Yeni yol*

0
400

Sabah vaktiydi. Öküzleri koşup, avludan çıktık. Onları haydamayı ne kadar sevdiğimi biliyor babam. Ama arabanın boynunda kendi oturuyor. Ara sıra öküzlere dirgenini dokunduruyor. Boyunduruğu paylaşamadan, dar yollarda öne geçmeye çalışarak, yarışma içinde çekmeye çalışıyorlardı onlar da. Babama bağlıyım ama içim gidiyor yerine geçmek için, o da bunun farkında. 

-Aha, al bakayım! Hayvanlara yumuşak davran, durmadan dirgenle vurma, deyip doğruldu ve yerlerimizi değiştirdik. 

Yeni otomobil sürmeye başlayanlar gibi, araba yolu ortalayarak gidiyor mu diye dikkatle bakıyorum. Gözlerim iki öküzün arasında geziniyor. Az geride kalana indiriyorum. 

-Hı, hı, diyor babam beğenmediğinde. Bunun dışında karışmıyor. 

Sevincimin sınırı yok. Babamın yaptığı işleri devralmama az kaldı. Şimdiyse o, yarısını unuttuğu, çok eskilerde kalmış bir şarkıyı mırıldanır gibi söylemeye çalışıyor. 

Havada hiç pus yok, gökyüzü ayna gibi. Güneşin seni sardığı, koynuna girip kolundan çıktığı bu zamanlarda soğuğu akla getirmek hayli zor. Ama babam her zaman uzak görüşlüdür. Her gün, kendini fazla yormadan, bir araba odun getiriyor. Lafın gelişi, odunluğumuzu da atlı dolanamaz. “Büyükler her zaman küçükten çıkar” demektedir babam. Gerçekten de, küçük öküz arabamız fazla bir şey getiremiyor. Öküzlerimiz de henüz gençler. Ama odun yığınında kaç araba var şimdi!.. Tekrar getiriyoruz. Babam “Bu kış kötü olacak” diyor. O söylemişse öyle de olur. Doğanın sırlarını altından çekip almış ya! Kesik kesik de olsa şarkısını sürdürüyor. Ağaçların altına kendimizi vererek gidiyoruz. Gözlerimi öküzlerden ayırmıyor, yolda gezdiriyorum. Babamın mezuniyet verdiği mesleği daha daha ellerime alıyorum. Önümüz yamaç, yanımız uçurum. 

-Burda yollar kötü, bana ver bakayım, deyip dirgeni alıverdi. 

Zorlamadan sürüyor. Sadece sesiyle yürütüyor. Gidiyoruz çukurlardan geçerek, eğimli yerlerle didişerek, bayırları tırmanarak. Giderek ağaçlar sıklaşıyor. Artık dayanamadan ona dönüp soruyorum: 

-Niye bu kadar uzağa gidiyoruz ki? 

-Ağaç kesim yerine gitmiyor muyuz sence?  

-Burada kessen olmuyor mu? 

-Doğru, burası da orman ama kesime uygun ağaç var mı, iş bunda yatıyor?! 

Etrafımız yüksek, göğü süpüren, kabına sığmayan geniş gövdeli ağaçlarla çevriliydi. 

Gerçekten de onlara dokunmaya kıyılamazdı. Ormanlık alanda süzülerek gide gide, babamın kesim yerine vardık. 

-İşte, yakacak ağaç bulunduran orman! 

Zayıflamış, orda burda kurumaya yüz tutmuş ağaçları parmaklarıyla gösterdi. 

-Bunlar niye böyleler baba? 

-Yaşlılar ya, dad! 

Yaşlarını tahmin etmek de kolay değildi. Artık hayattan ayrılmak üzereler. Kim bilir ne zamandır insanın hizmetindeler?! Vade onlara yanaştığında kül olup gidecekler – sıcaklığı insana bırakarak. 

