
8 Mart, biz kadınların eşitlik ve adalet arayışlarını en güçlü biçimde ifade ettikleri, uluslararası mücadeleyi, dayanışmayı ve kolektif hafızamızı güçlendirerek tazeledikleri, aynı zamanda erk sahiplerine de hatırlatma yaptıkları bir gün. Bu tek günü yıllardır, Taksim’in yer olarak seçimi özellikle sembolleşmekle birlikte, sığabildiğimiz her meydanda ve sokakta, bir şenliğe de dönüştürerek kutlamaya çalışıyoruz. Ama ne mümkün.
Muhtelif yapı-sökücü sloganlarımızla, renklerimizle, düdüklerimizle, teflerimizle bu tek günde bile kamusal mekânları sahiplenmemize, oralardaki varlığımıza tahammül edemiyorlar. Daha doğrusu kadınların gülmesini, şenlenmesini, dans etmesini, içini dökmesini, kız kardeşlikleriyle buluşmasını istemiyorlar. Erkekliklerinin -karnavalesk bir tarzla da olsa- yerinden oynatılmasına katlanamıyorlar diyeceğim ama aslında bunun ne kadar güçlü bir “söz söyleme” biçimi olduğunun ziyadesiyle farkındalar, o yüzden böyle yapıyorlar. Dolayısıyla hegemonik erkekliğin bir kanadının yıllardır tekeline alarak “meşru” saydığı şiddet, bu özel günde de kadınlardan esirgenmiyor; tıpkı diğer günlerde, ideolojileriyle irtibatlı “sivil” faillerin yaptıkları gibi.
Ben bu satırları yazarken ekrana iki erkeğin, bir kadının “bütünlüğü bozulmuş bedenini” bir bavul içinde nasıl soğukkanlılıkla taşıdıkları yansıyordu; tıpkı eski bir polisin yakın zamanda yapmış olduğu gibi. Ve işte bazen, hatta çoğu zaman failler sembolik olmaktan öte örtüşüyor ve bizi hiç şaşırtmıyor. Hemen ardından yine aynı gün içinde öldürülmüş gencecik bir kadının yüzü geliyor ekrana; intihar süsü vermek için epey uğraşılmış bir suç mahalli… Üç gündür aranmakta olan bir başka kadınla ilgili haber… Yüzü kezzapla tanınmaz hale getirilmiş bir diğer kadının hikâyesi… Hepsi birkaç gün içinde ve peş peşe.
Bianet’in 2025 erkek şiddeti çetelesine göre geçen yıl Türkiye’de 299 kadın öldürüldü. Bu sayı, bir önceki yılın 378’inden daha az. Ama sayı aslında azalmıyor. Çünkü 2024’te 315 olan şüpheli ölüm sayısı 2025’te 741’e ulaşmış durumda. Failler artık anaakım medyanın bile “cinnet geçirdi de öldürdü” diye gerekçelendiremeyeceği biçimde, tasarlayarak ve en “şiddetli” yöntemlerle -evet, şiddetin de şiddetlisi oluyor- cins kıyımlarını gerçekleştiriyorlar.
Dolayısıyla işittiğimiz, hatta sosyal medya aracılığıyla “habercilik” adına saniyesi saniyesine tanık kılındığımız erkek cinayetleri bu denli başını alıp giderken, 8 Mart’a yaraşır şenlikli bir dille yazmak benim için güç. Bu yüzden sistemik ve sistematik hale geldiği aşikâr olan cins kıyım üzerine yazacağım. Ancak bunu yaparken daha zor olanı seçip, kendi toplumlarımız üzerine konuşacağım. Yalnız, Türkiye’den başlamak şimdilik benim için kolay olmadığından, zorun biraz daha kolayını seçip, ana/atavatanlardaki kız kardeşlerimizin maruz bırakıldığı şiddete odaklanacağım. Çünkü geleneklerimizin arkasına sığınarak çabucak ve kolayca “bizde yok” dediğimiz eril şiddetle artık yüzleşme zamanı geldi de geçti, diye düşünüyorum.
