli bir pencere oluşturmaktadır.
-Çerkesçe yazılmış bu eseri Türkçeye çevirirken ne tür güçlüklerle karşılaştınız?
-Çerkesçeden Türkçeye çeviri yaparken karşılaştığım güçlüklerden biri, iki dilin yapısal olarak birbirinden oldukça farklı olmasından kaynaklandı. Dilbilimciler, Çerkesçenin özellikle fiil yapısı bakımından dünyanın en zor dilleri arasında yer aldığını söylüyorlar. Böyle bir dili, anlam kaybına uğratmadan ve metnin ruhunu koruyarak Türkçeye aktarmak gerçekten büyük bir dikkat ve emek gerektiriyor.
Çerkesçede öyle kelime ve ifadeler var ki, bunların Türkçede bire bir karşılığı bulunmuyor. Bu nedenle bazen tek bir Çerkesçe kelimeyi açıklayabilmek için birkaç Türkçe kelime, hatta kimi zaman birkaç cümle kullanmak zorunda kaldım. Özellikle kültürel çağrışım taşıyan ifadelerde, yalnızca anlamı değil, o kelimenin hissettirdiği duyguyu da aktarmaya çalıştım.
Bunun yanında, kitapta anavatanda kullanılan ancak Türkiye’de daha önce hiç duymadığım bazı kelime ve deyimlerle de karşılaştım. Bu tür durumlarda doğal olarak sözlüklere başvurmak gerekti. Ancak ne yazık ki bu alandaki kaynaklar oldukça sınırlı. Mevcut Çerkesçe-Türkçe sözlükler de çoğu zaman yeterli olmuyor.
Ayrıca kitapta yer yer Rusça kelimeler de kullanılmıştı. Bu yüzden sık sık anavatanda yaşayan soydaşlarımızla iletişim kurarak onların bilgi ve görüşlerinden yararlandım.
Bugün birçok dilde çeviri çalışmalarında yapay zekâ ve dijital araçlardan yararlanılabiliyor. Ancak Çerkesçe konusunda bu tür teknolojik destekler henüz yeterli düzeyde değil. Örneğin, İngilizce ya da Almanca çevirilerinde olduğu gibi yapay zekâdan etkili biçimde yararlanma imkânım olmadı. Bu nedenle çalışmalarım araştırma, karşılaştırma, danışma ve bireysel emekle ilerledi.
-Önsözde değerli dostumuz, halen anavatanda yaşayan Sebahattin Karaçay’a da teşekkür ettiniz. Emeğe saygı açısından çok değerli elbette, size nasıl katkıda bulundu?
-Çeviri çalışmaları sırasında ağabeyim Nizamettin Temel’in yol gösterici önerileri ve değerlendirmeleri benim için çok kıymetli oldu. Çalışmanın farklı aşamalarında bana önemli katkılar sağladı.
Sebahattin Karaçay ise zorlandığım anlarda destekçim oldu. Kitapta karşılaştığım ve anlamını çözmekte güçlük çektiğim kelime, deyim ve bazı özel ifadeler üzerine kendisiyle defalarca görüşmeler yaptık. Çerkesçeye olan güçlü hâkimiyeti sayesinde birçok noktada doğru anlamı bulmama yardımcı oldu. Kendisiyle daha önce hiç yüz yüze tanışmamıştık. Buna rağmen, dilimize ve kültürümüze duyduğu bağlılık sayesinde büyük bir içtenlikle destek verdi.
Bu vesileyle hem ağabeyim Nizamettin Temel’e hem de değerli dostumuz Sebahattin Karaçay’a katkıları ve destekleri için bir kez daha gönülden teşekkür ediyorum.
“Kitabın çevirisi yaklaşık bir yılımı aldı”
-Bu işe başlamışken, gözünüze kestirdiğiniz başka kitaplar var mı, arkası gelecek mi? Çünkü yazarımız epey eser üretmiş, yok yok merhumda, derya deniz…
-Çeviri gerçekten çok meşakkatli bir iş; büyük bir zaman, sabır ve emek gerektiriyor. “Yalnız Turna”nın çevirisi yaklaşık bir yılımı aldı. Bu çalışmayı yaparken hiçbir maddi beklenti içerisinde olmadım. Hatta kitabın yayımlanabilmesi, önemli ölçüde kendi maddi katkımla mümkün olabildi. Bu süreçte herhangi bir sponsor arayışına da girmedim.
