Kadınlar Vardır, Kadınlar Her yerde!

0
9

Kadınların hak ve eşitlik mücadelesinin simgesi olan Dünya Kadınlar Günü kutlanırken, hâlâ kadınlar ölümcül şiddetin nesnesi olmamak, eşit işe eşit ücret alabilmek, sosyal, siyasal, hukuksal alanda eşit ve özgür olabilmek için mücadele ediyor. 

Amerika’nın New York kentinde, 1957 yılında tekstil işçisi kadınların tarihe geçen hak kavgasıyla bütün dünyada kabul edilen 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, kadın mücadele tarihindeki elbette ilk mücadele değildi. 

Hayatın hemen her alanında kadın mücadelesinin örnekleri, tarihi yazan erkeklerce gözden kaçırılmaya ya da görmezden gelinmeye çalışılsa da, bugünkü kazanımları, ağır bedeller ödenerek verilmiş mücadelenin üzerinde yükseldi.   

Dünya Emekçi Kadınlar Günü, bu mücadelenin beraberinde getirdiği bilinç yükselmesi nedeniyle de daha sonra Dünya Kadınlar Günü olarak anılmaya başlandı. Bu değişimin altındaki imza ise çok daha eski bir tarihte, 1910 yılında Alman Sosyalist Clara Zetkin’e aitti. Zetkin, Sosyalist Enternasyoneli’nde Dünya Kadınlar Günü olmasını önermiş ve kabul edilmişti. Bu tanım, kadının hak mücadelesinin yalnız iş yaşamını değil, eviçi emek dahil bütün alanları kapsadığı, kadınların çalışan-çalışmayan yapay ayrımını engellediği gerekçeleriyle kabul gördü.  

Kadınlar bugün, yasal ya da sosyal anlamda pek çok hakka kavuşmuş olsa da hâlâ fırsat eşitliği için, eğitim hakkı için, eşit işe eşit ücret için, şiddetin nesnesi olmaktan kurtulmak için, eviçi emeğin tanınması için, siyasal sistemde vitrin değil belirleyici unsur olabilmek için mücadeleyi sürdürürken, ağır bedeller ödemeye de devam ediyor. İşte Türkiye’den ve Dünya’dan, her biri bir başka alanda kadın mücadele tarihine geçen kadınlar:  

Anna Politkovskaya

Politkovskaya, 1958 yılında Ukraynalı anne babasının Birleşmiş Milletler’de (BM) diplomat olarak görev yaptığı ABD’nin New York kentinde dünyaya geldi. Moskova Devlet Üniversitesi’nde gazetecilik eğitimi almıştı. Gazeteci ve insan hakları eleştirileri nedeniyle Rusya ve Çeçen yetkililerinin yıldırma ve taciz girişimleriyle karşı karşıya kalan Politkovskaya, Haziran 2004’te, Çeçenya’da şu anki Başkan Ramzan Kadirov’un Tsenteroi’deki evinde, birkaç saat süreyle alıkonulmuştu. Gazeteci o gün için, sözlü tacize uğradığını ve tehdit edildiğini söyleyecekti.

Putin‘in Çeçenler’e karşı yürüttüğü savaşa karşı olması ve bu savaşı Kirli Savaş olarak nitelendirmesi ve aynı adlı bir kitap yayımlaması ile gündeme geldi. Bu görüşleri yüzünden sık sık eleştirilere uğramış, Beslan okul baskınına giderken uçakta zehirlenmiş, birkaç defa öldürülmek istenmiş ve 7 Ekim 2006’da dairesinin bulunduğu binanın asansöründe ölü bulunmuştur.

Beslan Anneleri

Kuzey Osetya’nın Beslan kasabasındaki bir okulda 2004’te yaşanan ve yarısına yakını çocuk 331 kişinin öldüğü olayda, çocuklarını yitiren anneler tarafından kurulan fakat mahkeme kararıyla kapatılan sivil toplum örgütü Beslan Anneleri’nin yerine örgütlenen Beslan’ın Sesi Komitesi’nin de faaliyetine son verildi. Ölümlerin çoğundan devleti sorumlu tutan örgüt, katliamın suçlularının ortaya çıkarılması için adil ve tarafsız bir soruşturma yürütülmesini talep ediyordu. Örgüt üyeleri, kararı protesto için açlık grevi yaptı.

