Anadil

0
384

Acıyı derinlemesine yaşamayan, mutluluğun anlamını bilemez. Susamayan, suyun ne kadar tatlı olduğunu anlamaz. Böyle bir şeydir anadil. Birlikte doğduğu dili, kanında, canında hissetmeyen, onu özlemle kucaklamayan o dilin ne kadar kutsal olduğunu kavrayamaz. Neden dersen; insan hergün konuşurken alışıyor ve önemsememeye başlıyor. Başka türlü söylersen, ar tık fark etmez oluyor. Oysa o şansa sahip olmayan o şansı kaybeden, o şans elinden alınan o kadar çok insan var ki. Anadilini terk eden onu beğenmeyen! Anadilini kullanmayanların ders alacağını umduğumuz bir öykü anlatacağız şimdi. Onu bize Türkiye’de yaşayan Thazepl Fevzi anlattı. Fevzi iki ay önce Türkiye’den geldi ve akrabalarını buldu. Bu Fevzi’nin tanık olduğu gerçek bir olaydır:

Üçüncü sınıfı bitirip tatil olduğumuzda babam “boş oturmaktan iyidir” diyer ek tanıdık iki Türk tüccarın yanına verdi beni. Köy köy gezerek bir takım kadın eşyaları satıyorduk. Bitince geri dönüyor, yenilerini alıyorduk. Öyle böyle gezerken hiçbir zaman aklımdan çıkmayacak bir şey yaşadım. Nisan ayının on beşiydi. Her tarafı yemyeşil güzel bir köye geldik. Köyün girişinde durduk. Türk arkadaşlarım arabayı kenara çektiler, beni de yiyecek, içecek, tütün satın almak için köye gönder diler. Yol boyunca yürürken iki üç erkek çocuğuna rastladım. Onlara köyün bakkalının nerede olduğunu sor dum. Onlar da bakkalı göster diler. Bakkala girdim. Türkiye’de alışılagelmiş olduğu üzer e bakkalın erkek olduğunu düşünüyordum. Fakat bakkalda seksen yaşlarında yaşlı bir nine dur uyordu. “Hoş geldin, ne istiyorsun?” diye sordu. Tam ben istediklerimi söyleyecektim ki iki üç çocuk içeri daldı ve masanın üstündeki radyoyu sonuna kadar açtılar. Yaşlı kadın “Allah belanızı versin, sizi bir türlü adam edemedim.” diye Adıgece bağırdı. Türk çocuklar söylediklerini anlamasa da, yaşlı kadın Adıgece bağırınca geldiğimiz köyün Adıge köyü olduğunu düşünüp biraz şaşırdım. “Nine sen de mi Adıgesin?”diye sorunca yaşlı kadın benden daha fazla şaşırdı ve afalladı. Eli kolu titredi. Donup kaldı. Dili tutulmuş gibiydi. Bir şeyler söylemeye çalışıyordu ama sadece eli kolu oynuyor du. Bana doğru yürüyecek gibi oldu ama yerinde donup kaldı yürüyemedi. Öyle olunca “Acaba söylememem ger eken bir şey mi söyledim?” diye kendi kendime sor dum. Sonra yaşlı kadın

“Ey oğul Adıgece bir ker e daha konuş da duyayım. Rüyada mıyım, değil miyim bir anlayayım.” dedi. Kadının halini görünce “Ey nine! Neden bu kadar şaşırdın ben de Adıgeyim.” dedim. Nine ağlayarak beni yanına çekti. Var gücüyle bağrına bastırdı. Uzun zamandır görmediği ve yolunu gözlediği çocuğunu gör müş gibiydi. Saçlarımı okşuyor, beni öpüyor, ağlıyordu. Ağlaması ve söylediği sözler hiçbir zaman aklımdan çıkmadı. “Bu günleri Allah bana gösterdi. Ben hiçbir sabah kalkmadım, hiçbir gece de yatmadım. Gençse de, yaşlıysa da, kadınsa da, erkekse de, bir Adıgeyi bir daha gör meden canımı alma deyip yalvarır dım. Şimdi canımı seve seve veririm. Çünkü kendi dilimde konuşan bir delikanlıyı Allah bana gösterdi. Ninenin ağlaması biraz kesilince ona sor dum. “Nine, bu kadar büyük bir özlemle Adıgeceyi beklemene sebep olan şey nedir?” diye. “Ey oğul! Ben doğarken annem öldü, iki yaşında da babamı kaybettim. Beni dayımlar büyüttü. On altı yaşlarındayken at satın almak için köye bir grup Türk geldi. Atları satın alıp tam gidecekleri sırada su istediler ve bir tas su vermek için yanlarına geldim. Suyu uzattığım adam beni kaptığı gibi atının arkasına attı ve kaçırdı. Kaçırdıktan sonra içlerinden biriyle evlendirdiler beni. O sebeple ben bu köye gelmiş oldum. Burası Türk köyü ve hiçbir zaman burada Adıge yaşamadı. Adıgece konuşan da hiç uğramadı. Öyle ki benim yaşım şu an seksene yaklaştı ve ben kaçırıldığım günden beri hiç Adıgece duymadım. Bugün senin bana yaşattığın şeyin büyüklüğünü ne kadar anlatsam da anlamana yetmeyecek.” Öyle diyerek nine tekrar ağlamaya başladı. Nine ağladıkça ben de ağlıyordum. O kadar duygulanmıştım ki bir şeyler söylemeye çalışıyordum ama nefes alamıyordum. Neden sonra nine sustu ve gelinlerine haber saldı “Çabuk sofra hazırlayın, çok değerli bir misafirimiz geldi.” diye.

“Siz benimle alay eder diniz anadilim, geleneğim göreneğim yok sanıp. Benim de dilim var, geleneğim var, soyum sopum var. Benim size duyuramadığım dilimi, konuşan biri geldi bugün bize. Var gücünüzle dinleyin. Benim dilim sizin dilinizden iyi değilse kötü de değil.” Ö yle dedi yaşlı kadın ve sofrayı nasıl hazırlayacaklarına dair gelinlerine bir takım komutlar verdi. Gelinler de tez canlı olmalılardı ki tez zamanda iyi bir sofra hazırlayıp beni iyi bir şekilde ağırladılar. O kadar uzun süre kendi soyundan kimseyi görmemiş, dilini konuşan kimseyi duymamış, dilini kullanmamış birinin dilini nasıl unutmadığını merak edip sor dum. Nine: “Dilimi unutmamak için hiçbir gün aksatmadan her gün aynanın karşısına geçerek kendi kendimle konuştum. Tekrar bir Adıgeyle karşılaşayım, tekrar Adıgece konuşayım diye her gün yalvardım. Evdeki eşyalarla Adıgece konuştum.”

Ayrılırken nine bana doyamadı! Sarıldı, öptü, okşadı. Ölünceye kadar o nineyi asla unutamam.

(Щ1ЭНГЪУАЗЭ Şenığoze Gazetesi, Vorezey Alfik’ın yazısı) Ekim 1990

Çeviri:Л1ЫГУАЩ1Э МУКАДДЕС (L’ığuaşe Mukaddes)

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz