Bağımsızlık Demokrasi Özgürlük Eşitlik Birlik

İki yolculuk hikâyesi ve Dağıstan -2. Bölüm

Ayşen Dağıstanlı

Çerkes evlerindeki kahvaltı sofralarında kaymak ve karabiber eklenerek fincanda veya kupada içilen kalmıkşey, Cara’daki kahvaltıda kaymak ve karabiber dışında ekmek de doğranarak içilmek üzere kâsede servis edildi
Cara ziyareti

Yaklaşık yüz yıl önce Dağıstan’ın Lak Bölgesi’ndeki köyleri Cara’dan, o dönem Osmanlı sınırları içerisinde bulunan Şam’a gitmek üzere ayrılan Zekeriya ve Fatımat, yanlarına küçük çocukları Ömer ve Muhammed’i almışlar, yeni evli olan oğulları Emirhan ve genç yaştaki kızları Aisha’yı köyde bırakmışlardı. Geri dönmek üzere çıktıkları yolculukta bir süre sonra peş peşe hayatlarını kaybeden anne ve baba bir daha köylerine dönememişti. Muhammed 1967 yılında köyünü ziyaret etmiş ve hayatta olan ablası Aisha ile yıllar sonra görüşebilmişti.

Uzun yılların ardından, 2025 yılının ağustos ayında, Muhammed’in çocukları ilk kez ziyaret ettikleri Cara’da, Emirhan ve Aisha’nın torunlarıyla buluştular.

Biz Muhammed’in ailesinden, dört çocuğu, iki torunu ve gelini olarak yedi kişiydik. Ev sahiplerimiz ise Emirhan ve Aisha’nın torunlarından oluşan yaklaşık 40 kişilik bir gruptu. Muhammed ve eşi Bekij Hayat Dağıstanlı’nın beş kız ve bir erkek çocuk sahibi oldukları ailelerinde kadınlar çoğunluktaydı. Dağıstan’daki akrabalarımızla karşılaştığımızda da ailenin çoğunluğunun kadınlar olduğunu tebessümle fark ettik.

Kısa süreli ve kalabalık bir gezinin organizasyon zorluğu nedeniyle, dört günlük seyahatten beklentimiz sadece buluşmaya gelebilecek aile üyeleriyle tanışmak ve Muhammed’in ayrıldığı Cara Köyü’nü ziyaret etmekti. Ancak ev sahiplerimiz seyahati öyle iyi planlamışlardı ki, hem aile tarihi açısından değerli anların yaşandığı bir buluşma gerçekleştirmiş hem de Dağıstan Özerk Cumhuriyeti’nin başkenti Mahaçkala ve civarında turistik bir gezi yapmış olduk. Buluşmaya yalnız Mahaçkala’daki aile üyeleri değil, Rusya’nın farklı şehirlerinde yaşayan aile üyeleri de gelmişlerdi.

Gezi iki açıdan unutulmazdı. Birincisi ve elbette daha önemlisi, yıllar önce ayrılan kardeşlerin farklı ülkelerde ve şehirlerde yaşayan, farklı dillerde konuşan torunlarının ilk kez memleketlerinde bir araya geldiği, duygusal yoğunluklu, tarihi bir buluşma olmasıydı. İkincisi ise, Dağıstan’ın bizi beklentimizin çok ötesindeki zengin tarihi, kültürel dokusu, doğal güzellikleri, modern ve gelenekselin uyumlu birlikteliğiyle karşılamasıydı.

O nedenle okuduğunuz yazıda aile buluşması ve köy ziyaretini anlatmak, bir başka yazıda ise Dağıstan’la ilgili izlenimlerime devam etmek isterim.

Havaalanında bizi ailenin büyükleri ve gençlerinden oluşan kalabalık bir grup karşıladı. Ayrı ayrı arabalara binerek ulaştığımız ev, Emirhan’ın torunlarından Jannat’ın eviydi. Bahçede kurulan uzun masada Moskova başta olmak üzere Rusya’nın çeşitli kentlerinden bu buluşma için gelen ve gezi boyunca bize eşlik edecek aile üyeleriyle bir aradaydık.

Türkçe bilen Ramazan ve İngilizce bilen Aişat’ın çevirileri sayesinde aile üyeleriyle tek tek tanıştık. Aslında aynı dili konuşamayan akrabaların anlaşması için gözyaşları içinde hasretle sarılmak da yeterliydi.

