Çerkesya’nın antik tarihi ve Çerkes topluluklarının antik dönemdeki “ataları” söz konusu olduğunda, herkes ağız birliği ederek Maeot ve Sindlerden bahseder. Bugün Azov Denizi olarak bilinen Maeot (Meot) Denizi’nin çevresinde yaşayan Maeot halkları ve onlardan zamanla koparak bağımsız bir grup halini alan Sindler, Anapa ve civarında yaşayan topluluklar olarak antik dönemde yaşayan Çerkesler gibi sunulsa da bu meseleye biraz soğukkanlı yaklaşıp durumu enine boyuna incelemeye çalışmak gerekiyor.
Öncelikle antik dönemde Çerkeslerden bahsetmemizin neden anakronik olduğunu ve “Antikitede Çerkesler” kavramının mümkün olmayışını Jineps’in nisan sayısında yayımlanan “Hattiler, Hititler ve Çerkesler” yazımda izah etmiştim. Öte yandan dikkate değer bir konu da antik dönemde Çerkesleri arayan zihniyetin bunu yalnızca Anapa’da yoğunlaşmak üzere günümüzdeki Azov Denizi’nin doğusunda yaşayan topluluklarda aramasıdır. Elbette ki, Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan sonra Kuzey Kafkasya’da başlayan Rus işgali ve sömürüsünden önce Anapa ve çevresinin Natuhay ağırlıklı yerleşimler olduğu bilinen bir gerçektir.
Çerkesya’nın uzak tarihi kendi halkının bugüne kadar “saklanmış” ve “ortaya çıkarılmamış” çok gizli tarihi araştırarak aslında ne kadar kadim ve üstün bir “kan”a sahip olduğunu kanıtlamak isteyen bazı meczupların elinde birer oyuncak, meraklı zihinlerin ve salt geçmişi ile kökleri konusunda bilgi edinmek isteyen insanların ilgi alanı olagelmişse de şu soruyu sormak gerekir: Her halk gibi çoğunluğu emeğini satarak ve sömürülerek hayatta kalmaya çalışan bir Çerkes için Çerkeslik veya Maeot ve Sind ne ifade edebilirdi ki? Bu elbette cevaplanması zor bir soru değil. Öncelikle, sınıfsal çelişkilerin günbegün derinleştiği ve eşitsizliğin arttığı bir dünyada İnegöl’de yoksullukla boğuşan, İstanbul’da okumak için çalışmak zorunda kalan, Soçi’de asgari ücrete mukabil turizm patronları tarafından kanı emilen Çerkes için bu soruların çok büyük bir anlamı ve önemi olmasa gerek. Nitekim eline kalem almaya cüret etmiş tüm safdillerin değil ama şu feleği şaşkın ve patlak gözlerle seyredip anlamaya çalışan her insanın eline kalemi aldığı zaman hissetmesi gereken sorumluluk, bugünü geçmiş ile anlamak ve geleceği bu doğrultuda tutarlı bir şekilde inşa edebilmektir. Kuşkuya yer yoktur ki şimdiye kadar var olan tüm toplumların tarihi, sınıf mücadelelerinin tarihidir. İşte bu yazının en temel amacı, Çerkesya’nın antik tarihine bir derkenar nakşetmek ve sınıf mücadelelerin dünyanın bu köşesindeki bir dilimini aksettirmeye çalışmaktır.
Çerkesya’nın eskiçağ tarihinin Maeot ve Sindlere indirgenmesi sorunu; hatalardan, araştırmaların az olmasından veya araştırmacıların entelektüel körlüğünden değil, bilakis araştırma sahasının tarihsel gelişimini çevrelemiş politik haleden kaynaklanmaktadır
Çerkesya’nın eskiçağ tarihinin Maeot ve Sindlere indirgenmesi sorunu; hatalardan, araştırmaların az olmasından veya araştırmacıların entelektüel körlüğünden değil, bilakis araştırma sahasının tarihsel gelişimini çevrelemiş politik haleden kaynaklanmaktadır. Bölgede antik döneme dair araştırmaların çoğunu yürütmüş veya finanse etmiş Rus Bilimler Akademisi’ni, Çarlık Rusya’sının politik ajandasından muaf tutmak elbette mümkün değildir.