Clara Zetkin

Kadının özgürlük ve eşitlik mücadelesinin önemli isimlerinden Clara Zetkin bir köy öğretmenin kızıydı. Babasının kütüphanesinde bulduğu Papa’ya karşı ayaklananların, inançları uğruna ölen kadın ve erkeklerin hikayesini anlatan bir kitap onu çok etkiledi. Babası gibi öğretmen olmak istiyordu ama o zamanlar Almanya’da kızların yüksek öğrenim görmesi mümkün değildi. Çünkü, devletin zihniyeti kadının zihinsel yeteneklerinin yeterli olmadığı yönündeydi. Ve Clara için ilk mücadele alanı bu oldu. Yüksek öğrenim göremeyince, özel bir öğretmenlik kursunda yer buldu.

Halka açık bir toplantıda söz sırası kendisine geldiğinde, ürkerek konuşamayacağını ifade eden Zetkin, 1889’da Paris’te yapılan 2. Enternasyonal’in kuruluş kongresinde ise kendinden emin, cesur ve akıcı bir dille konuşma yaparak, işçi ve emekçi kadınların davasına sözcülük yaptı. “Kadın işçiler, kadının özgürlüğünün ayrı değil, büyük sosyal sorunun bir parçası olduğundan tamamen emindirler.”

Paris’teki bu konuşma, yalnızca Clara Zetkin’in ilk konuşması değil; bu konuşma, uluslar arası bir topluluk önünde kadının eşitlik ve özgürlük mücadelesi için savaş veren bir kadının tarihteki ilk konuşması da oldu. Clara Zetkin’in büyük bir inanç ve tutkuyla dile getirdiği sorunlar ve bu sorunlar karşısında talep edilenler büyük yankı yarattı.

Clara Zetkin kadın ve çocuk sorunlarıyla ilgilendi. Kadın problemlerini dinledi, işçi kadınların yaşam koşullarını yakından izledi.

20 Temmuz 1923 de 76 yaşında ama genç bir savaşçı olarak öldü.
Emine Arslan

Bir yıla yakındır fabrika önünde direniş yapan DESA işçisi Emine Arslan, 4 çocuk annesi. Tek kişilik grevini büyük bir kararlılıkla sürdüren Arslan, hava koşullarına, ekonomik sıkıntılara, patron baskısına, polis baskısına boyun eğmeden sürdürdüğü grev ile kadın tarihine şimdiden adını yazdırdı.
Hayriye Melek Hunç

Kuzey Kafkasya göçmenlerinin kültürel yaşamında rol oynamış ,aydın bir Çerkes kadınıdır. Büyük Çerkes sürgününde Kafkasya’nın Soçi yöresinden Anadolu’ya sürülen bir Vubıh ailenin kızıdır. 1896 yılında Manyas’ın Hacı Osman köyünde doğdu. Genç yaşında İstanbul’daki Kafkas göçmen örgütlerinin kültürel/sosyal yaşamalarına aktif olarak katıldı. Babası Kasbolet Bey, 1877-78 Osmanlı Rus savaşına Çerkes gönüllü birlikleri içinde katılmış ve Balkanlar’da Ruslar’a karşı savaşmıştı.

Meşrutiyetin ilanından sonra kadınlara yönelik olarak yayınlanan “Mehâsin”, “Musavver Kadın” ve “Türk Yurdu” dergileri başta olmak üzere çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları ve şiirleri yayınlandı. “Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti”nin organı olarak İstanbul’da Türkçe-Adigece yayınlanan “Guaze” (Rehber) gazetesinde yazılar yazdı. Kafkas sürgünlerinin tarihinde özel bir yeri olan “Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti”nin (İstanbul, 1918-1922) kurucuları arasında bulunarak bu derneğin başkanlığını yaptı. Dernek organı olarak Türkçe-Adigece yayınlanan “Diyane” (Annemiz) (1920) adlı derginin de başyazarıydı.

