Yağma Ülkenin Mimarı: İbretlik Bir İnşaat Serüveni

0
610

Yalnız aptalların ciddiye alındığı bir yüzyılda yaşıyoruz, bunu iyice biliyorum.
Öyleyse anlaşılamıyorum diye üzülmek niye?

Oscar Wilde

Belge Uluslararası Yayıncılık, İstanbul, 1 Mayıs 2013

Bu kitap 2006 yılından beri defalarca yazılıp bozuldu. Dili adam edilmeye çalışıldı. Ancak sonunda alınması gerekenlerin de alınması, gelecek kuşakların ibret alması için böyle bir yöntem izlemeye, elinizdeki şekliyle yayımlamaya karar verdim.

Kendi özyaşamöykümden yola çıkarak, 30 yıldır içinde bulunduğum inşaat sektörünün neredeyse yok sayılarak hiç söz konusu edilmemiş “insani içyüzünü” anlatmaya çabaladım.

Aslında anlattığım, yanlışlar ve sahteliklerle dolu iş yaşamının insan ve doğa üzerindeki lanetli etkileri… Doğa ve tarihin, en önemlisi insan olma halinin “gelişme” adı altında yok edilişinin öyküsünden bir kesit.

Keyfi gıcır, tuzu kuru bir insan, bir mimar olabilmek için uzun iş yaşamımda önüme gelen pek çok fırsatı düşünmeden başımdan savdım. Yanlışların, haksızların yanında yer almaktansa orta karar bir hayata razı oldum; pişman da değilim. 1960’ların Türkiye’sinde köyden kente göç eden yüz binlerce ailenin kent denen cangılda onurunu koruyarak ayakta kalabilme öykülerinden sadece birisi benimki. Üstelik kenti ve doğal yaşam alanlarını var ettiği söylenen mimarlık mesleğinin bir neferiyim, ancak pek de alışılmış biri değilim… Zaten kentlerimiz ve ülkemiz de sıradışı.

İhaleyi alan müteahhidin, yöneticinin komisyonunu hangi hesaba yatıracağını sorduğu; aynı pozisyon ve boyuttaki iki arsadan birinin diğerinden katbekat fazla alana yapı izni alabildiği; kendisini en iyi satanın idareci yapıldığı; herkesin herşeyi mimar ve mühendisten daha iyi bildiği; çözüm söz konusu olduğunda sorunların etrafında dönülerek, insan denen olgunun hep es geçildiği ülkemi; iyi bildiğim inşaatçı taifesini anlatıyorum genellikle. Ancak içinde askerlik gibi; aile, çocukluk ve ilk gençlik gibi kişiliğimde derin etkiler bırakan dönemleri de atlamıyorum.

Bu kitabı neden yazdım; ne istiyorum?

Kaldırıma çıkamadığı için belediyenin çöp kamyonu altında, sıradan bir çöp torbası gibi ezilen gencecik insanlara ve onların yakınlarına karşı özür, yanlışlarda sorumluluğu olanların yaptıklarını yanlarına kâr sayarak keyif çatmalarına bir itiraz; devletim, hükümetim diye kasılanlara bir uyarı; insanın doğayla barışık ve saygı çerçevesi içinde yaşaması için öncelikle kendisine saygısı olması gerektiğine ilişkin bir çığlık…

Kâr marjı yüksek yerleşimler ellerinden alınıyor diye önceleri porselen dişleriyle hep sırıtırken bu kez halkın karşısına ağlayarak çıkan belediye başkanlarına bir dur;

Başka ülkelerde yapılara mimarının adı verilirken, ülkemizde onların yerine parayı basanın her delikten sırıtarak kafasını uzatmasına; mimarın, mühendisin, alın teri ve kanını dahi döken işçinin adam yerine bile konulmadığı sektöre muhalif bir ses;

“Korku kültürü” içinde geçici istihdam sağlayan, çabucak zengin eden, kurbağa gibi şişinerek patlamaya hazır kifayetsizler yetiştiren, doğru söyleyenin dokuz köyden kovulduğu, zengin olmanın yaşamın temel amacı haline getirildiği şartlara karşı bir çığlık,

İnsanın “kaynak”, hastanın ve öğrencinin “müşteri” sayıldığı; her eylemin “katma değer” ile ölçülüp biçildiği; adaletsizliğe karşı çıkmanın “servet düşmanlığı” sayıldığı, personel yerine “insan kaynakları” denerek genellikle bazı notları ezberlemiş, sığ bilgisiyle rol kesen insanların diğerlerinin geleceklerine ilişkin ilk karar merkezinde yer edindiği anlayışa itiraz etmek ve dur demek; artık “kralın çıplak” olduğunu göstermenin zamanının gelip geçmekte olduğuna dair kanılarımı okurla paylaşmak ve yapmadan önce düşünmelerini istediğim için yazdım öncelikle…

Sadece önce düşünmelerini…

Belki yanlışlara karşı doğrunun egemenliği için eyleme geçmeye de sıra gelir…

“Narsist” idarecilerin hâkimiyetine son vermeli, “adil ve bilgili yöneticileri” öne çıkarmalıyız.

“Ben emir kuluyum” tümcesini silmeliyiz defterlerimizden. Meslek kuruluşları en öne meslekleri ve meslektaşlarının sorununu koyup toplum ve doğanın, tarih ve kültürün savunucuları olmalılar, kliklerinin ve dünya görüşlerinin değil…

Doğruyu söyleyenlerin dokuz köyden kovulduğu gerçeğini tepetaklak etmeli; yanlışı söyleyeni, yapanı, yaptıranı ve sessiz kalanı onuncu köyde bile barındırmamalıyız…

Yalçın Karadaş

([email protected])

 

Sayı : 2013 06