Dünyada kadınların erkekleri yönettiği, yani tam anlamıyla matriarkal topluluklar yok. Ancak antropolojide mülkiyet, miras, soy çizgisi, karar süreçlerine katılım gibi ölçütler üzerinden bakıldığında “matrifokal” olarak nitelenebilecek örnekler var. ChatGPT bunları Mosuo (Çin), Minangkabau (Endonezya), Khasi (Hindistan), Akan (Gana) ve Bribri (Kosta Rika) olarak sıralıyor. Dikkat ederseniz bunların hiçbiri Batılı anlamda “modern” sayılan ülkeler değil. “Modern” sayılan ülkelerin gelişmişlik dereceleri ise kadın-erkek eşitliği açısından sıralamada bulundukları yere göre tanımlanıyor. Ancak bu iki kümeden de “bizlerin” topraklara pay düşmemiş diyerek şu “tehlikeli” sulara dalmak istiyorum.
“Adigelerde Xabze, Abhazlarda Apswara (Аҧсуара), Osetlerde Ægdaw (Ægdau, Agdau) olarak adlandırılan; toplumsal hiyerarşiyi, konuşma adabını, çatışma çözüm yöntemlerini, kısacası gündelik yaşam kodlarını tarif eden moral değerler kadına saygıyı emrediyor denerek, bizde eşitsizliğin olmadığı; eşitsizlik gibi görünen durumların -örneğin Çerkes kadınının tarlada çalıştırılmamasının- aslında ona duyulan saygıdan kaynaklandığı söylenir”
“Bizlerin” topraklar derken hem ana/atavatanları -benimki çünkü “atavatan” ve Osetya- hem de Çerkeslerin diasporada yoğun olarak yaşadıkları Türkiye coğrafyasındaki erkeklik ve şiddet konusunu kastediyorum. Oysa sorarsanız, Adigelerde Xabze, Abhazlarda Apswara (Аҧсуара), Osetlerde Ægdaw (Ægdau, Agdau) olarak adlandırılan; toplumsal hiyerarşiyi, konuşma adabını, toplumsal cinsiyet rollerini, çatışma çözüm yöntemlerini, kısacası gündelik yaşam kodlarını tarif eden moral değerler kadına saygıyı emrediyor denerek, bizde eşitsizliğin olmadığı; eşitsizlik gibi görünen durumların -örneğin Çerkes kadınının tarlada çalıştırılmamasının- aslında ona duyulan saygıdan kaynaklandığı söylenir.
Erkek şiddeti konusu açıldığında ise bu ya reddedilir ya da susulur. En fazla, böyle bir şey olur da “istisnai” olarak aşikâr hale gelirse, bunun geniş “ailenin” erkek fertlerinin gidip faili “benzetmeleriyle” çözümlendiği işitilir. Nitekim Jade Cemre’nin (2025) araştırmasında katılımcılardan biri, “bunun bile eskide kaldığını; artık kendi ailesinin de kadını cezalandırma peşine düştüğünü” söylediğinde, “namus cinayetleri”nin bizim oralarda da varlığına işaret etmektedir (bu arada kavramın seçimine feministlerin ciddi itirazının olduğunu hatırlatalım). Ya da karısına şiddet uygulayan erkeğin topluluk dışına atılarak cezalandırıldığı söylenir ki bunun günümüz koşullarında uygulanabilir olup olmadığını ya da ne ölçüde etkili olacağını bilmiyoruz. Toplumlarımızın kadınları artık bizleri temsil eden yapılarda yeterli olmasa da önemli bir temsiliyet kazanmış olmalarına rağmen örneğin, şiddet görenlere yönelik politikalar ve dayanışma modelleri oluştırmuyoruz, çünkü bunu yaparsak “varlığını” kabul etmiş olacağız.
Diğer yandan, toplumumuzda şiddetin varlığını reddeden veya konuşulmasından rahatsızlık duyan hemcisnlerimiz de var. Öyle ki konu bir ara Almastı kadınları tarafından gündeme taşındığında refleksle “Çerkeslerde kadına yönelik erkek şiddeti yok, değil mi?” türünden sorularla alelacele bir akademik araştırma girişimi dahi başlatılmıştı. Bu inkâr yaklaşımının bir tezahürü olarak, toplumumuzda bırakın kadına yönelik şiddeti, eşitsizlik meselesini ve bunu üreten erkeklik ideolojisini öz-düşünümsel biçimde sorgulayan çalışmalarla ne yazık ki çok az karşılaşıyoruz. Türkiye’de yayımlanan akademik çalışmalarla ilgili olarak Erol Taymaz ile birlikte yazdığımız makalede (2022) andığımız birkaç çalışma bu nedenle çok değerli; ancak onların da suskunlukla karşılandığını söylemek durumundayız.
Oysa toplumumuzda şiddetin her türüne maruz kalan çok sayıda kadın olduğunu; mağdur olsalar bile bunun üzerine konuşmayı “ayıp” sayarak susmayı sürdürdüklerini -zaten susmak Çerkes kadınını imleyen “asaletten” değil mi?!- biliyoruz. Gerçekte yaşadıklarını ise ancak muhtelif filtrelere rağmen araştırmalara da sızabilen anlatılardan sezebiliyoruz. Bizim gençlerle yaptığımız bir odak grup toplantısında toplumlarımızdaki kadınlık hali tartışılır ve de herkes kadınların nasıl değer gördüğünden söz ederken, genç bir erkeğin, “bu nasıl bir değer ki…” diye başlayan cümleyle ortamda diğerlerini de daha samimi olmaya iten konuşması hâlâ kulaklarımda.
Ancak benim Türkiye coğrafyasında yaşayanlarımızla ilgili böyle bir yüzleşmeye girişmeye henüz “cesaretim” yok. Bu yüzden, gelenekle ilgili her konuda yüzümüzü çevirdiğimiz ana/atavatanlardaki -“atavatanım” Osetya dahil- durumlara bakmaya çalışacağım. Ama önce, benim atavatanımla arama mesafe koyan ilk “şiddet” sahnemi paylaşmak istiyorum. 1997 yılında, bir akademik değişim programı çerçevesinde Vladikavkaz’a gittim. Bir ay kaldım; o zamanlar Türkçe öğretilen bir bölümü olan devlet üniversitesinde ders verdim. İlk atavatan ziyaretimdi. Elbette çok iyi karşılandım; akrabalarımı buldum, dostlar edindim, gezilere davet edildim. Sokaklarında müziklerimizin işitildiği, danslarımızın oynandığı, girdiğiniz her restoranda yemeklerimizin tadılabildiği günler bende büyük izler bıraktı çok güzel anılar biriktirdim ama ikisi hariç. Birincisi bir piknik için yola çıkıldığında yaşandı. O zaman için epey lüks sayılabilecek bir arabadayız. Direksiyonda öğrencilerimden birinin yakını var. Kırda, yol bile denilemeyecek bir hatta -ama daha önce araç geçtiği belli- çılgın manevralarla ilerliyoruz. Eylül ortası; etraf yemyeşil. Derken önümüze henüz yürümeyi bile beceremeyecek kadar küçük iki köpek yavrusu çıkıyor. Bu aslında yavruların mekânı; biz orada misafiriz. O kişi, dümdüz arazide rahatlıkla manevra yapabilecekken, arabayı yavruların üzerine sürüyor ve ezip geçiyor. Ortak bir dile sahip olmamanın çaresizliğiyle -ve evet, ayıp olur diye de düşünerek- çığlığımı yutuyorum ama gözyaşlarına da boğuluyorum. Gözlerimi kapıyorum ama en azından araba durdurulur, belki yaşıyorlardır diye bakılır diye umut ediyorum. Hayır öyle olmuyor. Ardından yürümeyi tam öğrenememiş halleriyle yalpalayan iki yavru daha çıkıyor karşımıza; araba onların da üzerine sürülüyor. Arkada dört ölü yavru bırakılıyor ve hiçbir şey olmamış gibi piknik yerine doğru yola devam ediliyor. Arabada kadın öğrencilerim de var. Çaresizlikle yüzlerine bakıyorum; hafif bir omuz silkme hareketiyle geçiştiriliyor durum. Benim bütün günüm mahvoluyor. Kendimi iptal edilmiş bir teleferik hattının teperine doğru tırmanmaya bırakıyorum. Kaza olsa bile kahrolunacak bir durumun, kasıtla ve günün neşesinin bir parçasıymış gibi geçiştirilmesi içimi acıtıyor.