Leyla Halit

Dünyanın ilk kadın hava korsanı olarak tarihe geçen Leyla Halit, 15 yaşındayken babasını İsrail’e karşı savaşırken kaybetti. 1969’da TWA’ya ait bir uçağı Suriye’ye kaçırdığında 25 yaşındaydı. Elinde silahı, boynunda poşusu ve kapkara gözleriyle Halit, tüm dünyanın dikkatini Filistin’e çekmeye başardı. Şu konuşması bütün ezilen halkların da duygularının ifadesiydi aslında:

 “Ezilenler her zaman hak sahibidir. Haksızlığı yaratan şeyleri ortadan kaldırmak için mücadele etmeliyiz. Bunun için bizim İsrail’in tanklarını çiçeklerle karşılamamızı beklemeyin. Siyonist amaçlarla hareket edenlerle asla barış yapamayız. İsrail bugün tek amaçla hareket ediyor. Bu amaç sadece Filistin’i yok etmek üzerine kuruludur. Onlara sadece şunu söylüyorum. Filistin’i yok etmek için çiçekleri koparabilirsiniz, ama baharın gelişini engelleyemezsiniz.”

Pippa Bacca

Barış için 8 Mart 2008 günü Milano’dan yola çıktı, pek çok ülkeden geçti ama ne yazık ki  31 Mart günü Türkiye’de, Gebze’de tecavüz edildikten sonra öldürüldü. Pippa dünyanın her yerinin güvenli olduğunu anlatmak istedi ama Pippa’nın yaşadıkları, dünyanın kadınlar için güvenilir olmadığını bir kez daha kanıtlandı.

Rachel Corrie

İnsanlık suskunken, toplum vicdanının sesi olan Amerikalı bir kız… Öyle yürekli ki; mazlum ve onurlu Filistinlilerin evlerini yıkmak isteyen dev askeri buldozerin karşısına dikilecek kadar…

16 Mart 2003’te 23 yaşındaki Amerikalı, İnsan Hakları aktivisti Rachel Corrie, İsrail ordusunun Filistin Gazze Şeridi’nde bir doktorun evini ve ailesini yok etmesini engellemeye çalışırken, bir askeri buldozer tarafından ezilerek yaşamını yitirdi.

Rosa Lüksemburg

5 Mart 1871’de Polonya’da doğan Lüksemburg sosyal politika eğitimi aldıktan sonra tüm enerjisini bu alanda kullandı. Yahudi bir ailenin çocuğuydu. Genç yaşta radikalleşti ve 16 yaşında ‘Proleterya’ adında devrimci bir grupta politik mücadeleye atıldı. Devrimci faaliyetlerinden dolayı 1889’da Polonya’dan sürüldü.

İşçi sınıfı mücadele tarihinde Marks, Engels, Lenin, Troçki ile birlikte devrimci marksist önderler arasında yerini alan Rosa Lüksemburg, 15 Ocak 1919’da Alman Devrimi’nin başlamasından iki ay sonra öldürüldü. Henüz 48 yaşında olmasında rağmen geriye zengin bir teori ve mücadele geleneği bıraktı.

Rosa Lüksemburg, bugün tüm dünyanın özgürlüğü için savaşmış ve yaşamını özgürlüğe adamış bir insan olarak hatırlanır. Çünkü onun yarattığı mücadele birkaç kişiyle başlamış, tüm dünyayı içine almıştır.

Cumartesi Anneleri

Arjantin’de cunta yönetimi tarafından kaybedilen muhalifler için her hafta perşembe günü Plaza del Mayo’da toplanan ‘büyükanneler’ grubunun yaptığı eylemden yola çakarak başlamış, Türkiye’de gözaltında kaybedilenlerin ailelerinin başlattığı bir eylem. Her cumartesi Galatasaray Lisesi önünde saat 12.00’de oturma eylemi yapan anneler, sık sık polis şiddeti ile karşılaştı. Bir hafta, Arjantin’den Plazo del Mayo büyükannelerini temsilen iki kadın destek ziyaretinde bulundu. Bir süre ara verilen oturma eylemi, geçtiğimiz günlerde yeniden başlatıldı.

