Ölüm hep halka düşüyor ustam

0
4

Naylonlarla kapatılıp, eteklerine taş döşenerek uçması engellenmiş bir baraka. İçinde üç çocuğu ve karısıyla yaşamaya çalışan bir adam kâğıt toplayarak doyuruyor ailesini ve zabıta kâğıt topladığı el arabasını almaya gelmiş. Adam arabanın üzerine yatmış bağırıyor. “Beni öldürün, beni öldürün, beni öldürün…” Bu haykırışlar gerçeği söylüyor. Arabasını vermektense ölmeye gerçekten hazır. İnsan izlerken insanlığından utanıyor. İşte içinde yaşadığımız ülkenin asıl gerçeği bu. Bize yaşatılanlarla bu gerçeği unutmamız bekleniyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bir genelgeyle kâğıt toplayıcılarına yasak getirmiş. O halde bu adamın çocuklarını nasıl doyuracağıyla ilgili bir genelge de çıkarsın. Ne yapmasını bekliyorlar hırsızlık mı? Ev yok, iş yok. O naylon barakanın kapısından, olanlara anlam vermeye çalışarak bakan çocuk, babasının haykırışlarını ve bu resmi unutabilecek mi?
ABD’si AB’si, kendi büyük emperyalist planları uğruna hiçe saydıkları ülkeleri ve halklarını, mülteci durumuna düşürüp başka ülkelerde dilenmeye mecbur hale getiriyorlar. Sonra da onları topraklarına sokmamak için kırk takla atıyorlar. Hatta yıllardır AB’ye almadıkları Türkiye’ye, (demokrasinin ve insan haklarının, yaşadığımız cunta günlerini bile aratacak ölçüde çiğnendiği şu günlerde) kapılarını rüşvet olarak açıyor”muş” gibi yapıyorlar. Bu yetmiyor gibi mülteci kadınlara şınav çektirip bozukluk atan, kâğıt parayı tutuşturup onların söndürme çabalarından eğlence çıkaran insanlık müsveddeleri, bizi insanlığımızdan utandırıyorlar. Gelişmiş, çağdaş diye baktığımız ülkelerde bile bunların yaşanması ürkütüyor.
Asıl yazmak istediğim, Kızılay’da yüreklerimize ateş düşüren bombaydı. “Bir memlekete ateş düşmesin her yeri sarar”dan kasıt işte buydu. Sıradan hayatlarımızı yaşamak tehdit unsuru oldu artık. Televizyonlarımızdan korkulu gözlerle izlediğimiz ölümler artık rutin hayatlarımızın içinde. Ürkek adımlarla işe, okula giderken yüreklerimizde her gün, her saniye büyütüp beslediğimiz korkularla sessizliğimizi sürdüreceğe benziyoruz. Bizden beklenen de tam olarak bu. Bilimden, sanattan, okumaktan uzak, cehaletin en büyük erdem olduğu bir toplum… Kadınlarının, evine kapanıp çocuk doğurmaktan başka bir katkısının olmadığı bir hayat… Osmanlı hareminde taş duvarlar arasına hapsolmuş, bir tek erkek için yetiştirilip hazırlanan kadınların eğitiminin yüceltildiği bir toplum… İnsanların başlarına gelen tüm kötülüklerin önleminin alınması yerine kadercilik ve fıtratla açıklandığı, yönetenlerinin saraylarda krallar gibi yaşarken hiçbir şeyden sorumlu olmadığı bir ülkede, “misliyle karşılık veriyoruz” uyutmalarına gözü kapalı inanmamız, ölümlere alışmamız bekleniyor. Yaşam alanlarımız katledilirken seyretmemiz, mutlu azınlığın hayatını uzaktan izlerken bunun onlara hak, yoksulluğun bize kader olduğunu düşünmemiz isteniyor.
Suruç’ta Kobani’ye yardım götürmek üzere toplanan Sosyalist Gençler için “orada olmasalardı”, Ankara Barış mitinginde kaybettiklerimiz için “gitmeselerdi” diyenler, 12 Ocak’ta öldürülen turistlere “ne işleri vardı memleketimizde, 17 Şubat ve 13 Mart’ta ölenler için de işe, okula, sınava gitmeselerdi, duraklarda otobüs beklemeselerdi” diyebilecekler mi? Oldu olacak evlerimize kapanıp yaşamaya çalışalım. Kaldı ki Kürt illerinde eve kapanmak da çare değil, zira sokağa çıkma yasaklarında öldürülenlerin sayısı yüzlerle ifade ediliyor. Yine de endişelenecek bir şey yok! Çünkü ölüm hep halka düşüyor ustam!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here