Maeotlara dair antik kaynaklar, bu halkın ismini verdikleri denizin çevresindeki “bataklıklarda” yaşadıkları konusunda hemfikirdir. 21 Mayıs 1864’e yaklaşılan süreçte ise birçoğu soykırım sonucu çarlık tarafından katledilmiş, yerleşim yerleri kelimenin tam anlamıyla yok edilmiş Çerkes halkına çarlık iki farklı yoldan birini sözde seçim, gerçekte ise baskı ile zorlama yoluyla sundu: Çar, İstanbul’daki sultan ile bir antlaşmaya varmış ve Çerkesleri para karşılığında (Elbette ki Osmanlı İmparatorluğu, yönettiği topraklara sürülen her muhacir için çarlıktan bir ödeme almamıştır. Yine de Anadolu kıyılarına varan ilk kafileler için Rusya “baş” usulünce bir ödeme yapmıştır. İmparatorluğun, Çerkes halkını güya birer meta ve ürün gibi sözde “satın aldığı” belge Osmanlı arşivlerinde bulunmakta ve internet üzerinden arşive girildiğinde görülebilmektedir) Osmanlıların yönettiği topraklara sürgüne gitmeye zorlamıştı. Sistematik bir soykırımın parçası olarak kamu nezdinde bir rıza inşası yaratmaya çalışan çarlık, Çerkeslere kuzeydeki verimsiz ve bataklık bölgelerde tarımla uğraşmak üzere Kafkasya’da kalabileceğini iletmiştir! Çarlık rejiminin bilimsel üretim merkezi olan Rus Bilimler Akademisi’nin St. Petersburg’dan Kafkasya’ya gönderdiği memurlarının araştırmaları ise Çerkes halkının çarlığın topraklarından zorla koparılmak istemeyenlerin sürüldüğü Azov Denizi ve çevresindeki bataklık bölgelerinde yaşayan Maeot ve Sindlerin devamı olduğu sonucuna ulaşmıştı. Bu, tarihin nesnel koşulları ve olguları içerisinde irdelendiğinde; açıkça soykırımcı ve sömürgeci çarlık akademisinin araştırmalarının bilimsel olduğu kadar ideolojik maksatlar güttüğünü, bu araştırmaların neticelerinin sakat doğduğunu ve bilimsel bilginin egemen sınıflar ile olan ilişkisini tüm çıplaklığı ile gözler önüne seren bir örnektir. Oysa içeriği yönünden kuşkusuz ki şüpheci bir yaklaşımla ayıklanması gereken antik dönem kaynaklarının çizdiği Kuzeybatı Kafkasya resminin azımsanamayacak kadar büyük ve önemli kısmını Maeotlar ve Sindler haricinde muhtelif birçok topluluk teşkil etmektedir.
Amacımız, bu müelliflerin belki de en ünlülerinden biri olan, coğrafyanın kurucusu sayılan Amasyalı Strabon, Kuzeybatı Kafkasya’yı anlatmaktadır. Strabon, eserinin 11’inci kitabının ikinci bölümünü bugünkü Çerkesya’da yaşayan halklara ayırmıştır. Biz, bu metin ışığında antik dönemde bölgedeki çeşitliliğe ve zenginliğine vurgu yapmak maksadındayız.
Maeotlar ve onlardan ayrıldığı düşünülen Sindlerin birer konfederasyon olduğu kimi zaman zikredilse de bu konfederasyonun bileşenleri neredeyse hiç dile getirilmez. Strabon’a göre Maeotlar ile birlikte Sindler bir yana Dandariiler, Toreatalar, Agriler, Arrechiler, Tarpetler, Obidiaceniler, Sittaceniler ve Dosciler bugün bizlerin Maeot dediği toplulukların bileşenlerini oluşturmaktaydı. Phanagoreia ve Gorgipia arasında, Aspurgianilerin de Maeotların arasında olduğunu zikreder. Phanagoreia, Taman Yarımadası’nda, modern Sennoi şehrinde yer alan, İzmir’deki Teos Antik Kenti’nin sakinleri tarafından kurulan bir Yunan kolonisidir. Şehrin neredeyse yarısına yakını sular altında kaldığından ötürü belki de bölgeye dair bildiklerimizi baştan düzenlememizi gerektirecek buluntular suyun altında olup bölgede sualtı arkeoloji araştırmaları sürmekteydi. Ukrayna-Rusya savaşı ile birlikte Taman Yarımadası’ndaki araştırmalar yavaşlamış olsa da gelecekte bu çalışmaların neticelerini hep birlikte göreceğiz. Gorgipia ise bugünkü Anapa