Aslında Türkçeye kazandırılmayı fazlasıyla hak eden çok değerli Çerkesçe eserler ve çok önemli yazarlar var. Nalo Zaur da gerçekten “derya deniz” denilebilecek kadar güçlü ve üretken bir şahsiyetti. Onun başka eserleri de elbette dikkatimi çekiyor. Ancak böyle bir çalışmanın sürdürülebilmesi için çevirmenin en azından manevi anlamda desteklenmesi ve yaptığı işin karşılık bulduğunu hissedebilmesi gerekiyor.
“Eğer “Yalnız Turna”, hak ettiğine inandığım ilgiyi Türkiye’de görür, geniş bir okuyucu kitlesine ulaşır ve yeni baskılar yaparsa; o zaman yeni bir çeviri çalışmasına başlamayı ciddi biçimde düşünebilirim. Çünkü bu eserlerin Türkçe okurlarla buluşmasının yalnızca edebi değil, aynı zamanda kültürel bir sorumluluk olduğuna inanıyorum”
Benim için en büyük motivasyon, yapılan çalışmanın okuyucuya ulaşması ve değer görmesi olur. Eğer “Yalnız Turna”, hak ettiğine inandığım ilgiyi Türkiye’de görür, geniş bir okuyucu kitlesine ulaşır ve yeni baskılar yaparsa; o zaman yeni bir çeviri çalışmasına başlamayı ciddi biçimde düşünebilirim. Çünkü bu eserlerin Türkçe okurlarla buluşmasının yalnızca edebi değil, aynı zamanda kültürel bir sorumluluk olduğuna inanıyorum.
-Kitabı ben ilk defa 14 Şubat’ta Şamil Eğitim ve Kültür Vakfı’nda gördüm ve aldım. Kitaptan ekonomik bir beklentiniz olmadığını tahmin edebiliyorum. Ancak şunu sormak istiyorum; nasıl tepkiler geldi? Şahsen ben eseri çok beğendim, tam diaspora için yazılmış gibi…
-Daha önce de ifade ettiğim gibi, bu çalışmaya başlarken herhangi bir ekonomik beklenti içerisinde değildim. Benim için asıl önemli olan, çok değer verdiğim bu eserin Türkçe okurlarla buluşabilmesiydi. Ancak kitabın yayımlanmasının ardından gördüğü ilgi, doğrusu beklentilerimin de ötesinde oldu.
Çok sayıda olumlu geri dönüş aldım. Özellikle hikâyelerin etkileyiciliği ve çevirinin dili konusunda güzel değerlendirmeler yapıldı. Sosyal medyada kitap hakkında pek çok paylaşım yapıldı; farklı çevrelerde konuşulmaya başladı. Kitabın kitapçı raflarında yer bulması da benim için ayrıca sevindirici oldu. Hatta Ankara’daki büyük bir kitapçıda kitabı Dostoyevski’nin eserlerinin arasında görmek bana büyük bir gurur yaşattı. Çünkü o an, Çerkes edebiyatının da hak ettiği şekilde görünür olabileceğini hissettim.
Bu süreçte, başka eserlerin de çevrilmesi yönünde çok sayıda talep aldım. Bu ilgi, yaptığım çalışmanın karşılık bulduğunu görmek açısından benim için oldukça değerliydi.
Senin de ifade ettiğin gibi, kitap gerçekten diaspora insanına çok yakın gelen bir ruha sahip. Çünkü içerisinde yalnızca hikâyeler değil; aidiyet, hafıza, kültür, kayıplar ve insanın kökleriyle kurduğu bağ da yer alıyor. Sanırım diasporada yaşayan birçok soydaşımız, bu yüzden kitapta kendinden bir parça bulabiliyor.
En büyük arzum, “Yalnız Turna”nın daha geniş bir okuyucu kitlesine ulaşmasıdır. Kitabın yalnızca Türkiye’deki soydaşlarımız tarafından değil, Türkçe okuyan farklı kesimler tarafından da okunmasını; böylece Çerkes edebiyatı ve kültürünün daha fazla insan tarafından tanınmasını çok önemsiyorum.
-Çevirmenlik tecrübesinden sonra, yazar olmak mı çevirmen olmak mı diye sorsam…
-Yazar, olayları kurgulayan, karakterleri oluşturan ve düşüncelerini özgürce ifade eden kişidir. Çevirmen ise daha önce yazılmış bir eseri başka bir dilde yeniden kurar ve yeniden yazar. Bu yönüyle bakıldığında, çevirmen de aslında bir tür yazardır. Ancak onun görevi, kendi duygu ve düşüncelerini ortaya koymak değil; orijinal yazarın anlatmak istediklerini başka bir dilde en doğru biçimde aktarabilmektir.
