Charlie Hebdo. Katliamı Korku, Komplo ve Riya

0
91

Eylem Akdeniz

Charlie Hebdo katliamı, katledilenlerin acısı henüz hafiflememişken bir dizi tartışma başlığı üzerinde fırtınalar kopartılmasına vesile oldu. Söz konusu tartışmalardan ilki ifade özgürlüğü ve sansür başlıkları etrafında şekillendi. İfade özgürlüğü ve nefret söylemi arasındaki ilişki kimi zaman soyut bir düşünce özgürlüğü savunusu ekseninde, kimi zamansa sansürü ve oto-sansürü buyur eden bir çerçeve içerisinde ele alındı. Öncelikle vurgulamak gerekir ki “Hepimiz Charlie’yiz” pankartlarıyla alanları dolduranlar acıyı paylaşmanın, yasa ortak olmanın yanında korkuya karşı bir duruş da sergilemiş oldular. “Hepimiz Charlie’yiz” sloganı, mizah dergisiyle özdeşlik kurmanın ötesinde, sindirilmeye, susturulmaya boyun eğilmeyeceğine dair direniş ve dayanışma hattının somut ifadesi olageldi. Sloganın en yalın ifadesi belki de şöyle aktarılabilir: Korkuya pabuç bırakmayız; savunmasız bir avuç çizeri katletmek zor iş değil; kolaysa bizi katledin!

Mizah, Korku ve İfade Özgürlüğü

Peki Charlie Hebdo’yla dayanışmanın belki de en güzel aktarımı olabilecek bu slogan bir kimlik özdeşliğini de içermek durumunda mıdır? Daha yalın söyleyecek olursak, “Hepimiz Charlie’yiz” derken Charlie Hebdo’nun yayın politikasını tartışmasız kabul etmiş mi oluruz? Hayata dair yaygın kabulleri alt üst etmenin en etkili aracı olan mizah bazı durumlarda söz konusu kabulleri daha da yerleşik kılmaya hizmet edebileceğini de hatırlatmak gerekiyor. Yaşlı bir Yahudi’nin paragöz bir tefeci olarak resmedildiği karikatür hali hazırdaki önyargı ve klişeleri pekiştirmek dışında anlam ifade etmesi olası mıdır? Yakınını gözaltında yitirmiş bir annenin alaya alındığı bir karikatür bizleri öfkelendirmez mi? Örnekler çoğaltılabilir; lakin ‘örnek inşa etmenin’ kendisi bile bir biçimde önyargı ve klişelerin yeniden üretilmesi tehlikesini içerebileceğinden burada kesmek en doğrusu. İfade özgürlüğü ve nefret söylemi arasındaki ince çizginin sınırlarını keşfetmenin yolu belli ki ‘bağlam’dan geçiyor. Bu bağlamın çerçevesi de hali hazırdaki ezme/ezilme ve sömürü ilişkileri ile çiziliyor ve yeniden üretiliyor. Mizah üzerinden ilerleyecek olursak, aynı esprinin belli durumlarda eğlendirici, zihin açıcı, sorgulama davet eden bir nitelik taşırken, başka koşullarda incitici, ezici, köreltici olabileceğini vurgulamak gerekiyor. Siyahi bir Amerikalının yakın dostuna “zenci” diye seslenmesi belli bir hakaret, aşağılama ifadesiyle kendi kendine alay ederek bu aşağılamayı tersine çevirme çabası içerebilir. Maruz kalınan ırkçılığı şakayla savuşturma, dışa vurarak acıyı ortaklaştırma buradaki mizahın belki de temel yönlendiricisidir. Gelgelelim söz konusu sesleniş, Beyaz Amerikalı’dan geldiğinde bağlam farklılaşır ve ırkçılık ile çerçevelenir. Sözün özü, bağlam ıskalandığında, düşünce özgürlüğü içi boş bir tartışmanın nesnesi olmaktan öteye gitmez. Charlie Hebdo’nun bağlamı hiçe saydığını, yayımladığı karikatürle eğlendirmeyen, sorgulamayı beraberinde getirmeyen kaba bir mizahı yeniden ürettiğini ileri sürenler olacaktır. İlk bakışta son derece kaba bir mizahın ürünü olarak görülebilecek bu karikatürleri değerlendirirken Hebdo çizerlerinin tahakküm ilişkilerinde aldıkları pozisyonu hatırlatmak çizerlere haksızlık yapılmasını engelleyecektir. Katledilenler, kendilerini tahakküme uğrayanların bir parçası olarak gördüklerinden kışkırtıcı karikatürleriyle bağlamı ters yüz ediyor, yaygın kabulleri didikliyorlardı. Nitekim en son yayımlanan “Affediyoruz” karikatürüyle bu tutumu somutlamış oldular.

