Çığlık!

0
10

Gelişmeler, artık haberin aktarılışı sırasında değişecek kadar ısınmış, zıvanadan çıkmış yaşamda aylık bir gazetede bunları yazmak çok zor. Yazdığın konu-olay bir ay değil bir hafta içinde tarih oluyor neredeyse…Gazete yazısı yazmak için konu sıkıntısı değil, konu fazlalığı var TR’de. Sıkıntım başka. Bunları düşündüren, Serap’ın ayın her yirmisinde olduğu gibi bu sayının yazısını beklediğini hatırlatan son uyarı elektronik postası…
Bunları düşünürken, akşam alacasında, boşluğa saplanan çığlıkla irkildim. Mutfaktaydım. Bir süre duraksamadan sonra; evin önündeki parkla aramda bir yol var; çığlık oradan gelmiyordu. Salondaki TV’den geldiğini anlamam uzun sürmedi. Çığlıkların sonuna yetiştim. Polisin arama bahanesiyle Sarıyer Armutlu’da girilen bir evde annesinin gözü önünde silahla vurulan genç kızın annesinin çığlıklarıydı. İnsanoğlunun vahşette sınır tanımaz hale gelmesinin görüntülü örneği idi. Dondum kaldım tekrar. Gece sosyal medyada görüntülerin tamamını izledim. Sosyal medyada kaldığım sürece paylaşılan Güneydoğu’daki çatışma görüntüleri çok sarsıcı. Henüz Suruç-Ankara katliamlarının çığlıkları kulaklarımda tekrarlayıp dururken; onlarca kan ölüm ve imha sonuçlu çatışmaların bireylerinin ruh hallerini tekrar tekrar düşündüm, kafamda canlandırmaya çalıştım. Bunlar gündelik hayatta aramızda oysa… Alışveriş merkezinde, markette, belki de berberde, metroda ve otobüste yan yana gelmiş, hatta birbirimize değmiş bile olabiliriz.
Doksanlı yıllarda, Güneydoğu’da on yedi bini geçen faili meçhul tek tek ve toplu katliam ve öldürmeler. Yani Güneydoğu’da Kürtlerle çatışmalarda yok edilen otuz bin civarında insan. Sol siyasetten ve faşistlerden öldürülen militanları da düşünürsen, elli binin üzerinde insan. Kürt, asker, alevi, polis, devrimci militan, faşist militan, tarafsız mağdurlar olsa da sonuç olarak etkileri açısından her kesime aynıdır. Anne/babalarıyla, ortalama ikişer kardeşi varsa, eşleri çocuklarıyla, beşer de akrabası olduğunu varsaysak, basit bir hesapla, minimum yarım milyona yaklaşır. Cenaze törenleri, taziye çadırları vs ile, toplumsallaşıyor ve Kürtler, Türkler, solcular, faşistler dinciler vb yıldönümlerindeki anmalarla çok genel toplumsal hale geliyor. Peki sonuç ne? Silahın ve şiddetin araç olarak, örgütlü güvenlik, askeri ve devlet kurumunun gücünün ürettiği acı! Toplumun her kesimine turnusol kağıdı işlevi gören acı içinde ayrıştırmıyor mu? Şiddet ve sonucu olan ölüm yaygınlaştıkça, şiddet ve ölümden korkmak azalıyor hatta giderek yok oluyor. Acıdan etkilenmemek, ölümü kanıksamak hali ise insani değil, insanlıktan çıkma çizgisi gibidir. Bu anlayış, haklı-haksız temelinden yorumlanır. Zaten öyle yorumlandığı için kanıksanmış… Otuz yıldır durmadan üretilen bu süreç artık toplumsal bir farklılaşma yaratmış gibi görünüyor.
Bu anlamda, silaha şiddete dayalı bir politika yürütme sürecini insani bulmak mümkün değil diye düşünülebilir. Zira silah ve şiddet sadece taraflarını etkilemiyor tüm toplumu etkiliyor ve değiştiriyor. Yazıya başlarken söz ettiğim çığlığın sahiplerini, tanıklarını ikna edecek bir şey düşünemiyorum bile. Acı olan, bu durumun yüz binlerle olması… İlk anlaması gereken devlet ve diğer örgütlerin ilkinden aşağı doğru sorumlular, yaşamın içinde değiller. Her olaya dosya ya da kendince danışmanların verileri üzerinden değerlendirdikleri için kararlar hayata, insana insanlığa uyması değil; verilen bilgi-dosyaya uyması yeterli oluyor. Dün salı günüydü. Siyasi partilerin parti liderlerinin grup konuşmalarını izledim. HDP dışında… MHP ve AKP başkanlarının ve aynı güne denk getirilmiş RTE’nin tüm gruplara yönelik denilebilecek konuşması da sıkıştırılmış araya. Bu üç konuşmanın yüzde otuz-otuz beşi dini kavramlarla bezenmiş. Allah, nebi, şükür, cenabı hak, sevap, günah, ahiret vb kelimelerle başlayan ya da biten. Geri kalan konuşmanın gövdesi ise yalana dayanıyor. Verilen dosya üzerinden kurgulanmış yaklaşımlar. Bir konuda din iman ritüeli kullanarak iki karşı söylem nasıl ikisi de doğru olabilir. O halde biri yalancı. Belki ikisi de. O zaman bunların bırak dindar olmalarını, sıradan Müslüman olduğuna inanası bile gelmiyor insanın. Birisi ilahiyat profesörü olsa dahi! Yalancı politikacılar inandırmak için din istismarı. Başlangıç duyguları düşünceleri olmasa da bugün kendilerini din ambalajında var ediyor desem yalan söylemiş olmam sanırım. Doğruyu söylemek değil, söylenmesi gerekeni söylemek; bunun için her yol meşru diyen siyasi figürler tarafından yönetiliyoruz..
Bütün bunlar konjonktüreldir. Yaşamın rüzgârının yönüne göre değişecek dönemin ve değişecek koşulların hatta kendi içlerindeki değişecek güç dengesinin süpüreceği, hiç bize benzemeyen, hırsları boyunu aşmış bireyler, figürler. Kalıcı olan, hiç unutulmayacak olan, kulaklarımızdan çıkmayacak olan, şiddetin ürettiği, o annenin, Suruç-Ankara katliamının annelerinin, Kürt annelerin ağıtlı çığlıkları, diğer tüm şiddet mağduru kimsesizlerin, medyatik olmayanların duyulmamış çığlıkları…
Acı içinde çığlıkların gökyüzünü kapladıktan sonra, lanet olsun, başınıza çalınsın yaptığınız politika!
Kendi başınızı götürsün!

Nalçik

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here