İkinci olayı ise kaldığım üniversiteye ait misafirhanede yaşıyorum. Günün koşulları içinde bana en iyi oda verilmiş; iki odalı gibi ama kapısı, kilitleseniz bile bir omuz darbesiyle kırılacak kadar zayıf, güven vermiyor. Bir akşamüstü -gece değil- yurtta kalan ve muhtemelen gündüz karşılaştığım bir erkek, Rusça bağırarak kapımı yumruklamaya başlıyor. Açmamı istiyor; bağırıyor, küfrediyor, yumrukluyor, tekmeliyor. Hayatımda daha önce hiç yaşamadığım bir korku yaşıyorum. Ne yapacağımı bilemiyorum. Bilmiyorum belki de başka konuklar veya idareci sıfatında kimse yok etrafta ama ben bir yardım bekliyorum, kimse bu niyetinin hiç de iyi olmadığı belli sesi duyup da yardıma koşmuyor. Uzun bir süre sonra şahıs, bağırmaktan ve kapımı yumruklamaktan yorulup gidiyor. Ben o geceden sonra yurtta bir daha huzurla uyuyamıyorum. Bunu da -beni davet eden üniversite yönetimine ve meslekdaşlarına söylesem- biliyorum çok üzülecekler, ama nasıl tanıyacaklar? Kimselere bir şey anlatamıyorum, her şeyi bırakıp dönmeyi de kendime yediremiyorum.
Bu yazıya koyulurken, ünlü Rus yönetmen Alexander Sokurov’un öğrencilerinden Vladimir Bitokov’un Derin Nehirler (Deep Rivers) filminden sonra beni yine çok etkileyen ve bu defa onun kadın öğrencilerinden Nalçik doğumlu Kira Kovalenko’nun Yumrukları Gevşetmek (Unclenching the Fists) filmini ikinci defa izlemek istedim. Buralarda koşa koşa gidilen bu filmler, sanırım çoğunluğumuz için “Bu ne biçim Çerkeslik” yorumlarıyla ifade edilen bir hayal kırıklığıydı. Oysa beni, her ikisi de ikinci kez izlemeyi isteyecek ölçüde etkiledi ve birden çok nedenle sarstı. Bu filmler, ana/atavatanların zorlu coğrafyası, sert savaşlarla geçen ve hâlâ süren tarihi ve bunun içinde kimliğini muhafaza edebilmek için sıkı sıkıya sarılınan gelenek/kültür ortamında, şiddetle hemhal olmuş yüksek dozlu bir erilliğin nasıl kurulduğunu anlamaya yönelik çabalarıma eşlik etti. Özellikle Kovalenko’nun filmi.