Güldünya, Kadriye, Fadime

Akrabası tarafından tecavüze uğradığı için ağabeyi tarafından satırla katledilen Diyarbakırlı Kadriye Demirel…

İsveç’te “namusunu temizleme” adına babası tarafından öldürülen 26 yaşındaki Fadime Şahindal…

Tecavüz sonucu hamile kalan ve çocuğu olan 22 yaşındaki Güldünya Tören… İstanbul’a kaçmakla da canını kurtaramadı. Ağabeyi onu önce sokak ortasında kurşunladı, ölmediğini anlayınca kaldırıldığı hastanade kurşun yağmuruna tuttu.

Yani kendi aileleri tarafından, ağabeyleri, babaları tarafından katledilen üç kadın! Başlık parası, berdel, kumalık kurumu, namus cinayetleri… Kadınları köleleştiren, onlara her gün eziyet ve işkenceyi hak gören, boyun eğmedikleri ve hele de başkaldırmaya yüz tuttuklarında hiç acımasızca onları katleden erkek egemen-feodal töreler!

 
2.yazı
Üst başlık:

Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği (KADER) Genel Başkanı Hülya Gülbahar ile BİA’dan Emine Özcan görüştü

Ana başlık:

8 Mart 2009: Umutlar, Kimbilir Kaçıncı Bahara?

Geçtiğimiz 8 Mart’tan bu güne “Kriz, yoksulluk ve işsizlik, şiddet sarmalında kadınların yaşam koşulları daha da kötüleşti” diyen KADER başkanı Gülbahar’a göre direnişler önemliydi.

KSGM (Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü)’nin şiddet raporu, 29 Mart yerel seçimleri, TBMM eşitlik komisyonu öne çıktı. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü öncesi Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği (KADER) Genel Başkanı Hülya Gülbahar’a son bir yılda kadınlar adına kazanım ya da gerileme anlamına gelen gelişmeleri konuştuk.

Gülbahar’a göre hem sıcak hem de göze çarpan ve aynı zamanda 8 Mart’ın gündeminde olan başlıca konular içinde 29 Mart yerel seçimleri, TBMM Eşitlik Komisyonunun kuruluşu ve KSGM’nin yayınladığı 2008 yılı kadına yönelik şiddet araştırması var.

Kriz, yoksulluk, işsizlik, şiddet…

Bunların dışında kriz kadınların hayatını birebir etkileyen diğer gelişme:

 “Ekonomik kriz, artan yoksulluk ve işsizlik sarmalında geçen bir yıl, genel anlamda kadınların yaşam koşullarının daha da kötüleştiği bir yıl oldu. Ev dışında çalışan kadınların önemli bir bölümü kayıt dışı olduğu ve iş yaşamıyla ilgili kurumların kendilerinde çalışan kadınların kriz nedeniyle işten çıkarılmaları ile ilgili istatistikleri tam olarak bilemiyoruz… Yaşama ve çalışma koşulları ne denli zorlayıcı, işsizlik tehdidi ne denli ürkütücü olursa olsun, yıl içinde DESA, Sabah-ATV, Cerrahpaşa ve Çapa’da sendikasızlaştırılmaya ve işten çıkarılmaya direnen kadınların mücadelesi yılın önemli direniş örneklerinden oldu.”

Gülbahar, kadına yönelik şiddete de değiniyor:

 “Geçen yılki 8 Mart’ta, barış için İtalya’dan yola çıkan Pippa Bacca’nın tecavüz edilerek öldürülmesi ile davanın devam ettiği yıl boyunca kadına karşı şiddet ve kadın cinayetleri artarak sürdü.”

Gülbahar kadın örgütlerinin ve kadınların, gerek Pippa Bacca, gerek İstanbul’da eşi tarafından 12 kurşunla öldürülen doktor Ayşe Yılbaş ve Türkiye’nin çeşitli kentlerindeki kadın cinayetleri ile ilgili davalara müdahil olma taleplerinin bu yıl da reddedildiğini belirtiyor.

 “Kadın hareketinin, kadın cinayetleri dahil, kadına karşı şiddet konusundaki yasaların etkili uygulanması, haksız tahrik indiriminin kadınlar aleyhine uygulanmasından vazgeçilmesi, sığınakların ve kadın danışma merkezlerinin çoğaltılması gibi talepleri sessizlikle geçiştirildi.”

