Bağımsızlık Demokrasi Özgürlük Eşitlik Birlik

ANALİZ: Kusurlu doğan sistem: Liberal dünya düzeninin yükselişi ve düşüşü

Giriş

2026 yılındayız. Liberal dünya düzeni çok açık biçimde derin bir kriz yaşıyor. Sistemin taşıyıcı sütunları birer birer çöküyor; onarmak da pek mümkün gözükmüyor. Aslına bakarsanız, düzen kusurlu doğmuştu. Bir noktada SOS vermemesi olanaksızdı. Sistem, kendisini yok edecek dinamikleri içinde barındırmaktaydı.

Liberal dünya düzenini inşa eden, bugüne kadar yaşatan ve ondan nemalanan Batılı seçkinler, şimdi sistemin çöküşünden dolayı dehşet içindeler. Bu seçkinlere göre liberal sistem, barışın ve refahın dünya çapında güvencesiydi ve onlara göre hâlâ da öyle. Bu çevreler, liberal düzenin çöküşe gitmesinden dolayı Başkan Donald Trump’ı sorumlu tutuyorlar. Trump göreve geldiği günden itibaren liberal dünya düzenine ters bakmış, her fırsatta onu aşağılamış, sistemi yapısökümüne uğratmak için her yolu denemişti.

Ne var ki mesele bu kadar basit değil. Gerçek durum çok daha karmaşık. Liberal dünya düzeninin yokuş aşağı gidişini yalnızca Trump’ın hasmane siyasalarına bağlamak hatalı bir yaklaşım olur. Çözülüşün temelinde sisteme içkin yapısal sorunlar var; Trump işte bu çelişkilerden istifade ederek Batı’nın dış politika seçkinlerinin neredeyse tamamının desteklediği liberal dünya düzenine savaş açmış durumda. Bu dosyanın amacı, liberal dünya düzenini çözülme noktasına taşıyan dinamikleri teşhis etmek ve mevcut düzeni nasıl bir sistemin ikame edeceğini tartışmaktır.

Yanlış alınan virajlar

1945 ertesinde ABD ve müttefiklerinin liberal dünya düzenini kurmada başarılı oldukları gerçeği bir yana bırakılırsa, sistem en başından beri kendini yok edecek dinamikleri bünyesinde barındırmaktaydı. Sistemin direksiyonunda bulunan Batılı karar vericiler daha basiretli hareket etmiş olsalardı bile, liberal düzenin ömrünü daha fazla uzatmaları mümkün olmayacaktı. Düzen, üç kusurundan ötürü çözülmeye mahkûmdu.

Birincisi, liberal demokrasilere dönüştürmek maksadıyla başka ülkelerin içişlerine müdahale etmek kaçınılmaz olarak bumerang etkisi yaratır. Silah geri döner ve toplumsal mühendislik sürecinin meşruiyetini tartışmaya açar. Bu neredeyse matematiksel bir kesinliktir. Bu noktada milliyetçilik denkleme dahil olur. ABD’nin rejim değişikliği hedeflediği ülkeler ortak tehdide karşı güçlerini birleştirir, güçler dengesi politikasına yönelirler. Nitekim 2003 yılındaki işgalin ardından Suriye ve İran, Iraklı direnişçileri destekledi. Bir başka örnekte, Rusya ve Çin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi gibi uluslararası forumlarda dayanışma içine girdiler.

İkincisi, liberal dünya düzeninin kendisi liberal demokrasiler bünyesinde egemenlik ve ulusal kimliğe ilişkin politik sorunlar üretir. Rejim değişikliği girişimlerinin başarısızlığa uğraması kitlesel göç dalgalarını tetikler. Göç dalgaları ise ev sahibi ülkelerde yükselen milliyetçiliğin duvarına toslar. Burada da milliyetçilik denkleme dahil oluyor. Görüyoruz ki milliyetçi duygular, kendilerine liberal diyen toplumlarda bile canlı.

Üçüncüsü, küreselleşmenin yıkıcı etkileri Küresel Güney ile sınırlı kalmadı. Hiper-küreselleşme sebebiyle, liberal demokrasiyle yönetilen ülkelerde de geniş halk yığınları yoksullaştı. İşsizlik, düşük ücretler ve gelir eşitsizliği Küresel Kuzey olarak tanımlanan ülkeleri de vurdu. Bu da liberal dünya düzenine duyulan güveni olumsuz biçimde etkiledi. Dahası, açık uluslararası ekonomi, güçlenen Çin’in önünü açtı. Çin ve Rusya, birlikte, tekkutuplu sisteme meydan okumakla kalmadılar; onu fiilen sona erdirdiler. Oysa tekkutupluluk, liberal dünya düzeninin var oluşu için çok temel bir koşuldu.