Beslan okul baskınında bedeninde ve ruhunda derin izler kalacak şekilde yaralandığını anladığımız -belki de annesini bu sırada kaybetmiş-, üzerine çöken işsizlik ve yoksullukla baş etmeye çalışan; nasıl bir sevgiyle kurulduğu tartışmalı baba ve küçük erkek kardeş merkezli güç ilişkileri nedeniyle baskı altında tutulan; büyük erkek kardeşinin yaptığı gibi kaçmayı, kendine başka bir hayat kurmayı düşleyen ama bunun için önce ameliyat olarak bedeniyle barışmak isteyen; bunu her istediğinde hem metaforik hem de gerçek anlamda kendisini yaşamak zorunda olduğu yere ve ilişkilere kilitlenmiş bulan Adedza’nın öyküsü bu.
Filmde üzerine ayrı ayrı konuşulabilecek çok sayıda sahne var. Ancak ben, bana 1997 yılında yaşadıklarımı hatırlatan, erkekliğin kurulma ritüellerine dair üç sahnenin özellikle altını çizmek istiyorum. İlki, şehrin gençlere sıkıntıdan başka bir alternatif sunamadığını hissettiğimiz boğucu atmosferde -Sovyet döneminden kalma konutları ve teknolojisiyle eski bir maden kasabası- genç erkeklerin “eğlence” olarak bir apartmanın duvarını gerçek silahlarla olmak üzere boylu boyunca nişan tahtası gibi kullanarak atış yapmaları. İkincisi, her yeri dökülen arabalarla, toz toprak içinde kalarak daireler çizdikleri ve bunu yaparken delice keyif aldıkları “rallimsi eğlence”. Üçüncüsü ise gece vakti, buram buram adrenalin ve belki de homoerotizm kokan bir kaplıca havuzuna topluca girildiğinde -Ada’nın da seyirci olduğu, ancak bir arkadaşımın sansürlenmiş de olabileceğini söylediği- “şakalarla” yeniden üretilen erkeklik halleri. Ve biz bu erkekliği kuran ritüellerin kültürleri çapraz kesen benzerlerine aşinayız.
Rusça bilmiyorum; baba-dilim İronca dahil diğer bölge dillerini de. Ancak bu dillerdeki akademik literatür taraması erkek şiddeti konusunda üniversitelerde çalışma yapıldığına dair veri çıkarmıyor önüme. Nedenini kestirmek zor değil. Ayrıca Kuzey Kafkas cumhuriyetleri Rusya Federasyonu’nun bir parçası sayıldıkları için bölgelere özgü örneğin kadın-erkek eşitliği veya kadına yönelik erkek şiddetine dair verilere ulaşmak da güç. Benzer şekilde ilgili konularda İngilizce yayınların sayısı da çok az. Dolayısıyla ana/atavatanlardaki erkeklik örgülerini anlamamıza yardımcı olacak veri ve değerlendirmelerde, ChatGPT üzerinden yaptığım aramalarda karşıma çıkan Rusça haber siteleri ve dergilerde yayımlanmış yazıların Türkçeye çevrilmiş versiyonları ile birkaç İngilizce olarak kaleme alınmış proje raporundan yararlanacağım. Bir de Jade Cemre Erciyes’in (2023) Abhazya ve diasporadaki Abhaz kadınlarla yaptığı derinlemesine görüşmelere dayalı çalışmasından. Ayrıca bu çalışmanın dayandığı gözlem ve verilerin, büyük ölçüde benzer tarihsel, sosyoekonomik ve kültürel özellikler gösteren Kuzeybatı ve Orta Kafkasya cumhuriyetlerindeki kadınların durumlarına da genellenebileceğini düşünüyorum. Yanlışsam, Cemre beni düzeltir.