Gülbahar’a göre “siyasilerce son dakika oyunuyla çıkartılan bir yürürlük maddesi sayesinde” yılın bir başka önemli gelişmesi şöyle:

 “17 milyon evli kadının 2002’den önceki ev içi emeklerine el koyan yasayı 4’e karşı 6 oyla, sadece iki oy farkıyla onaylayan Anayasa Mahkemesi kararı.”

 “Ekonomik, fiziksel ve cinsel şiddet, dozunu ve yaygınlığını artırarak sürdürürken, kadınların taleplerine kulaklar tıkanırken; erkek tecavüzcüleri korumak/kurtarmak için TCK’yı değiştirerek, cinsel ilişkiye rıza yaşını indirmek, tecavüzcülerle evlenme maddesini geri getirmek için yapılan girişimler iktidar, muhalefet ve yargı tarafından gerekli tepkiyi görmedi” diyen Gülbahar ekliyor:

 “Yargı ve adli tıp kurumu raporuyla, çocuk tecavüzünden yargılanan Hüseyin Üzmez apar topar tahliye edildi. Kara mizah klasiği olmak üzere tarihe kaydı düşülecek bir aymazlıkla, bunu protesto eden kadınlar gözaltına alındı.”

Kadına yönelik şiddet konusunda devletin ilk kapsamlı araştırması

Gülbahar, KSGM raporu sonuçlarının altını çiziyor:

 “Şubat 2009’da açıklanan rapor, 10 kadından 4’nün eski eşi veya birlikte olduğu erkeklerden fiziksel ve cinsel şiddet gördüğünü (Türkiye genelinde oranı yüzde 41); neredeyse 2 kadından birinin duygusal şiddet/istismara maruz kaldığını kabul ediyor. Her 10 kadından birinin, gebeliği süresince dayağa maruz kaldığını kabul ediyor.”

 “Bu rakamların bile şiddete dair gerçek oranları yansıtmadığı açık: Çünkü rapora göre, şiddet yaşayan kadınların neredeyse yarısı, görüşme yapılmadan önce hiç kimseye yaşadıklarını anlatmamış….”

Şiddete maruz kalan kadınlar başvuruda bulunmamış

KSGM raporunun Gülbahar’a göre en çarpıcı yanıysa eski eşi veya birlikte olduğu erkeklerden fiziksel ve cinsel şiddet gördüğünü açıklamış olan kadınların yüzde 92’sinin hiçbir yere başvuruda bulunmamış olduğunu ortaya çıkarması…

 “Kadınların emniyete, jandarmaya, hastanelere, yargıya, bir bütün olarak devlete güvensizliğini, umutsuzluğunu, çaresizliğini bu kadar iyi anlatan bir gösterge daha olamaz herhalde!.. Aile içi şiddete karşı yasasını 1998 yılında çıkarmış, her belediyeye sığınak açma görevini veren yasayı 2004’te çıkarmış, 2005’te aile içi sistematik şiddeti ‘işkence’ olarak tanımlayıp ağır yaptırımlar getirmiş bir ülkede bu bir skandaldır. Kadınlar açısından, bir hukuk devletinde değil, bir zorbalık iktidarında yaşadıklarının açık bir kanıtıdır.”

Şiddete dair fotoğraf bu kadar ürpertici iken, Mor Çatı’nın işlettiği sığınağa Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından verilen desteğin kesilmesini Gülbahar “sözün bittiği yer” diye yorumluyor.

Eşitlik Komisyonu

Eşitlik Komisyonu sadece son bir yıldır değil 10 yılı aşkın süredir Türkiye kadın hareketinin gündemindeydi. Ancak geçtiğimiz aylarda Meclis’te tüm partilerin kararlılıkla savunarak ve ağız birliği ederek Anayasa Komisyonundan Kadın Erkek Eşitliği Komisyonu olarak geçmesi kadınların “dönüm noktası” diyebilecek kadar sevindikleri bir gelişme oldu olmasına da…

Partiler arası bu uzlaşmaya rağmen 10 Şubat’ta AKP Uşak Milletvekili Mustafa Çetinve Sakarya Milletvekili Ayhan Sefer Üstün’ün itirazları nedeniyle komisyonun adı Gülbahar’ın nitelemesiyle “emrivaki yapılarak” “Fırsat Eşitliği” komisyonu oldu.