Demokrasi ihracının tehlikeleri

Liberal dünya düzeninin inşa edilmesi için en önemli koşul, liberal demokrasiyi yayabileceğiniz kadar yaymaktır. Demokrasi ihracı en başta, başarı şansı yüksek bir proje gibi görünüyordu. Batı’da egemen olan inanca göre siyaset öyle bir noktaya evrilmişti ki, aklı başında her insan liberal demokrasinin rakipsiz olduğunu kabul etmek zorundaydı. Bu demek oluyordu ki, liberal dünya düzeninin tesis edilmesinin önüne ciddi bir engel çıkmayacaktı. Post-Sovyet Doğu Avrupa örneğinin gösterdiği gibi, insanlar Batı tipi demokratik rejimde yaşamaya teşneydiler.

Oysa bu varsayım baştan kusurluydu. Bir kere, ideal siyasi sistemin tanımına ilişkin uluslararası bir mutabakat hiçbir zaman mevcut olmamıştı ve de olmayacak. Unutmayalım ki 1930’lu yıllarda birçok Avrupalı, komünizm veya faşizmi liberal demokrasiye tercih etmişti. O yıllar itibariyle liberal demokrasinin zaferi pek de kaçınılmaz görünmüyordu. O halde Doğu Avrupa’da illiberal demokrasinin giderek güçlenmesi, Çin ve Rusya’nın otokrasiyi benimsemeleri bizi şaşırtmamalı. Kuzey Kore’nin diktatörlük, İran’ın İslam cumhuriyeti olduğunu; İsrail’in ise Yahudi kimliğini daha ayrıcalıklı hale getirdiğini de unutmamalıyız. Şunu da hatırlayalım; tarih boyunca dünyadaki ülkelerin yüzde 50’sinden fazlasının liberal demokrasiyle yönetildiği bir dönem hiç yaşanmadı.

En iyi hükümet sisteminin ne olduğu üzerine yaşanan fikir ayrılığı milliyetçilikle birleştiğinde, liberal demokrasiyi dünya geneline yayma çabaları iyice çıkmaza giriyor. Bilindiği gibi milliyetçilik, kendi kaderini tayin hakkına ve egemenliğe vurgu yapan çok etkili siyasi bir güç. Başka türlü ifade edecek olursam, ulus-devletler diğer ulus-devletlerden ülkelerini nasıl yöneteceklerine ilişkin siyasi nutuk dinlemek istemiyorlar.

Farklı bir sistemi tercih eden devletlere liberal demokrasiyi dayatmanın, şiddetli tepkiye yol açtığı gün gibi aşikâr.

Büyük güçler ABD’ye düşman olursa

Liberal dünya düzenini kurma “dava”sı, ABD ile liberal demokrasiyle yönetilmeyen diğer büyük güçleri kaçınılmaz biçimde karşı karşıya getiriyor. ABD liberal demokrasiyi ihraç etmek için zayıf ülkelere karşı silah kullanabilir (Venezuela örneği) ama büyük güçlere -bilhassa nükleer cephaneliğe sahip devletlere- saldırmayı göze alamaz. Nitekim ABD, Soğuk Savaş sonrası dönemde Çin ve Rusya’ya saldırmayı aklına bile getirmedi.

Bununla birlikte, ABD’nin geçmişte Çin ve Rusya’yı liberal demokrasilere dönüştürmeye ve liberal dünya düzenine dahil etmeye niyetlendiğini biliyoruz. Washington bu niyetini açıkça beyan etmekle kalmadı, kullandığı hükümet-dışı örgütler aracılığıyla Pekin ve Moskova’yı liberal demokrasiyi benimsemeye zorladı.

Barışçıl yollarla rejim değişikliği hedefleniyordu. Çin ve Rusya, ABD müdahalesine karşı direndiler. İroniktir, Washington daha sonra aynı hoşnutsuzluğu Rusya’nın Amerikan seçimlerine müdahalesi karşısında duyacaktı. Milliyetçiliğin en güçlü siyasi ideoloji olduğu bir dünyada, tüm ülkeler kendi kaderini tayin hakkı ve egemenlik ilkelerine sıkı sıkıya sarılıyorlar.

Çin ve Rusya “doğal olarak”, liberal düzeni yayma çabalarına direndiler. Çünkü liberal düzenin egemen sistem haline gelmesi, ABD’nin dünya üzerinde iktisadi, askeri ve siyasi hegemonya kurması anlamına gelecekti.

Özetle, Çin ve Rusya hem milliyetçi hem de realist gerekçelerle ABD’nin liberal dünya düzenini egemen kılma çabalarına karşı güçlerini birleştirdiler.

Liberal demokrasileri liberal düzene düşman etmek

Liberal dünya düzeni kurmaya teşebbüs etmek, günün sonunda bizzat liberal demokrasiler içinde ciddi sorunlara sebep olmak anlamına geliyor. Çünkü liberal düzenin ilkeleri, milliyetçilerin kutsal saydıkları kırmızı çizgilerle çelişiyor. Ülkeler içinde çıkan sorunlar, dünya düzenini zaman içinde çözülme noktasına götürebiliyor.

Şaşmaz bir kural olarak liberal devletler uluslararası kurumların erdemine inanırlar; bu kurumlara giderek daha fazla yetki devrederler. Bu yetki devri stratejisi, geniş halk yığınlarının gözünde egemenlik haklarından feragat anlamına gelir. Bu da modern ulus-devletler bünyesinde ciddi sorunlara yol açar. Milliyetçilerin kendi kaderini tayin hakkı ve ulusal egemenlik ilkelerine sıkı sıkı bağlı olduklarını biliyoruz. Ve bu “kutsal” ilkeler liberal dünya düzeninin kurumlarının çalışma biçimiyle tamamen çelişiyor. Liberal düzenin etkisindeki ulus-devlet günlük hayatın içinde kümülatif biçimde arttıkça, yurttaşların zihninde yaşamlarının yabancı güçler tarafından biçimlendiği algısı kuvvetleniyor.

Liberal dünya düzeninin siyasaları ulusal kimliklerle de çatışıyor; ABD ve Batı Avrupa da dahil olmak üzere halkların ulusal kimliklerine önem verdiklerini biliyoruz. Liberalizm ise bireyci bir ideoloji; temelinde vazgeçilmez haklar var. “Dünya üzerinde her birey aynı temel haklara sahiptir” önermesi, liberal projenin evrensel boyutunu tanımlıyor. Liberalizmin ulus-ötesi bakış açısı, milliyetçiliğin özcülüğü ile çatışıyor. Bilindiği gibi milliyetçiler, dünya üzerinde her biri kendi kültürüne sahip özgün ulusların yaşadığına inanırlar. Milliyetçilere göre, halklar kültürlerini korumak için kendi devletlerine sahip olmalıdır. Böylece “öteki”nin yönelttiği tehditlerden korunurlar.

Açık sınırlar ve liberal göç politikaları, ulusal kimliklere aşırı anlam yüklenen bir dünyada kaçınılmaz biçimde sorunlara sebep oluyor. Mesela Brexit; seçmenlerin Avrupa Birliği’nden (AB) ayrılma kararında göç konusu belirleyiciydi. Britanyalı seçmen, Brüksel’in açık sınırlar politikasından yararlanarak göç eden Doğu Avrupalılara duyduğu öfkenin faturasını AB’ye kesti. 2015 yılında Ortadoğu’dan kaynaklanan siyasi göç dalgasına Avrupa’da geniş halk kesimlerinin verdiği reaksiyon, liberal dünya düzeninin omurgasını oluşturan devletlerle yan yana getirilmesi mümkün olmayacak türden bir tepkiydi. Göçmen krizi AB’nin liberal değerler konusundaki samimiyetini tartışmaya açtığı gibi, bu saygın kurumun üyesi olan ülkeler arasında çatlaklara sebep oldu.

Hiper-küreselleşmenin yol açtığı sorunlar

Hiper-küreselleşmenin liberal dünya düzeninin çekirdeği konumundaki ülkelerde açtığı iktisadi yaralar, sistemin meşruiyetinin bizzat bu ülkelerde tartışılmasına sebep oldu. Yatırımların Küresel Güney’e kayması sebebiyle, liberal demokrasilerde işsizlik yaygınlaştı. Özellikle belli bölgeler bu sanayisizleşme sürecinden daha fazla etkilendi. Bilhassa vasıfsız işçiler için durum çok zordu; bu insanlar seyyar (mobil) olmadıkları için iş bulmaları neredeyse olanaksız. İş bulsalar bile, hiper-küreselleşmenin bir çıktısı olan “yaratıcı yıkım” sebebiyle yeniden işsiz kalmaları her zaman mümkün. Şimdilik işini kaybetmemiş emekçiler de aynı kaygıyı duyuyor. Dünya ekonomisine içkin “dinamizm” istihdamı tehdit etmekle kalmıyor, emeğiyle çalışan kesimler içinde geleceğe ilişkin kronik bir belirsizlik duygusunu körüklüyor.

Dahası, hiper-küreselleşme, liberal Batı’da alt ve orta sınıfların reel gelirlerine ciddi bir darbe vurdu. Buna karşılık, üst sınıfların zenginliği katlanarak arttı. Gelir eşitsizliği her yerde kalıcı bir nitelik kazandı; düzelecek gibi de görünmüyor. Bretton Woods sisteminin işlediği dönemde devletler yeniden dağıtım politikaları, eğitim programları ve refah devleti uygulamaları sayesinde soruna müdahale edebilecek durumdaydılar. Ne var ki liberal dünya düzeninde devlet bir külfet gibi görülüyor. Sorunların çözümü piyasalara bırakılıyor. Küresel ekonominin sorunsuz işlemesi için kurallara ihtiyaç duyulduğu durumlarda ise devletlere değil uluslararası kurumlara bel bağlanıyor.

Piyasaların bu problemleri çözemeyeceği çok açık; çünkü sorunu yaratan piyasaların kendisi. Halk yığınları yaşadıkları olumsuzluklardan dolayı doğal olarak liberal dünya düzenini sorumlu tutuyorlar ve siyasetçilerden korumacı politikalara dönülmesini talep ediyorlar. Bu da liberal dünya düzeninin zayıflaması anlamına geliyor. Nitekim Donald Trump 2016 ve 2024 başkanlık seçimlerini bu hoşnutsuzluk dalgasını arkasına alarak kazandı. Ne olursa olsun Amerikalı çalışanları koruyacağının sözünü verdi. Popülist Trump’ın siyasi rakipleri ise liberal dünya düzenini savunuyor, korumacı politikalara karşı çıkıyorlardı.

Hiper-küreselleşmenin sebep olduğu bir başka soruna işaret etmemiz gerekiyor. Liberal dünya düzeninin dayattığı deregülasyon sayesinde önünde hiçbir yasal engel kalmayan sermaye hareketleri belli bölgeleri ve ülkeleri yoksullaşmaya mahkûm ediyor. Yüksek sermaye hareketliliği, uluslararası bankacılık sisteminde defalarca krize sebep oldu. Söz konusu krizlerin, hiper-küreselleşmenin yükselişe geçtiği geç 1980’li yıllarda başladığını anımsayalım. En ciddi krizler 1997-1998 ve 2007-2008 yıllarında yaşananlardı. 1997-1998 Asya krizi dünyaya yayılmanın eşiğine gelmişti. 2007-2008 küresel mali kriz ise Büyük Buhran’dan bu yana yaşanmış en ciddi iktisadi altüst oluş olarak tarihe geçti; liberal düzene duyulan güvene büyük bir darbe vurdu. Sermaye hareketliliğinin devam ettiği gerçeğinden hareketle, bu tür krizlerin arkası gelecek; sistem daha da zayıflayacak, hatta çöküşe gidecek.

Avro para birimi üzerine bir şeyler söylemek gerekiyor. Bilindiği gibi, Avro 1999 yılında tedavüle girdi. Avronun arkasında mali veya siyasi birlik olmamasına rağmen önemli bir adımdı; üye ülkeler arasında mali birliğin önünü açabilirdi. Farklı düşünenler de vardı; mali ve siyasi birliğin yokluğunda, avro ciddi sorunlarla karşılaşacaktı. Avroyu bu haliyle destekleyenler de problemin farkındalardı ama iyimserlerdi. Parasal birlik diğer alanlarda da birliğin önünü açacak, böylece sorun çözülecekti. Ne var ki umulduğu gibi olmadı. Avro ilk ciddi krizini 2009 yılında yaşadığında hem ekonomik hem de siyasi problemler baş gösterdi. Kriz Avrupa’da milliyetçi duyguları tetikledi; çözüm olarak korumacı politikalar gündeme geldiğinde milliyetçilik artık belirleyici bir güç haline gelmişti.