Ana/atavatanlarımız, kadınların geleneğin vaaz ettiği “saygı” ve atfettiği “değer” çerçevesinde “korundukları” varsayılan; ancak gerçekte ayrıcalıklı erkek(lik)lerin hüküm sürdüğü coğrafyalar. Bu durum, savaşlar ve işsizlik gibi nedenlerle kadın nüfusun erkeklere göre daha fazla olmasına; Sovyet tipi eşitlikçi politikaların bir sonucu olarak kadınların -karar verici mercilerde olmasalar bile- kamusal alandaki varlıklarının alışılmış ve “kabul edilebilir” sayılmasına; küçük ölçekli ticaret ve hizmet sektörünün büyük ölçüde kadınlar tarafından sürdürülmesine rağmen böyle. Kadınlar çoğu zaman eşlerinden daha fazla para kazanıyor, hatta kimi zaman evin geçimini tek başına sağlıyor. Sivil toplum örgütlerinde, sanat ve kültür alanlarında da ön plandalar. Yani gelenek de onlardan iyi anne ve kültür taşıyıcısı olmalarını beklemeye devam ettiği için hepsi birer “süper kadın” olarak karşımıza çıkıyor.
Radikal İslam’ın nüfuz alanındaki Çeçenya ve İnguşetya’daki durumun daha vahim olduğunu tahmin etmek zor değil. Ancak Kuzey Kafkasya’nın orta ve batısında nereye giderseniz gidin -ben Osetya’da, Adigey’de ve Abhazya’da bunu gözlemleme fırsatı buldum- tablo büyük ölçüde böyle. ChatGPT’nin isimler üzerinden ulaşabildiği verilere göre, bu bölgede kadınların parlamentoda temsil oranları da son derece düşük. En yüksek oran %22 ile Adigey’de. Kabardey-Balkar ve Kuzey Osetya’da bu oranlar sırasıyla %14 ve %13 civarında. En düşük oran ise %5,9 ile Abhazya’da karşımıza çıkıyor. Jade Cemre’nin araştırması, Abhazya’da özellikle genç yaşta kadın olmanın siyasal alanda ek bir dezavantaj oluşturduğuna işaret ediyor ki bunun bölgedeki diğer cumhuriyetler için de geçerli olduğunu tahmin etmek zor değil.
2016 yılında, Çeçenya, Dağıstan, İnguşetya ve Kabardey-Balkar’da 800 erkekten oluşan bir örneklemle gerçekleştirilen bir araştırmaya göre (https://www.gwi-boell.de/sites/default/files/uploads/2019/03/the_life_of_men_in_the_north_caucasus.pdf?utm_source=chatgpt.com), “saygı gören bir aile babası” olmak en önemli değer olarak öne çıkıyor. Ancak bu değerle bağlantılı olarak, Çeçenya ve İnguşetya’da erkeklerin %20’si, Kabardey-Balkar’da ise %8’i, kadınların -başta eşlerinin- davranışlarından kendilerini sorumlu hissettiklerini söylüyor. Araştırma, erkeklerin eve giren paranın kontrolü, kıskançlık, kadının giyim tercihi, akrabalara “gereken saygıyı” göstermemesi ya da bazen sadece “failin kendini kaybetmesi” gibi gerekçelerle şiddeti meşrulaştırabildiklerini ortaya koyuyor. Fiziksel şiddetin en meşru görüldüğü durum ise tüm bu cumhuriyetlerde %85 gibi yüksek bir oranla “kadının evlilik dışı ilişki yaşaması”. Kadının tanımadığı bir erkekle konuşması ya da kocanın istemediği kişilerle görüşmesi de katılımcıların en az üçte biri tarafından fiziksel şiddet gerekçesi sayılıyor. Buna rağmen erkekler, kadına yönelik fiziksel şiddetin ne kadar yaygın olduğunun farkında değil. Oysa aynı raporda, bu kez kadınlardan oluşan bir örneklemle yapılan araştırmadan alıntılanan verilere göre, Kabardey-Balkar’da kadınların %23’ü ya tecavüze uğramış ya da böyle bir olaya tanık olmuş. Bu oran Çeçenya’da %35’e çıkıyor. Saida Sirazhudinova’nın (2026) “Kuzey Kafkasya” başlığı altında yayımladığı bir diğer çalışmada ise, örneklemin dağılımı net olmasa da, Çeçenya, Dağıstan ve İnguşetya’da kadın sünneti uygulamalarına rastlanabildiği; ayrıca literatürde sorunlu bir biçimde “namus cinayeti” olarak adlandırılan toplumsal cinsiyet temelli erkek cinayetlerinde artış olduğu belirtiliyor. Araştırmacı bu cinayetlerin sayısını, araştırmanın yapıldığı dönem için 100 civarında olarak belirtiyor.
Nicel araştırmaların mesafeliliğinden, şiddet gören kadınlardan bizzat işitilenler üzerine kurulu haberlere geçtiğimizde, Kuzey Kafkasya’daki erkek şiddeti haritası biraz daha netleşiyor. Kabardey-Balkar’da bir kadın şöyle diyor: “Babam annemi neredeyse gözümüzün önünde vurdu. Tüm akrabalar gerçeği biliyordu. Kimse şaşırmadı. Ama ‘Babanın hapse girmesi aile için utanç olur’ dediler. Dosya kapatıldı.” Aynı kaynak, şiddet nedeniyle boşanmak ya da evi terk etmek isteyen kadınların karşısına kolektif bir gaslighting* çıkarıldığını aktarıyor: “Allah akrabalık bağlarını koparanı cezalandırır”, “Kocana itaat et, sabırlı ol”, “Annelerimiz katlandı, sustu, mutlu oldular”, “İş yok, çocuklar küçük, deli misin, kocanı nasıl bırakıyorsun?” gibi manipülasyonlarla kadınlar susmaya zorlanıyor.
Kuzey Osetya’daki duruma ilişkin veriler ise kadına yönelik erkek şiddetine karşı dayanışma amacıyla kurulan ve Osetçede “kız kardeşler” anlamına gelen Hotæ hareketinin yaptığı 650 kişilik anketten geliyor. Ankete göre kadınların %51’i vücutta belirgin iz bırakmayan orta düzey fiziksel şiddete maruz kalmış; %31’i ise ağır şekilde yaralanmış. Buna rağmen katılımcıların %40’ı, ayrılmanın “ayıp” sayılması ve Kabardey-Balkar örneğinde gördüğümüz kolektif baskı nedeniyle hâlâ şiddet uygulayan partnerleriyle birlikte yaşamaya devam ediyor.
Cemre’nin aktardığı 2019 tarihli bir araştırmaya göre Abhazya’daki kadınların %38’i, hayatlarında en az bir kez evli, nişanlı ya da flört ettikleri erkekler tarafından fiziksel, cinsel ya da duygusal şiddete maruz kalmış. Ancak 2017’de iki kız kardeşin öldürülmesiyle sonuçlanan bir erkek şiddeti vakasının kamuoyunda geniş tepkiyle karşılaşması üzerine bu suskunluk kısmen kırılmış; kadınlarla dayanışmaya yönelik bir kriz merkezi kurulmuş. ombdusmanra.org’dan erişebildiğimiz verilere göre Abhazya’da 25 Kasım 2025 itibariyle başvuran kadın sayısı 1005.
Araştırmalar, ata/ana coğrafyalarındaki erkek şiddetini savaş sonrası travmalarla, ekonomik sorunlarla, işsizlikle ve mafyatik ilişkilerle beslenen bir şiddet kültürüyle ilişkilendiriyor ve etkili olduğu yerlerde radikal İslami normlarla. Kadına “değer” atfeden söylemler, bu değerin sınırlarını kadınlıktan beklenen rollerle çiziyor; erkekliği savaşçı geçmiş ve fiziksel güçle özdeşleştiriyor; suskunluğu erdem sayıyor. Sonuç olarak, hegemonik erkeklik rejiminin kadın düşmanlığını ve cins kıyımını yeniden üretebileceği tüm koşullar mevcut. Kadın hareketleri bütün bu coğrafyalarda örgütlenerek, dayanışma geliştirerek güç kazanmaya başlamış olmasına hatta belirli ölçüde erkeklerin de desteğini almış olsa bile, kısa vadede durumun değişeceğine dair umut beslemek kolay değil. Dahası, Ukrayna’ya karşı savaşmak üzere bizim oralardan askere alınanların ve aralarındaki çok sayıda “serbest bırakılan” mahkûmun da yakın zamanda gündelik hayata karışacaklarını, bu durumun savaşta olduğu gibi “barışta” da önce kadınlara yönelik şiddeti artırdığını örneğin Bosnalı kadınların hikâyelerinden biliyoruz.
Jineps için 8 Mart vesilesiyle böyle bir yazı yazmayı tercih etmezdim ve işe koyulduğumda bu metnin beni böyle bir karanlık resmetmeye götüreceğini doğrusu düşünmemiştim. Ama su gibi yazı da kendi yolunu buluyor. Yine de şunu eklemek isterim; kimliklerimizin hem oralarda hem buralarda çok yaralı, acılı, travmalı köklerden kurulduğunu biliyorum, “kadına değer vermek” dendiğinde hegemonik çoğunluğun temsil ettiği erkeklik ve kadınlık hallerinden farklı durumların yaşanabildiğine de -iyi ki- tanığım. Ancak Putin, Orban, Trump gibi “hiper erkekliği” kültleştiren yeni tür faşizmlerin zirve yaptığı günümüzde aldığı biçimiyle patriarşinin, bulduğu bütün zeminlerden akarak kadın düşmanlığını, cins kıyımını beslediğini düşünüyorum. Ancak bütün bunlar belki de, kadınların yüzyıllardır verdikleri mücadelelere bağlı olarak kendilerine olan özgüvenleri artarken, erkeklerinkinin düşmesiyle, yeni kadınlık halleriyle baş edememesiyle ilgili.
Sonuç olarak aslında hegemonik erkekliğin giderek zayıflamakta oluşunun üstünün “hiper erkeklik” yüceltilerek örtülmeye çalışıldığı duruma, ne Türkiye’deki ne de Kuzey Kafkasya’daki toplumlarımız bir istisna oluşturuyor. Bu noktada benim kuşağımın kadınlarının konuşmaya fazlaca cesaret edemediği kadına yönelik erkek şiddeti genç kuşak feminist Çerkes kadınlar tarafından farklı boyutlarıyla dillendirilmeye başladığında nasıl tepkiyle karşılandığını hatırlayalım ve kendimize “sorun” onların bunu ifade etme biçiminde miydi, yoksa yüzleşmenin zorluğunda mı diye soralım. Farklı örneklerden biliyoruz ki kolektif yüzleşmeler hiç kolay ve bedelsiz olmuyor. Bunun yolunu açmak ise yine “bizlere” düşüyor. Yani genç kadınların Sara Ahmed’in “oyunbozanlık” dediği -bazen bireysel de olan- aktivizm ile bizim kuşağımızın sabır ve kapsayıcılık üzerine kurulu kolektif mücadele deneyimlerini ortada bir yerde buluşturarak kucaklayan, kız kardeşlerimizle diasporayı aşan bir dayanışma geliştirmek durumundaki “bizler”. Ama bir de bu yüzleşmede samimiyetle yanımızda yer almak üzere, derdi hem oralarda hem buralarda daha eşit, daha adil ve demokratik rejimler olan erkekler ki onların da sayısı az değil diye umutlanmak istiyorum.
*Bu kavramı feministler erkeklerin kadınlara karşı gerçeklik algısını çarpıtarak uyguladıkları psikolojik şiddeti ve manipülasyonu ifade etmek üzere kullanıyorlar.