Seyahat planlanırken misafirlerini evlerde ağırlamakta ısrar etseler de, biz otelde kalmayı tercih etmiştik. Gecenin sonunda çok da memnun kaldığımız otelimize yerleştik.

Bir dağın tepesinde…

Ertesi gün köye gitmek üzere minibüsler ve otomobillerle erkenden yola çıktık. Cara Köyü, Lak Bölgesi’nde ve Mahaçkala’ya 3 saat mesafede, dağların yamaçlarından ilerleyerek tırmanılan bir dağ köyüydü. Ev sahiplerimizden bir kısmı sabah gün doğarken yola çıkmışlardı. Çünkü aile üyelerinin yazları yaşadıkları kentlerden gelerek mutlaka bir süre kaldıkları ayrı ayrı evleri olmasına rağmen hiçbiri köyde sürekli yaşamıyordu. O yüzden, köydeki evlerini hazırlamak üzere erkenden yola çıktıklarını öğrendik. Yolculuğun yarısında yeşillik bir alanda piknik yaptık.

Yolun kalan kısmında uçurum kenarındaki virajlı yollardan yukarıya tırmanmaya devam ettik. Bu kez Jannat’ın ustalıkla kullandığı arazi aracındaydım. Normalde böyle zorlu bir yolda biraz gerilirdim ama hiçbir şey kaçırmamak için etraftaki etkileyici manzarayı seyre daldım.

Cara bir dağın tepesine kurulmuştu. Hemen karşıdaki taraçalandırılmış yüksek tepeyle köyün bulunduğu tepe arasında derin bir vadi vardı. Köyün bulunduğu tepenin diğer tarafında ise yamacında köy mezarlığının uzandığı daha alçak bir başka tepe vardı. Kaldığımız ev, köyün en yüksek noktasındaki evlerden biriydi. Kaldığımız odanın penceresi aşağıya kadar uzanan köy evlerine ve yamacında köy mezarlığının bulunduğu, karşıya doğru yükselen tepeye bakıyordu.

Köy evlerinin mimarisi etkileyiciydi. Köye gelirken geçtiğimiz ova boyunca ve yukarı tırmanırken çevrede gördüğümüz evler minimal tarzda yapılmış taş evlerdi. Ama bu köyün mimarisi farklıydı. Hem taş hem de ahşap evlerde ustalıkla işlenmiş süslemeler ve evlerin çatısında metal ay yıldız plakalar vardı. Kapılar farklı renkte ve modeldeydi. Her evin giriş kapısında, evin yapıldığı tarih ve ev sahibinin ismi Kiril alfabesiyle Lakça veya ağırlıklı olarak Arap alfabesiyle yazılmıştı.

Cara’nın kendine özgü bir havası vardı. İlginç coğrafi konumu ve dar sokaklarda karşımıza çıkan evlerin mimarisi ile tarihi yapımlar için kullanılan bir film platosu gibiydi.

Köyde uzun yıllar önce terk edilmiş, yalnızca kırık dökük duvarları kalmış bazı evler vardı. Onlardan biri de Zekeriya ve Fatımat’ın yıllar önce ayrıldıkları evdi. Hemen yanındaki yıkık duvarlarının daha yüksek olmasından daha geç tarihte terk edildiği anlaşılan ev ise Muhammed’in yıllar sonra Ürdün’de buluştuğu arkadaşı Cemaleddin’in eviydi.

Sadece duvar kalıntıları bugüne kadar ulaşabilmiş bir başka bina ise Sovyet öncesi dönemde uzun yıllar boyunca din eğitimi verilen bir medrese binasıydı. İslamiyet’in Kafkasya bölgesine ilk olarak Dağıstan üzerinden yayılmaya başladığı biliniyor. Cara da çevre bölgelerden gelen öğrencilerin kaldığı ve dini eğitim aldığı bir merkezdi. Medrese binası, dini eğitimin yasak olduğu Sovyetler Birliği döneminden itibaren terk edilmiş, geriye yıkık dökük duvarlar kalmıştı.

Cara, köye girdiğiniz andan itibaren çok eski bir yerleşim yeri olduğunu size hissettiriyordu. Sakinleri köyün kuruluşunun 800 yıl öncesine tarihlendiğini anlattılar. Köyün yakınlarındaki bir mağarada gördüğümüz duvar resimlerinin ise en az 4 bin yıl öncesine ait olduğu tahmin ediliyor.

Köyün çevresindeki sarp araziye göz gezdirirken ve zamanında köyünden hiç ayrılmadan yaşam sürmüş insanlar olduğunu bilirken, “Acaba bu bölgede 4 bin yıldır kesintisiz olarak yerleşim devam etmiş olabilir mi?” diye düşünmeden edemedim. “Cara’nın sakinleri mağara duvar resimlerini yapan insanların soyundan gelenler midir, değilse acaba nereden gelip yerleşmişlerdir?” diye merak ettim.

Kaldığımız evden görülen mezarlıkta Emirhan ve Aisha’nın mezarlarını ziyaret ettik. Mezar taşlarının biçim ve malzeme açısından farklılığı geçmişten günümüze bir tarih perspektifi sergiliyordu. Mezarlığın bir tarafında eski Osmanlı mezar taşlarına benzeyen, uzun ve dar biçimdeki beyaz taş mezarlardan diğer tarafa doğru bazılarının üzerinde sahibinin fotoğrafının olduğu siyah mermerden yapılmış mezar taşlarına doğru bir geçiş fark ediliyordu.

Sevindirici olan, Caralı ailelerin genellikle başka kentlerde yaşasalar bile yaz aylarında mutlaka köyde birkaç hafta geçirmeleriydi. Anne-babaları köyde doğmuş, kendileri Mahaçkala veya Moskova gibi büyük kentlerde yaşayan genç nesillerin köylerine bağlılığı dikkat çekiciydi.

Bütün köy birkaç gün sonra yapılacak, her yıl tekrarlanan köy festivaline hazırlanıyordu. Festivali düzenleyen ise köyün gençlerinden 30’lu yaşlardaki grafik sanatçısı Mustafa Haciyev idi. Köyü birlikte gezerken tarihi bilgileri bizimle paylaşan Mustafa Haciyev, her yıl köy festivali organizasyonuyla ilgilenirken, diğer yandan ailesinden kalan köyün en güzel evlerinden birini müze yapmaya hazırlanıyordu.

Akşam saatlerinde köyün tarihi ile ilgili bir kitap yazan Saniyat Kasanova bizi ziyarete geldi. Saniyat Hanım, Muhammed ile arkadaşı Cemaleddin’in 1967 yılında köyü ziyaret ettikleri günlerde çekilen fotoğrafların da yer aldığı kitabını bize hediye etti. Biz de köyün tarihine dair anıları kayıt altına alarak gelecek kuşaklara bıraktığı miras için kendisine şükranlarımızı ilettik.

Akşamı evin avlusunda kurulan uzun masada yemek yiyerek ve sohbet ederek geçirdik. Gece yatmadan önce birlikte geldiğimiz akrabalarımız köydeki evlerine dağılmıştı. Bizim kaldığımız ev Zamira’nın gelini Aminat’ın anne-babasının iki katlı evleriydi.

Cara yakınlarında bulunan mağaradaki 4.000 yıl öncesine tarihlenen duvar resmi



Cara evlerinden detaylar



Cara evlerinin girişinde yer alan levhalardan bir örnek. Levhada Allah’ın esmaül hüsnasından bazı isimler (ya Sultan, ya Celal, ya Burhan, ya Hannan, ya Mennan, ya Deyyan) ve kelime-i tevhit ile binanın yapım tarihi

Gidenler, dönenler, dönemeyenler, hiç ayrılmamış olanlar, yıkılan evler, bacası hâlâ tütenler…

Evdeki özenle saklanmış aile yadigârı eşyalar, bir etnografya müzesinin Dağıstan’ın bir köyünde günlük yaşamın yıllar boyunca nasıl ilerlediğini anlatan bölümü için sergilenmek üzere seçilmiş gibiydi. Alt kattaki mutfağa bağlanan serin kilerin tavanından Dağıstan’ın en simgesel kültürel öğelerinden kocaman bakır su testileri sarkıyordu. Mutfaktaki fırın, üst kattaki bugüne kadar Türkiye’de gördüklerimden çok daha eski model bir dikiş makinesi, çeşitli dönemlerin modasını yansıtan dekoratif objeler, her biri kendi döneminin tipik örnekleri olarak zamana karşı direnmişlerdi. Ev sahibemiz Aminat’ın o eşyaları kullanan, saklayan, koruyan aile üyelerine minnet duyduk.