Avro bölgesinde yaşanan kriz AB için ciddi bir sınavdı. Ama Avrupa Merkez Bankası’nın kurtarma operasyonlarıyla problem çözüldü. AB’nin saygınlığı önemli bir darbe yemişti ama krizden de çıkılmıştı.

Ancak daha önemlisi, AB mali ve siyasi birlik hedefinin gerisinde kalmıştı. Krize bulunan çözümün geçici olduğu gün gibi aşikârdı. Onu yeni krizler takip edecek, bu süreçte yalnızca AB değil liberal dünya düzeni de güç kaybedecekti.

Hiper-küreselleşmenin karanlık yüzü

Liberal dünya düzeninin beraberinde getirdiği iktisadi sorunlar, sistemin yapıtaşları olan liberal devletler içinde de yoğun biçimde hissedildi. İktisadi sorunlar, liberal sistem karşıtı politik direnişi tetikledi. Demokratik rejimlerde bu tür sorunlar yaşandığında seçmenler liberal seçkinlere sırtlarını döner, popülist liderlerden medet umarlar.

Mevcut küresel ekonomi bütünleşik ve dinamik bir karaktere sahip. Değişim çok hızlı yaşanıyor, bir ülkedeki gelişme başka ülkeleri de etkiliyor. Bu hiper-açık sistemin geçmişte ciddi avantajları olduğu gerçeğini teslim etmek gerekiyor. Küresel ölçekte yaşanan büyüme sayesinde Çin ve Hindistan gibi ülkelerde milyonlarca insan yoksulluktan kurtuldu. Ama büyümeden asıl nemalananlar, dünyanın en zengin tabakaları oldu. Ekonomik sistem aynı zamanda, oyunu liberal düzenin kurallarıyla oynamayı tercih eden devletlerin üstesinden gelmekte zorlanacakları türden sorunlar üretti. Bu olguyu daha iyi anlamak için bir kıyaslama yapmak gerekiyor. Bugünün hiper-küreselleşme ile (1945 ve 1980’li yıllar arasındaki on yıllara damgasını vurmuş olan) Bretton Woods mutabakatı döneminde yaşanan ılımlı küreselleşme arasında bir karşılaştırma yapalım.

Bretton Woods mutabakatı ancak sınırlı bir açık uluslararası ekonomi sistemi öngörmekteydi. Ülkeler arasındaki sermaye hareketleri üzerinde ciddi kısıtlar mevcuttu. Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) uluslararası ticareti kolaylaştırmakla yükümlü olsa bile, devletler gerek duyduklarında korumacı politikalar uygulayabiliyorlardı. Devletler ulusal varsıllığı artıran adımlar atabildikleri gibi, yurttaşlarını piyasa dalgalanmaları karşısında da koruyabiliyorlardı. Piyasalar ile devletler arasındaki bu ilişki “gömülü liberalizm” (embedded liberalism) olarak anılıyordu. Bretton Woods mutabakatı 40 yıldan fazla bir süre kusursuz işledi. Ne var ki geç 1980’li yıllarda günleri sayılı hale gelmişti.

Geç 1980’li yıllarda gündeme gelen ve Soğuk Savaş’ın bitmesiyle yükselişe geçen hiper-küreselleşme, Bretton Woods mutabakatına zıt bir modeldi. Batılı siyaset yapıcılar tarafından kotarılan bu yeni düzen, küresel piyasaların deregüle edilmesine dayanmaktaydı. Deregülasyon işlemi iki şekilde yapıldı. Birincisi, sermaye akışı üzerindeki denetimler kaldırıldı. İkincisi, GATT örgütünün yerini Dünya Ticaret Örgütü (WTO) aldı. 1995 yılında faaliyete başlayan WTO, dünya çapında piyasaların açılmasını ve korumacı politikaların caydırılmasını öngörmekteydi. Ekonomiye devlet müdahalesi, liberal dünya düzeninin işleyişi açısından sakıncalıydı.

Çin’in yükselişi

Hiper-küreselleşme sürecinin çıktısı olan bir başka soruna işaret etmek gerekiyor. Sorun Küresel Kuzey ülkeleri içinden dünya düzenine yükselen toplumsal muhalefetle ilgili değil. Sorun bambaşka bir yerden, küresel güç dengesinden kaynaklanıyor. Evet; sorun Çin.

Donald Trump’ın ilk başkanlık dönemi (2017-2021) öncesinde, Batılı seçkinler -1989 sonrası anlayış doğrultusunda- “engagement” yoluyla Çin’i kazanmaya çalışmaktaydılar. Çin’in, tüm kurumlara üyelik dahil olmak üzere, dünya ekonomisine entegre edilmesi öngörülüyordu. Müreffeh bir Çin’in liberal demokratik rejimi benimseyeceği ve liberal dünya düzeninin “sorumluluk” taşıyan bir üyesi olacağı varsayılıyordu.

Ne var ki siyaset yapıcıların gözden kaçırdıkları bir nokta vardı. Çin’in kalkınmasını teşvik ederek, kendi elleriyle liberal düzenin sonunu hazırlıyorlardı. Çin hem iktisadi hem de askeri bir devdi. Çin’in güçlenmesi tekkutuplu dünya düzeninin sonunu getirdi. Oysa liberal dünya düzeninin bekası, ABD’nin liderliğinde tekkutuplu sistemin sürmesine bağlıydı. Rusya’nın rövanşist bir ajanda ile siyaset sahnesine çıkmasıyla sorun daha da katmerlendi. Çin’in yükselişi ve Rusya’nın geri dönüşüyle uluslararası sistem çokkutuplu bir nitelik kazandı. Çanlar şimdi liberal dünya düzeni için çalıyordu. Meseleyi daha da içinden çıkılmaz hale getiren, Çin’in de Rusya’nın da liberal demokrasiler olmamalarıydı.

Liberal düzen, yapısal kusurları sebebiyle çökmeye mahkûmdu. Çin ve Rusya büyük güç olmasalar, tekkutuplu sistem devam etmiş olsa bile çözülme kaçınılmazdı. Donald Trump’ın 1989-sonrası Amerikan politikalarını topa tutan popülist bir ajanda ile kazandığı ­ilk seçim zaferi, liberal düzenin daha 2016 yılında ne kadar derin bir kriz içinde olduğunu gösteriyor. Başka bir deyişle, tekkutuplu uluslararası sistem varkalmış olsaydı bile, Donald Trump’ın başkanlık döneminde bilinemezci (agnostik) bir düzene evrilmesi kaçınılmaz olacaktı. Çünkü tekkutupluluk, realist ve sürdürülebilir bir sistem değildi. Çin olsun olmasın, liberal dünya düzeni doğuştan içkin kusurları sebebiyle çökmeye mahkûmdu.

Yönümüz neresi?

Liberal dünya düzeni ömrünün son safhasına gelmiş bulunuyor. Kimileri “terminal” aşamadaki sistemi daha pragmatik, 1989 sonrasına damgasını vurmuş aşırılıklarından arınmış bir modelin ikame etmesinin mümkün olduğunu iddia edebilir. Ve bir dizi varsayım ileri sürebilirler. Buna göre yeni uluslararası düzen, liberal özünü korumakla birlikte daha ılımlı davranacak; nüanslara özen gösterecek, demokrasi ihracında eskisi kadar agresif olmayacaktır… Belki hiper küreselleşmeyi frenleyecektir… Ya da uluslararası kurumların gücüne ciddi kısıtlar getirecektir. Bu teze göre yeni pragmatik düzen Soğuk Savaş dönemindeki Batı kampına egemen olan sisteme benzeyecektir; küresel ve liberal ama aynı zamanda realist.

Ne var ki bu çözüm önerisi de gerçekçi olmaktan uzak. Çünkü tekkutuplu “moment” tüm versiyonlarıyla geçmişte kaldı ve öngörülebilir bir gelecekte geri gelmeyecek. Dahası, Başkan Trump’ın daha pragmatik de olsa liberal düzenin sürmesine yeşil ışık yakmaya niyeti yok ve ABD’nin desteği olmadan “yumuşatılmış liberal” seçeneğin hayata geçmesi olanaksız. Dünya jandarmasının desteğinden yoksun, üstelik bir de yumuşatılmış bir liberal projenin başarılı olması hiç mümkün gözükmüyor.

Gerçek anlamda liberal bir dünya düzenini ılımlı veya pasif yöntemlerle yaşatmak olanaksız. Projenin başarılı olması birçok ülkede büyük ölçekli toplumsal mühendislik yapılmasına bağlı. Liberal proje başarılı olacaksa, ABD ve müttefikleri bıkıp usanmadan küresel ölçekte çok iddialı politikalar izlemek zorundalar.