Arabamızı sarıp dönüyoruz. Genç öküzler rekabet içinde çekiyorlar. Bayırı diz gücüyle tırmanıyorlar. Şimdi kötü bir inişteyiz. Babam önde ve dikkatli. 

-Galac1, burda araba devrilebilir, yandan kuvvetli asıl!.. 

Asılı durup, asılıyorum. Ne kötü bir yerdeyiz. Yol kök örgüsüyle kaplı. Hem eğimli, hem virajlı. Arabanın iki tekerinden üst yandaki havalanırsa gitti gider. Aşağısı karanlık uçurum… 

-Güçlü dur, Galac’ım, güçlü dur! 

Tekrar sesleniyor babam. 

Dura çeke arabayı ilerletiyor. Ben de var gücümle asılı tutuyorum; fakat… Tam kıvrılmaya çalışırken, üst yandaki öküz kayar gibi oldu, araba da sarsıldı. Teker de bir kök çıkıntısına denk geldi ve arabayı hoplattı. Babam var gücüyle bağırdı, öküzler de çakılı kalmaya gayret ettiler. Kaşla göz arasında, devrilmekte olan arabanın altına girdi ve geniş omuzlarını dayanak yaptı… 

-Güpegündüz, öğleüzeri gözümü çıkaracaktım bugün… Bütün kabahat bende! 

Yol boyu sakinleşememişti bir türlü… 

Ertesi gün beni tekrar yanına aldı. Öküzleri o idare etmekteydi. Düne göre arabamızın donanımı da farklıydı: balta, tahra, kazma, kürek, çapa… Yolluğumuz da eksik değildi. Genç öküzler sakin, dert çıkarmadan yol almaktaysalar da, babam dünkü gibi şarkı söylemiyordu. İşini de bana dünkü gibi devretmeyi düşünmüyordu. Dünkü yerimize vardık. Ağaç kesim yerine değil, devrilme yerine. Yavaşça arabayı durdurup indik. Öküzleri çözüp ormana saldık. 

-Bugün biraz çalışmalıyız, Gadac’ım! 

-Ne yapacağız, baba? 

-Yol! 

Başladık yeni yol açmaya. Babam engel olan ağaçları kökten kesiyor, bense üst dikenlikleri temizliyordum. Babam küçük sel yataklarını dolduruyor, ben düzlüyordum. Omuz omuza elbirliği içindeydik. 

-Haydi, Gadac’ım! Haydi, demekteydi o.  

İşe cesaretlendiriyordu. Ben de gözüne girmek için çabalıyordum. Yorulur gibi olduğumu gö- rünce yeni bir hikâyeye başlıyordu. Yorulduğumu fark ettiğinde, yoruldum diyordu kendisi. Biraz nefeslenip, tekrar işe atılıyorduk. İşle bütünleşip, kızışıp, bitkinleşiyorduk. 

Üç gün böyle, işle güreş tuttuk. Akşamüzeri, yorgun argın, arabaya çalı çırpı atarak dönüyorduk. Ben babamın nasıl çalıştığını hiç unutmadım: Yüzüne vuran ateşi, fırlamış kaslarını, eliyle sildiği terini… 

Yeni bir şey ortaya çıkarmak, üstesinden gelmek oldukça zordur. Ama iş ölü, insan canlıdır. Meyilli berbat yeri uzakta bırakıp, kayıp giden yolu orman içinden geçirip, bitirdik. 

Ertesi gün tepeye çıktığımızda, ikimiz de bakışlarımızı yeni açtığımız yola yönelttik. Şaşırmak ister misin! Yeni yolda o güne kadar görmediğimiz bir araba bayırı çıkmaktaydı. Babam, mutlu gözlerle bana bakarak gülümsedi. 

  

1Galac: Çocuğuna babasının söylediği takma isim, çocuk ismi. 

  

*Abhaz edebiyatçı Platon Bebiya’nın (1935-2021) öyküsü… 

  

Çeviri: Axba Esat Özen 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz