
Şubat depremlerinin 3. yıldönümündeyiz. Kaybettiğimiz canların acısı yüreğimizde. Peki, yıkılan kentlerin durumu, hayattan kalanların yaşam koşulları nasıl?
27 Aralık’ta Hatay’da “Asrın İnşası Türkiye’nin Başarısı: 455 Bin Konut Tamam” sloganıyla bir anahtar teslim töreni düzenlendi. Cumhurbaşkanı Erdoğan da törene katıldı. Öncesinde kent merkezinde ve törenin düzenlendiği alan etrafında hummalı hazırlıklar yapıldı. Hızla yollar asfaltlandı. Yetişmeyen binaların dış cephesi, şantiye alanlarının etrafı brandalarla kapatıldı. İktidar medyası inşa faaliyetlerinin tamamlandığını, deprem bölgelerinin ayağa kalktığını duyurdu.
Oysa gerçek durum çok farklı. Deprem bölgelerinde halkın günlük yaşamını kuşatan sorunlar brandayla gizlenemeyecek kadar büyük.
27 Aralık’taki gösteriden sadece birkaç gün sonra, 31 Aralık’ta Hatay’da elektrik şebekesi çöktü. Antakya, Defne, Samandağ, Harbiye ve çevre yerleşimlerde günlerce süren elektrik kesintileriyle büyük kriz yaşandı. İnsanlar kışın en soğuk günlerinde mum ışığıyla battaniye altında ısınmaya çalıştılar. Öğrenciler ders yapamadı. Yaşlılar ve çocuklar hipotermi riskiyle yüz yüze geldi.
Krize dönüşen kesintilerle ilgili dağıtım şirketi Toroslar EDAŞ kaçak kullanımdan kaynaklandığını söyleyerek sorumluluğu halkın üzerine yıkmak istedi. Hatay Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) ise yaptığı açıklamada, yaşananların özelleştirme sonrası yatırım ve personel politikalarının bir sonucu olduğunu vurguladı. Deprem sonrasında nüfustaki yer değişikliklerinin enerji arzını değiştirdiği ve şirketin bu konuda daha önce uyarıldığı hatırlatıldı.
Depremden sonra hanelerin büyük çoğunda ısınmanın elektrikle sağlandığı ve kış aylarında elektrik şebekelerindeki yük artışının öngörülebilir olduğu açık. Ancak şirketler uzun dönemli planlamalar yerine kazanç odaklı hareket ediyor. Yatırım, bakım, araç-gereç, personel, gider olarak görülüyor. Elektrik bir kamu hizmeti olmaktan çıkarılıp piyasa koşullarına terk edilmiş durumda. Sonuçta ortaya çıkan krizin yükünü ise emekçiler, yoksullar, depremzedeler çekiyor.
Elektrik, deprem sonrası yeniden inşa sürecinde yaşanan tek sorun değil. Ama sürecin nasıl bir mantıkla ilerlediğini ve bunun halk için nelere mal olduğunu gösteren örneklerden biri. Toplumsal ihtiyaçları değil, şirketlerin kazancını; halkın katılımını değil, kentleri ranta açmayı esas alan bu siyasal ve ekonomik yaklaşım, yeniden inşa sürecinin bütününe hâkim.
Depremden sonra insanlar hâlâ barınma, ısınma, gıda, içme suyu, iletişim, ulaşım, eğitim, sağlık gibi temel alanlardaki sıkıntılarla boğuşmaya devam ediyor. AFAD’ın 2025 yılı verilerine göre 639 bini aşkın kişi konteynerde yaşıyor. Konteyner kentte yaşayan en fazla kişinin olduğu yer ise 218 bin kişi ile Hatay. Nitelikli geçici barınma koşulları, prefabrikler vb. sağlanmadı. Depremden sonraki ilk aylarda barınma koşulları neyse, yaşam hâlâ öyle sürüyor.
Deprem konutlarının tamamlanarak teslim edildiği açıklansa da inşa sürecinin henüz bitmediğini sahadan yansıyan görüntülerde görebiliyoruz. Bazı bölgelerde anahtar teslimi olsa da inşaatlar sürüyor. Bazı bölgelerde ise yapılar tamamlansa bile altyapı ve ulaşım sorunları çözülmediğinden insanlar konutlara yerleşemiyor. Okulların, sağlık kuruluşlarının binaları yetersiz; birçok yerde hâlâ geçici yapılarda faaliyet gösterenler var. TOKİ planlarında çok yüksek sayıdaki konutun hızla tamamlanması hedeflendi. Ancak yaşamı sürdürecek ortak alanlar, bahçeler, eğitim, sağlık ve diğer kamusal hizmetler geri planda bırakıldı. Büyük başarı anlatılarına rağmen kentteki yaşama ve ihtiyaçlara bütüncül bir şekilde bakan bir anlayış yok. Yeniden inşa gibi çokboyutlu bir mesele siyasi iktidarın gözünde sadece TOKİ konutlarına indirgenmiş durumda.
İktidar yeniden inşa sürecine ilişkin açıklamalarında hız konusunu övünerek sıkça dile getiriyor. Gerçekten de deprem bölgelerini hızla inşaat şantiyesine çevirmek için ilk günden itibaren ne gerekiyorsa yaptılar.
Henüz insanlar temel ihtiyaçlara erişimden yoksunken OHAL ilan ederek 126 No’lu kararnameyi yayımladılar. Ormanları, tarım arazilerini, sulak alanları yapılaşmaya açtılar. Yetkileri tek elde toplayarak merkezileştirdiler. Enkaz kaldırma faaliyetleri alelacele başlatıldı. Ne halk ne çevre sağlığı önemsendi. Asbest yüklü enkazlar hiçbir bilimsel yönteme uyulmadan kaldırıldı; çadır alanlarının yakınına, zeytinliklere, su kenarlarına gelişigüzel döküldü. Riskli alan ilanları ve acele kamulaştırmalarla insanların evine, tarlasına, zeytinliklerine el kondu. İnşaat malzemesi ihtiyacını karşılamak için yerleşim alanlarının, mahallelerin içine taşocakları, beton santralları kuruldu. Ve yine yıl bitmeden 6306 sayılı kentsel dönüşüm yasasında değişiklik yapıldı. Rezerv yapı alanı tanımı mevcut yerleşimleri de içerecek şekilde yeniden düzenlendi. Böylelikle el koyma, mülksüzleştirme, borçlandırma mekanizması geniş bir ölçekte uygulamaya kondu.
İşte böyle ilerletilen yeniden inşa sürecinin halk açısından karşılığı hak gaspları, belirsizlik ve dayatılan çözümsüzlük. Bugün, konteyner kentlerde barınanların büyük çoğunluğunu mülk sahibi olmayan, yıkılan konutlarda kiracı olarak yaşayan insanlar oluşturuyor. Yeniden inşa sürecinde bu kişilerin konut ve barınma hakkı konusunda bir çözüm yok. İnşa edilen konutlarda hak sahipliği yalnızca tapusu olanları kapsıyor. Konteyner kentler kapatıldığında mülkü olmayanlar ne yapacak? Deprem sonrası ekonomik kayıplar, işsizlik, sağlık sorunlarıyla boğuşan insanlar kira ödeyebilecek mi?
Hak sahibi olanlar ise inşa faaliyeti bittiğinde nasıl bir ödeme yüküyle karşılaşacaklarını, ne kadar borçlandıklarını bilmiyor. Birçok bölgede rezerv alan uygulamasıyla tarlasına, zeytinliklerine el konan binlerce kişiyse geçim kaynaklarını kaybetti.
Öte yandan inşa edilen konut sayısı depremde yıkılan konut sayısından daha fazla. Hak sahiplerinin geneli inşa edilen konutlarda eski evlerine kıyasla metrekare kaybı olduğunu söylüyor. Aynı alanda daha fazla konut inşa etmek için konutların genişliği azaltılıyor. Peki, yıkılandan daha fazla sayıda olan bu konutlar depremden etkilenen halk için değilse kim için inşa ediliyor? Görünen o ki yeni müşterilerini bekliyorlar!
Depremden bu yana halkın sorunları çokboyutlu ve kapsamlı. Barınma, altyapı, eğitim, sağlık, psikososyal destek, adalet mücadelesi, tarihi ve kültürel doku, doğa koruma gibi pek çok alanda yapılması gereken çok şey var. Süreç halkın katılımıyla ve farklı disiplinlerin buluşmasıyla ilerlemeliydi. Buna karşılık iktidar şirketlerle el ele, kentlerin kendi dokusu ve ruhuyla bağı kopuk binalar dikmeye indirgenmiş bir yeniden inşa anlayışını dayattı.
Gündelik yaşamın zorluklarıyla mücadele eden halk, bir yandan da doğayı, zeytinlikleri, sulak alanları, mahallelerini, tarihlerini ve kültürlerini korumak için ilk günden beri direniyor. Birçok bölgede yürüyüşler, açılan davalar ve nöbet eylemleriyle bu uygulamalara itiraz edildi. Bazı tekil kazanımlar da oldu. Ancak halktan yana bir yeniden inşa anlayışını devlete dayatacak bütünlüklü bir güç oluşamadı. Şüphesiz başlıca nedenlerden biri, ülkede emekçilerden ve doğadan yana örgütlülüğün halihazırda zayıflatılmış olması.
Bugün deprem bölgelerinde yaşananlar aslında tüm ülkede işleyen şirketleşmiş devlet anlayışının tezahürü. Altyapıdan barınmaya, doğa tahribatından mülksüzleştirmeye kadar her şey devletin şirketlerle ortaklaştığı bir düzenin sonucu. Buna son vermek ise ancak halkın öznesi olduğu mücadelelerin büyümesiyle mümkün.