Günümüzün gerçekliği ise çokkutuplu dünya düzenidir. Ayrıca güçler dengesinin geri döndüğü gerçeğini de görmemiz gerekiyor. O halde soralım: Çokkutuplu dünyanın yeni egemenleri hangi ülkeler olacak?

Nüanslarla Amerikan-Çin rekabeti

Çin’in yükselişi sürdüğü takdirde, 21. yüzyılın ana paradigmasının Amerikan-Çin askeri rekabeti olacağını rahatlıkla iddia edebiliriz. Washington ve Pekin etrafında askeri bloklar oluşacak. Düşman bloklar -Soğuk Savaş benzeri- sıfır toplamlı oyunun tarafları olacaklar. Bir tarafın kazancı, mutlak surette karşı tarafın kaybı anlamına gelecek. Tek fark, Sovyetler Birliği’nin yerini günümüzde Çin alacak.

Soğuk Savaş boyunca iki düşman ekonomik sistem rekabet halindeydi. Dolayısıyla Batı ve Doğu blokları arasında ekonomik ilişkiler mevcut değildi. Oysa bugünün gerçekliği, Soğuk Savaş döneminden çok farklı. Gerek ABD ve Çin gerek iki ülkenin Doğu Asya bölgesindeki müttefikleri arasında yoğun ekonomik ilişkiler mevcut. Amerikan-Çin askeri rekabetinin ekonomik ilişkilere zarar vereceğini söylemek pek mümkün değil. Ticaretin sürmesi iki tarafın da çıkarlarına hizmet ediyor. Washington, Pekin ile ticarete kısıtlar getirse bile, Çin Avrupa ülkeleri gibi diğer ortaklara yönelerek kaybını telafi etme yoluna gidecek. İnsanlığın geleceği, 1914 öncesi Avrupa’daki duruma benzemeye aday görünüyor. Anımsayalım; Üçlü İttifak (Avusturya-Macaristan, Almanya ve İtalya) ile Üçlü Antant (Büyük Britanya, Fransa ve Rusya) blokları arasında yaşanan yoğun güvenlik rekabetine paralel olarak, bu altı devlet arasında yüksek hacimli ekonomik ilişkiler devam ediyordu.

Dünya ekonomisinin bütünleşik bir karaktere sahip olmasından dolayı, ayak sesleri duyulan dünya düzeninin görevleri arasında küresel ekonominin işleyişini güvence altına almak da olacak. Çin yerleşik ekonomik çıkarlarının gereği olarak küresel işbirliğini desteklemesine rağmen, yükselen gücünü devreye sokarak uluslararası düzeni kendi lehine şekillendirmek isteyecek. Daha fazla güç kazanmak için mevcut uluslararası kurumlarda oyunun kurallarını yeniden yazmakla kalmayacak, artan gücünü yansıtacak biçimde yeni kurumlar da kuracak.

Amerikan-Çin rekabeti, Soğuk Savaş’ı andıracak biçimde, iktisadi ve askeri yarışmayı teşvik edecek. Ama bu defa, Soğuk Savaş’tan farklı olarak, uluslararası düzen, küresel ekonomik işbirliğini yönetmek için devrede olacak.

Rusya ne yapar?

Rusya kesinlikle büyük bir güç. Dünya düzeni bu yüzden çift değil çokkutuplu. Ne var ki Moskova, ABD-Çin-Rusya üçlüsü içinde açık ara en güçsüz taraf; öngörülebilir gelecekte de bu durum değişmeyecek gibi görünüyor. O halde sormak lazım: Amerikan-Çin rekabetinde Rusya hangi tarafı seçecek? Rusya şu anda Çin ile hizalansa bile, taraf değiştirmesi ve ABD’nin safına geçmesi şaşırtıcı olmaz. Güçlü bir Çin -komşu oldukları gerçeği de hesaba katıldığında- Rusya için daha büyük tehdit unsuru haline gelebilir. Çin karşıtlığı ortak paydasında Moskova ve Washington bir araya gelecek olursa, Rusya en iyi ihtimalle Batı blokunun küçük (junior) ortağı olur. Rusya, ABD tehdidi karşısında Çin ile yakınlaştığında da küçük ortak olmaktan kurtulamayacak. Geriye bir ihtimal daha kalıyor: Rusya iki ülke ile de yakınlaşmaz, stratejik özerkliğini korur.