Gülbahar son durumu şöyle özetliyor:

 “Kadın hareketi olarak 12 yıldır bu komisyonun kurulması için çaba harcıyorduk. 22 Temmuz genel seçimlerinde TBMM’deki kadın milletvekili sayısı 50’ye çıktığı anda, ilk iş olarak bu komisyonun kurulması konusunu ele aldık. Özellikle KADER olarak, seçimlerin hemen ertesinde, önce tüm partilerden kadın milletvekillerinin katıldığı bir toplantı düzenledik. Ardından değişik parti gruplarından kadın milletvekilleriyle çeşitli toplantılar yaptık. Meclis Başkanı, İnsan Hakları ile Anayasa Komisyonu başkanları ve kimi partilerin grup başkanvekilleriyle toplantılar yaptık. Tüm çabamız, komisyonun ülkemizdeki kadın-erkek eşitliği ile ilgili sorunlar konusunda sonuç alıcı çalışmalar yürütebilecek etkili ve herhangi bir komisyonun altında bir ‘alt komisyon’ yapılarak baştan savılmayacak bir komisyonun kurulması idi.

 “Bir diğer önceliğimiz ise, meclisteki tüm kadın milletvekillerinin ortak emeği ile, hepimizin içine sinen bir komisyon olması idi. Nitekim bu büyük oranda başarıldı. Anayasa komisyonundaki görüşmelerde CHP, DTP, AKP ve DSP’li vekillerin verdiği tüm teklifler birleştirilerek, tüm partilerden kadınların çabasıyla ortak ve işlevli bir komisyon kurulması kararı oybirliği ile çıktı. ‘Kadın-Erkek Eşitliği Komisyonu’ adıyla kurulan bu komisyon, meclisteki birçok komisyondan farklı olarak hem yasal mevzuatı inceleyecek, hem de hak ihlalleri konusundaki başvuruları inceleme yetkisi olacaktı. Bu ittifak son anda isim nedeniyle bozuldu.

 “Bir kez daha gördük ki, AKP içinde ‘eşitlik’ kavramına ciddi bir alerjisi olan geniş bir erkekler topluluğu var ve bunlar AKP grubunun çoğunluğunu oluşturuyorlar… AKP’li kadın milletvekillerinin çoğu, bu örnek ittifakın bozulmasından rahatsız oldu. Ama birlikte direnemediler… İmzacı kadınlardan biri, imzasını geri almak için uğraştı, ama yeterince direnemedi. Aksi takdirde, siyasi hayatı bitebilir, ya da en azından yön değiştirebilirdi.”

Gülbahar’a göre bu deneyim, meclise girdikleri günden beri son derece aktif çalışmalar yürüten DTP’li kadın milletvekillerinin örnek çalışmalarının sırrını da açığa çıkarıyor: Hemen hepsinin kadın hareketinin içinden gelmeleri ya da en azından kadın hareketinin talepleriyle uyumlu bir duruş sergilemelerinin yanında; DTP’de uygulanan kota sayesinde, parti grubunda kadınların sözünü dinletebilecek bir ağırlığa sahip olmaları… 

2009 yerel seçimleri ve kaçırılan bir beş yıl daha…

Gülbahar’a soruyoruz: 

“Yerel yönetimlerde temsil konusunda, dünyada sondan 6. sıradayız. Avrupa Konseyi, birkaç gün önce, Türkiye’nin hem TBMM’de temsil oranı, hem yerel yönetimler açısından, Avrupa’da sondan dördüncü olduğunu açıkladı. 29 Mart sonrasında ise, bence sonuncu olacağız. ‘Partiler çok az kadın aday çıkardı. Diğer yandan aday gösterdikleri kadınların seçilme olasılığı zayıf’ diyorsunuz. KADER’in aylar önce yaptığı çağrıyı, kadınların taleplerini partiler görmezden geldi… siyasette erkek egemenliğini kırmanın yolu nereden geçecek sizce?”