Bana göre çevirmenlik, özellikle de Çerkesçeden çeviri yapmak, en az yazarlık kadar zor bir iştir. Çünkü yazar, anlatımında bütünüyle özgürdür; dilediği gibi kurgular, dilediği biçimde ifade eder. Çevirmenin ise hareket alanı çok daha sınırlıdır. Orijinal yazara ve metne sıkı sıkıya bağlı kalmak zorundadır. Metni aktarırken kendi görüşlerini katamaz; eksiltme, değiştirme ya da ilave yapma özgürlüğüne sahip değildir.
“Çevirmenin başarısı, kendisini görünmez kılarak yazarın sesini başka bir dilde yaşatabilmesinde yatar”
Bu nedenle iyi bir çeviri, metnin yalnızca kelimelerini değil; duygu dünyasını, anlatım biçimini ve ruhunu da doğru şekilde aktarabilen çeviridir. Zaten bire bir, kelime kelime çeviri çoğu zaman mümkün değildir. Özellikle Çerkesçe gibi anlatım gücü çok yüksek ve kendine özgü yapıları olan bir dilde, önemli olan; anlam kaybına yol açmadan, metne kişisel yorum katmadan, anlatılmak isteneni doğal ve doğru bir Türkçeyle okuyucuya ulaştırabilmektir.
Ben çeviri sürecinde hep bu dengeyi korumaya çalıştım. Çünkü çevirmenin başarısı, kendisini görünmez kılarak yazarın sesini başka bir dilde yaşatabilmesinde yatar.
“Çerkesçe ile ifade edemeyeceğiniz hiçbir duygu yoktur”
-Çeviri dışında kendinizin özgün bir eser yaratma, yazma olasılığı var mı?
-Açıkçası kendimi bir yazar olarak görmüyorum. Benim asıl amacım, çok değerli bulduğum Çerkesçe eserleri Türkçe okurlarla buluşturabilmek ve bu eserlerin taşıdığı kültürel birikimi aktarabilmek oldu. Bu nedenle kendimi daha çok bir çevirmen olarak tanımlamayı tercih ediyorum.
-Eklemek istediğiniz bir konu, toplumumuza vereceğiniz bir mesajınız var mı?
-Bana göre Çerkesçe, anlatım gücü bakımından son derece zengin ve etkileyici bir dildir. Hatta birçok yönüyle Türkçeden daha güçlü bir ifade kapasitesine sahip olduğunu düşünüyorum. Utıj Boris’in söylediği gibi; “Çerkesçe ile ifade edemeyeceğiniz hiçbir duygu yoktur”… Yeter ki bu dili hakkını vererek kullanabilelim.
“Yalnız Turna” üzerinde çalışırken, Çerkesçenin ne kadar derin, estetik ve güçlü bir dil olduğunu bir kez daha görmüş oldum. Çeviri süreci bana aynı zamanda şunu da gösterdi: Biz diasporada, Çerkesçenin belki ancak yüzde 50’sini kullanabiliyoruz. Dilimizin sahip olduğu büyük zenginliğin önemli bir kısmı zamanla günlük hayatımızın dışında kalmış durumda.
Keşke Çerkesçe okuyup yazabilen soydaşlarımızın sayısı çok daha fazla olsa da “Yalnız Turna” gibi değerli eserleri doğrudan kendi anadillerinde okuyabilseler. Çünkü bir eser, en güçlü etkisini kendi dilinde bırakıyor.
Bugün Türkiye’de, Çerkesçeyi konuşabildiği halde okuma-yazma bilmeyen yüz binlerce soydaşımızın olduğunu düşünüyorum. Oysa biraz emek ve istekle Çerkesçe okuma-yazma öğrenmek mümkündür. Bu konuda gösterilecek küçük çabaların bile çok önemli sonuçlar doğuracağına inanıyorum. Çünkü bir dilin yaşaması, yalnızca konuşulmasıyla değil; yazılması, okunması ve yeni kuşaklara aktarılmasıyla mümkündür.
Bu nedenle özellikle gençlerimizin anadillerine sahip çıkmalarını, Çerkesçe okumaya ve yazmaya yönelmelerini çok önemsiyorum. Böylece hem bugün yeterince gelişmemiş olan yazılı edebiyatımızın güçlenmesine katkı sağlanabilir hem de yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan dilimizin yaşatılması adına önemli bir adım atılmış olur.