Avrupa’nın geleceği

Başta daha iri devletler olmak üzere, Avrupa ülkelerinin çoğu ABD’nin müttefikleri sayılabilirler. Bununla birlikte, Çin’in çevrelenmesi (kuşatılması) stratejisinde önemli bir askeri rol üstlenmeyecekleri kaydını düşmek gerekiyor. Doğu Asya’ya yansıtabilecekleri ciddi bir askeri güce sahip olmamalarının yanında, Çin Avrupa’yı doğrudan tehdit etmediği için askeri kapasitelerini artırmak zorunda da değiller. Ayrıca Çin’i çevreleme külfetini ABD ve Asyalı müttefiklerine devretmek daha mantıklı bir seçenek. Washington her şeye rağmen, stratejik iktisadi gerekçelerle Avrupa ülkelerini gözden çıkarmayacaktır. Bu gerekçeler arasında en önemli olanlar, Avrupa’nın çift kullanım teknolojileri Çin’e satmaması ve Pekin’e uygulanacak yaptırımlara iştirak etmesi beklentileridir. Buna karşılık ABD’den beklenen, Avrupa’daki askeri varlığını devam ettirmesi ve NATO’dan çıkmamasıdır. Bununla birlikte, Washington’ın ekonomik kulvarda Çin’e karşı Avrupa’nın desteğini alabilmek için Avrupa’dan çekilme kartını kullanması sürpriz olmayacaktır.

Sonuç

Soğuk Savaş esnasında ABD ve müttefiklerinin kurduğu düzen ne uluslararası ne de liberal idi. “Hür dünya” olarak bilinen kampa sırtını yaslamış Batı blokunun hedefi, Sovyetler Birliği’nin hegemonyası altındaki rakip blokla güvenlik kulvarında ölümüne rekabet etmekti. İki taraf da liberal veya komünist olmaktan önce, iyi tanımlanmış jeopolitik hedeflere sahip “realist” sistemlerdi. Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından tekkutupluluğun şafağında galip Batı (ABD’nin önderliğinde) liberal bir dünya düzenini tesis etmeye soyundu. Amaç, dünya barışı ve evrensel refah olarak tanımlandı.

1990’lar ve 21. yüzyılın ilk yıllarına iyimserlik egemendi. Liberal düzen kalıcı olacak gibi görünüyordu. Başarılar bol, başarısızlıklar sayılıydı. Ne var ki sistem 2005 yılında teklemeye başladı. Sorunlar katlanarak büyüdü ve sistem çözülme noktasına geldi. Sistem kendisini yok edecek bir dizi dinamiği bünyesinde barındırıyordu. Bu durum öngörülemediği için, uzun vadede zaten kaçınılmaz olan çöküş normalden daha erken kapıyı çaldı.

Liberal dünya sistemine bağlı kalmakta ısrar eden Batılı dış politika seçkinlerinin gerçekle yüzleşmelerinin zamanının geldiğini düşünüyorum. Liberal proje doğuştan kusurlu, geleceği olmayan bir girişimdi. Öngörülebilir gelecekte söz sahibi olacak olanlar, ütopik olmayan “realist” sistemlerdir.

19 Şubat 2026

 

Yazarın Diğer Yazıları

ANALİZ: Peter Magyar taşrayı nasıl kazandı?

İlk bakışta, Macaristan kırsalında “Don durgun akıyordu”. Ama muhalif aday Peter Magyar’a seçimi kazandıran, taşranın desteği oldu.  Başbakan Viktor Orban ile rakibi Peter Magyar’ın seçim...

ANALİZ: Macaristan’ın şafağı

Viktor Orban 16 yıldır iktidardaydı, elinin altında sınırsız kaynak vardı, Donald Trump ve Vladimir Putin tarafından destekleniyordu. Siyasetin acemisi Peter Magyar’ın ise tek kozu vardı;...

Heykel yıkılır, tabu yıkılır

Taşkent’in ana meydanında Karl Marx’ın heykeli yıkılıp, yerine Timur’un heyeti konduğunda yabancı gözlemciler şaşırmışlardı. Belli ki Timur’un Özbek ulusal kimliği için ne kadar önemli...

Sosyal Medyalarımız

4,890BeğenenlerBeğen
1,353TakipçilerTakip Et
4,000TakipçilerTakip Et

Son Yazılar

- Advertisement -spot_img