Gün gelip NATO’nun ve AB’nin merkezinde, “Bugün de kapitalizm küçük bir darbe aldı” tadında bir yazı kaleme alacağım aklımın ucundan geçmezdi doğrusu. Brüksel’deki toplumsal hareketlilik, siyasetin sokaklara taşan bu gündelik hali, 1 Mayısların bile kentin en uzak köşelerine hapsedildiği ülkelerden gelenler için hayli şaşırtıcı. Geçen haftalarda Brüksel’de hayat birkaç günlüğüne alışılmış ritmin dışına çıktı; toplu taşımanın aksadığı, okulların etkilendiği bu kesinti, bir grevin şehre nasıl sızdığını pek güzel gösteriverdi. Aynı günlerde, bu kez başka bir nedenle, İran’la dayanışma için toplanan kalabalıklar sokaktaydı. Farklı taleplerin, farklı deneyimlerin ve dillerin iç içe geçtiği bu manzara, aslında tek bir noktaya işaret ediyordu: Sözünü kamusal alanda kuran, geri çekmeyen bir yurttaşlık pratiği ve direniş.
Türkiye’den bakınca böylesi bir manzaraya iç geçirmedim değil. İtiraf etmiş olayım, insanın içinden, şöyle layıkıyla bir eyleme katılmak gaz yemeden, su sıkılmadan, sabaha karşı derdest edilmeden meydanda sesini yükseltmek geçiyor. Belçika siyasetini ya da klişe tabirle Batı’nın leziz liberal demokrasisini güzelleyecek değilim. İran eyleminde burada da polisin eli armut toplamadı. Ama şu inkâr edilemez: Sokak, burada yurttaşlığın inşa edildiği ve deneyimlediği mecra. Kuşkusuz bunun bir tarihsel arka planı ve toplumsal mücadelelerle kurulmuş zemini var; gökten zembille inmiyor bu türden yurttaşlık deneyimi.
Kuramsal tartışmalara girmeden, bu defa gündelik hayatın içinden kimi gözlemlerimi paylaşmakla yetineyim. Fransızca dersinden Brezilyalı arkadaşım sabah mesaj atıp “Genel grev var, trenler çalışmıyor” diyerek bizleri uyardı. Uzun yoldan, Türklerin de yoğun olduğu Schaerbeek’ten geliyor. Schaerbeek, “küçük Elmadağ” olarak anılan, hakkında Afyon’dan Brüksel’e doğrudan uçuşlar olduğuna dair şehir efsaneleri dolanan bir yerleşim yeri. Faslılar, Türkler, Afganlar, Suriyeliler, sözün özü, farklı dalgalarla gelmiş, farklı nedenlerle tutunmaya çalışan göçmenler burayı yurt bilmiş. Pek de tekin olmayan bu semtten merkeze gelmek hiç de kolay değil. Genel grev, işte böyle durduruyor hayatı.
Brüksel’de eylemlilik, protestolar bitmek bilmiyor. Aynı hafta, Nartan’ı okula bırakırken okulun önünde toplanmış başka bir kalabalığa denk geldim. 15-16 yaşlarında gençler elime renkli fotokopiyle çoğaltılmış bildiri tutuşturup heyecanla dertlerini anlatmaya soyundular. Yeni yasa tasarısının öğretmenlerini işsiz bırakacağına dair kaygılarını sıraladılar bir çırpıda.
Belçika’da son aylarda sokaklara taşan hareketliliğin arkasında tek bir yasa değil, 2025 sonundan itibaren gündeme gelen kapsamlı bir reform paketi var. Eğitim alanında bütçe kesintileri, öğretmenlerin ders yükünün artırılması ve güvenceli istihdamın zayıflatılmasına ilişkin ateşli tartışmalar sürerken, federal düzeydeki emeklilik reformu bu tabloya adeta tuz biber oldu. Daha uzun çalışma süreleri ve erken emekliliğe getirilen kesintiler, bu kez çok daha geniş kesimleri sokağa taşıdı. Bart De Wever hükümeti tarafından yürütülen bu reformlar, sendikalar tarafından yalnızca teknik bir mali düzenleme değil, sosyal hakların aşındırılması olarak değerlendiriliyor. Nitekim 2025’te başlayan grev dalgası, 2026 başında ulusal ölçekte eylemlere dönüştü ve özellikle 12 Mart 2026’da Brüksel’de on binlerce kişinin katıldığı büyük bir gösteriyle zirveye ulaştı. Gördüğüm kadarıyla eylemler, ücretlerin doğrudan düşürülmesinden ziyade, daha fazla çalışma, daha az güvence ve daha geç emeklilik anlamına gelen dönüşüme karşı birikmiş tepkinin ifadesi.
Geçen yıl 19 Mart’ta Saraçhane’de, İstanbul Üniversitesi önünde gençlerin polis barikatını zorladığı o an, bir anlığına da olsa yeniden yurttaşlaştığımızı düşündürmüştü. Uzun süredir bu ülkede yurttaşlığın bir siyasal özne olma halinden ziyade sandığa indirgenmiş bir pratik olarak deneyimlendiği neredeyse ortak bir kabuldü. İlhan Cihaner’in “Bu ülkede yurttaş yok, seçmen var” sözü tam da bunu anlatıyordu. Gerçekten de sözün oy verildiği anla sınırlandığını; onun dışında sessizlik, bekleme ve rızanın ima edildiğini biliyorduk. Ama bu dar temsil çerçevesinin bile elimizden kayacağını öngöremedik. Bugün geldiğimiz noktada, hayıflanarak sandığın bile bir karşılığının kalmadığını konuşur hale geldik. Bir zamanlar yurttaşlığın son dayanağı gibi görülen bu mekanizma giderek işlevsizleşiyor.
Belki de bu yüzden Brüksel’de karşılaştığımız sahneler yalnızca bir kesinti olarak değil, başka bir siyasal ihtimalin hatırlatıcısı olarak okunmalı. Sokak, burada yurttaşlığın sınırında değil, tam merkezinde duruyor. Yurttaşlık yalnızca tanınan bir hak değil; pratik içinde kurulan, kullanıldıkça var olan bir ilişki. Türkiye’de ise bunun tersine işleyen bir daralma söz konusu: Önce sokak zayıflatılıyor, ardından yurttaşlık sandığa indirgeniyor, şimdi ise o sandığın kendisi aşınıyor. Geriye kalan şu basit ama sert gerçek: Kullanılmayan hak aşınır; aşınan hak ortadan kalkar. Dolayısıyla mesele yalnızca bir kayıp değil, yurttaşlığın niteliğine dair bir çözülme meselesi. Bundan sonrasını ise kurumsal düzenlemelerden çok, siyasal ve toplumsal mücadelelerin seyri belirleyecek gibi görünüyor. Eğer sözümüzün siyasal bir karşılığı yoksa, biz hâlâ yurttaş mıyız – yoksa yalnızca sayılan, ama hesaba katılmayan bir kalabalık mı?