İfade Özgürlüğünden Anti-Semitizme: Bildik İstismar

Bütün bu ifade özgürlüğü/nefret söylemi tartışmalarının geldiği noktanın anti-semitizm oluvermesi özellikle de Türkiye söz konusu olduğunda hiç de şaşırtıcı değil. Mazlum Filistin halkına yapılan göndermeler ve İsrail devletinin bölgede şiddet üreten politikaları ilişkili ilişkisiz hemen her durumda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ve iktidar partisi sözcülerinin kullanmaktan çekinmedikleri bir kart olageldi. 11 Ocak günü yaklaşık bir buçuk milyon kişinin katıldığı yürüyüşte ön saflarda kendine yer açmaya çalışan İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’yu “ikiyüzlülükle” itham eden Tayyip Erdoğan, İsrail Başbakanını “terör devleti”nin başı olarak niteledi. Yazılıp çizilenlere bakılırsa, Fransa Cumhurbaşkanı Hollande da kortejde yer almasının basın ve ifade özgürlüğü konularının önüne geçeceğinden endişe ettiği Netahyahu’nun yürüyüşe katılmasını zaten istememişti. “Yürüyüşe katılmayın” talebini başlangıçta kabul eden Netahyahu, siyasi rakibi Lieberman’ın Fransa’ya uçacağını öğrenince kararından çark etmiş soluğu Paris’te almıştı. Korkulan oldu, Netahyahu rol çalmayı maharetle becerdi ve üç günlük Paris gezisini iddialı bir seçim kampanyasının ilk aşaması olarak değerlendirmeyi marifet bildi. Gelgelelim ıskalanmaması gereken noktalardan biri de Paris yürüyüşünde ön saflarda yer alan liderlerin hemen hiçbirinin ikiyüzlülük/riya konularında birbirinden kalır yanı olmadığıdır. Ürdün Kralı Abdullah’tan Türkiye Başbakanı Davutoğlu’na pek çok lider, basın ve ifade özgürlüğü konularında kendi ülkelerinin kötü sicillerinin pekâlâ farkındadırlar. Hal böyleyken, Paris yürüyüşünün davetsiz misafirleri ve gönülsüz katılımcılarının sayısının düşündüğümüzden daha kabarık olduğu söylenebilir. Erdoğan’ın Netanyahu’yuriyakâr olmakla itham eden sözleri, bu açıdan değerlendirildiğinde “Filistin kartına” oynamanın bir başka biçimi olmaktan öte anlam ifade etmez. Oysa İsrailli insan hakları aktivistiUriAvnery’nin söylediği gibi, “Filistin halkının en büyük düşmanı anti-semitlerdir.”
Anti-semitizm, komplo teorileriyle kendine kolayca devinim alanı sağlar. Charlie Hebdo katliamı sonrası da böyle olmuş, saldırının Fransa’yla Filistin Devleti’nin arasını bozmak üzere Mossad tarafından tezgâhlandığı veyahut İslam’ı kötü göstermek isteyen Yahudilerce düzenlendiği iddia edilmiştir. Yabancı basında ve Türkiye’de yayımlanmakta olan İslamcı kanattan gazete ve dergilerde benzer nitelikte yazı ve yorumlara rastlamak pek mümkündür. Charlie Hebdo katliamı anti-semitlere ve komplo teorileriyle haşır neşir olan kesimlere muazzam bir istismar malzeme sunmuştur. Çok yakın bir zamanda İnsani Yardım Vakfı (İHH) Ankara temsilcisi Mustafa Sinan, saldırılarının ardında İsrail’in bulunduğundan neredeyse emin olduklarını aktaran bir açıklama yapması oldukça manidardır. Ülkedeki Yahudi yurttaşların da sindirilmesine, korkuya kapılmalarına sebebiyet verecek böylesi bir dil, en köklü ırkçılık türlerinden biri olan anti-semitizmi yeniden üretmenin yanında siyonizmin temel düsturunun doğrulanmasına ve pekiştirilmesine hizmet edecektir. Nitekim Hebdo katliamı sonrası bir Koşer markete sığınan ve oradaki dört Fransız yurttaşı Yahudi’yi katleden Koachi kardeşler, Yahudilerin dünya üzerinde güvende olabilecekleri tek yerin İsrail olduğu şiarını güçlendirmişlerdir.
Charlie Hebdo katliamı, bildik istismar malzemelerinin yeniden dolaşıma sokulmasının yanında, ifade özgürlüğü, korku politikalarıyla kitleleri yıldırma, radikal İslam’ın Avrupa’da büründüğü yeni biçimleri tartışma gündeminin ilk sıralarına yerleştirmiş, 11 Ocak günü dünya liderlerinin sergilediği müsamereyle “riya” kavramını bir kez daha dağarcığımızda yeşermesine vesile olmuştur. Charlie, katliamı gerçekleştirenleri “Affettiğini” dile getirmişti; halkların bu riyakarlığı affedip affetmeyeceğini gelecek günler gösterecek.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here