Evlerdeki en tipik dekorasyon öğesi geniş sedirlerdi. Anadolu’daki eski evlerde salonu çevreleyen 50-60 santim oturma derinliği olan ahşap sedirler, Cara’daki evlerde 200 santimden fazla derinlikte, kareye yakın şekilde yerleştirilmişti. Kaldığımız evin üst katındaki sedir, akşam olunca, yan yana serilen yataklarda, üç delikanlının başları duvara, ayakları salona doğru uzanarak uyudukları karyola haline gelmişti.

Köyün sokaklarında gezerken karşılaştığımız ve bizi içeri davet eden yaşlı hanımın, köyün tipik mimari örneklerinden biri olan evinin salonundaki sedir ise sekiz kişinin oturduğu, ortaya ikramların konulduğu bir oturma elemanı olarak kullanılıyordu.

Geniş sedirin geçmişini ziyaretimiz sırasında ev sahibi hanımdan dinledik. Sovyet döneminde köyden çok sayıda aile Özbekistan’a çalışmak için gitmiş ve uzun yıllar boyunca kalmışlardı. Özbekistan’daki evlere özgü geniş sedirler daha sonra Cara’daki evlere de yapılmaya başlamıştı. Kızıyla bizi evinde ağırlayan yaşlı hanım da ailesiyle birlikte yıllarca Özbekistan’da yaşamıştı. Sevindirici olan, gidenlerin hepsi Dağıstan’a ve köylerine geri dönmüştü.

Gidenler, dönenler, dönemeyenler, hiç ayrılmamış olanlar, yıkılan evler, bacası hâlâ tütenler Cara tarihinin bir parçası olarak yerlerini aldılar.

Ne mutlu ki, Cara’da biz sokaklarında gezerken evinin üst katındaki pencereden başını uzatan, kim olduğumuzu öğrenince aşağıya koşan, Muhammed’in ziyaretini bir çocuk olarak hatırlayan, hepimize ayrı ayrı sarılarak gözyaşı döken teyze gibi yaşlılar hâlâ var.

Ne mutlu ki, Cara’da köy salonunda toplanan birbirinden güzel gençlerin, akşamın sessizliğine yayılan, akordeon sesiyle karışan neşeli kahkahaları var.

Ne mutlu ki, Muhammed’in çocukları babalarının köyünde bir gece de olsa kalabildiler, ertesi gün köyün genci, yaşlısı, kadını, erkeğiyle toplanan kalabalık tarafından uğurlandılar.



Ev sahibemiz Aminat’ın aile evindeki eşyalardan örnekler

(Devam edecek)

Yazarın Diğer Yazıları

İki yolculuk hikâyesi ve Dağıstan – 1. Bölüm

Mısost Ayşen Dağıstanlı Yolculuk hikâyeleri güzeldir. Bazı yolculuk hikâyelerinde coşkulu kavuşmalar, sevinçli buluşmalar vardır. Bazılarında ise hüzünlü ayrılıklar… En acı olan ise bir umudun peşinden gidenlerin bir...

Kurtuluş Savaşı’nda Çerkeslerin rolü üzerine – 2

Muhittin Ünal’ın çok detaylı ve büyük emek gerektiren bir araştırmanın sonucunda yazdığı ‘Kurtuluş Savaşı’nda Çerkeslerin Rolü’ kitabında, bu süreçte yer alan Çerkes kişilikleri ve...

Kurtuluş Savaşı’nda Çerkeslerin rolü üzerine -1

Benim için Türkiye’de yaşayan Çerkesler hakkında yazılan eserlerin en önemlisi, Muhittin Ünal’ın yazdığı “Kurtuluş Savaşı’nda Çerkeslerin Rolü” kitabıdır. Kitabı okurken, Osmanlı’nın son döneminde ve...

Sosyal Medyalarımız

4,890BeğenenlerBeğen
1,353TakipçilerTakip Et
4,000TakipçilerTakip Et

Son Yazılar

- Advertisement -spot_img