Gülbahar cevap veriyor:

“Önce şu anki tabloyu hatırlayalım: Artık herkesin bildiği gibi, Türkiye’deki 3225 belediye başkanından sadece 18’i kadın. Sıfırla ifade ediliyor oran:  % 0,56. Türkiye’nin 81 ilinde bir tek kadın vali yok. Kadın kaymakam oranı yüzde 1, 55. Atamayla ya da seçimle gelinsin hiçbir biçimde kadınların yönetici olmasına izin verilmiyor ve Edirne’den Kars’a, Türkiye’yi erkekler yönetiyor…

 “8 Mart için KADER’in 2009 yerel seçimleri için açıkladığı kadın karnesindeki, belediye başkanlıklarına aday gösterilen kadınlarla ilgili tabloya bakalım. 29 Mart yerel seçimlerinin sonuçları kadınlar açısından şimdiden belli oldu ki, yüzde bir-ikilik oranı geçemeyeceğiz.”

 “Kadınlar aday olmak istemedi diyorlar?” diye soruyoruz.

 “Türkiye’de kadın öğretim üyeleri, avukatlar arasında kadın oranları yüzde otuzların çok üzerinde… Kadınlar isteksiz diyenler dönüp kendi partilerini sorgulamalı. Birçok parti binasında kadınlar tuvaletinin olmadığı bir ülkede, sorun partimizde değil, kadınların isteksizliğinde demek çok büyük haksızlık.…

 “Kadınlar vali, kaymakam, okul müdürü, rektör, TRT Genel Müdürü vs. olmak konusunda da mı isteksiz? Seçimle gelinen koltuklarda kadın yokluğundan, kadınları sorumlu tutmaya çalışanların, atamayla gelinen koltuklara neden atanmadıkları sorusunun yanıtını bir an önce bulmalarını diliyoruz.”

Eşit temsili sağlamak için yasal düzenleme şart

 “BM’nin yaptığı araştırmalara göre, bir topluluk içinde herhangi bir kesimin (erkekler içinde kadınların, yaşlılar içinde gençlerin vb.) görünür olabilmesi, sesini duyurabilmesi için “kritik eşik” olarak belirlediği 1/3 oranında, yani yüzde 33 oranında yer alması gerekiyor… AB Konseyi, karar mekanizmalarında hiçbir cinsiyetin % 40’tan az olmaması kuralını savunuyor” diyen Gülbahar devam ediyor.

 “… Herkesin şu gerçeği kabul etmesi gerekir ki, eşit temsili sağlamak ya da buna yaklaşmak kesinlikle kendiliğinden olmuyor. Bu 8 Mart’ta içinde bulunduğumuz yerel seçim ortamı da açıkça göstermektedir ki, kadınların temsildeki sıfır ile % 2-3’ler arasında değişen oranı, göstermelik demeçlerle geçiştirilemeyecek kadar vahim bir tabloyu önümüze koyuyor. Bu sorun, ‘kadınlar aday olmuyor’ diyerek sorumluluk yine kadınların üstüne yıkılmaya çalışılarak ya da ‘yasa değişikliği gerekmez, zihniyet değişikliği çözecektir’ diyerek 100-150 yıl gibi bilinmez tarihlere erteleyerek çözülmez.” 

Gülbahar “Eşit temsilin sağlanması için dünyada önemli adımlar atan 118 ülkede olduğu gibi, eşitliği sağlayıncaya kadar ‘pozitif ayrımcılık’, ‘kota’, ‘parite sistemi’ gibi acil özel önlem politikaları her alanda yasal zorunluluk haline getirilmelidir. Anayasada, siyasi partiler ve seçim kanunlarında derhal değişiklikler yapılarak eşit temsilin sağlanması yasal ve anayasal zorunluluk haline getirilmelidir” diyor.

Geleneksel siyaset yapısının değişmesi gerek

 “Kadınların eşit temsilinin sağlanabilmesi için, yasal düzenlemelerin yanında, parayla ve para için yapılan siyaset tarzının, anti-demokratik yasalar ve uygulamalar ile belirlenen hiyerarşik/ataerkil siyaset yapısının da değişmesi gerek. Ayrı zamanda, tek başına kadınların üzerlerine yıkılan aile içi iş yükünün paylaşılması, kadın işsizliğine bir çözüm bulunması da zorunlu…” 

(BİA / Emine Özcan)

İnci Hekimoğlu – Can Uçak – Fatma Çetinkaya

Sayı : 2009 03

Yayınlanma Tarihi: 2009-03-01 00:00:00