Kalesi’nin altında kalmış bir Yunan kolonisiydi. Miletoslular (Aydın, Didim) tarafından kurulan bir koloni olan Gorgipia, bu ismi almadan önce ve aldıktan sonra Sindika adıyla da anılmıştır. Bilhassa Yunan kolonistler ile Sindler arasında önemli bir ticaret ve kültürel alışveriş noktasıydı. Bosphoros Kralı (Bu Bosphoros, İstanbul’daki Bosphoros değildir, Kerç Boğazı’nın Kırım Yarımadası tarafında Orta Çağ’a kadar varlığını sürdüren bir krallığın ismidir) Gorgippos’un şehri tamir ve yeniden tahkim etmesinin ardından Gorgipia olarak anılmaya başlamıştır. Bunun yanı sıra Aspurgianiler, antik dönemin ses getiren bir vakasının da aktörü konumdaydılar. Aslen Aydınlı olan Polemon, Marus Antonius Pontus Kralı ilan edilmişti. Mithridates VI. Eupator’un ardından onun kızıyla evlenerek Bosphoros kralı olan I. Polemon, Augustus’un İç Savaş’ı kazanması ile taraf değiştirmiş ve Augustus tarafından Pontos Krallığı’nın yanı sıra Bosphoros Krallığı’nın yönetimini Roma adına yürütme görevi ile ödüllendirilmiştir. Tipik bir Romalı yönetici olan Polemon, Aspurgianileri her Romalının göreceği gibi uzak bir bölgede yaşamaları ve iyi savaşçılar olmaları nedeniyle bilek gücüyle kontrol edilmese de kandırılabilecek vahşi ve barbarlar olarak görüyordu. Aspurgianiler üzerindeki hegemonyasını pekiştirmek için onlara hediyeler gönderen ve müttefik olmaya çalışan Polemon, niyetinin anlaşılmasının ardından Aspurgianiler tarafından savaş sırasında canlı ele geçirilmiş ve daha sonra törensel bir infaz ile katledilmiştir.
Aspurgianiler haricinde Bosphoros Krallığı ile olumsuz bir geçmişe sahip olan diğer topluluk ise Dandarilerdir. Gerçeklik payı düşük olmakla birlikte Strabon’un naklettiği anlatıda Bosphoros Kralı Pharnaces, Ukrayna’nın batısında (Bu konuda hâlâ net bir fikir yoktur. Kimileri Hypanis Nehri’nin Kuban Nehri olduğunu iddia etse de antik kaynaklarda Kuban Nehri için kullanılan farklı toponimler ve araştırmaların işaret ettiği yerin Ukrayna olması üzerine bu yazıda böyle ele alınmıştır. Yine de bu hususun tartışmaya açık olduğunu kabul etmekle birlikte Maeotların Çerkesya dışına taşan ve Ukrayna’nın bir kısmını kapsayan tarihsel varlıkları şüphe götürmeyen bir gerçektir) güney-kuzey doğrultusunda uzanan Hypanis Nehri’ni inşa ettirdiği kanallar ile Dandari topraklarına yönetmiş ve topraklarını sular altında bırakmıştır. Elbette ki bir Maeot bileşeni olan Dandarii topluluğunun Çerkesya ile ilişkisi ancak Çerkeslerin tarihsel yayılım alanının Güneybatı Ukrayna’ya kadar uzandığı hipotezi ile açıklanabilir. Nitekim bu hipotez; tutarlı ve bütüncül arkeolojik verilerden uzak, provokatif ve şoven bir iddiadan öteye geçememiştir de.
Strabon, Maeotların Tanais Nehri -Maeot bataklığı boyunca uzanan, Don Nehri’nin güney kısmını kapsayan bölümü- çevresinde kümelenen Yunan ticaret merkezleri (emporion) ile Bosphoros Krallığı’nın egemenliği arasında iki farklı hegemonun etrafına savrulduklarından bahseder. Tüm bunlar bizlere Maeotlara dair iki şey göstermektedir: Birincisi, Maeotlara dair çağdaş anlatıların işaret ettiği topraklar Kafkasya’nın ötesinde, günümüzde Ukrayna’nın ve Hazar’a dökülen, Kuzey Kafkasya sınırlarının ötesindeki Don Nehri’ni kapsar. Bu toprakların neredeyse tamamı Çerkesya’nın bir parçası değildi. İkincisi ise, Maeot gruplarının nitelikli plastik eserler üretme kabiliyetlerine rağmen iki farklı egemen grup (yerel aristokrasi ve Yunanistan menşeli tüccarlar) arasında “paylaştırılan” bir topluluk olduğunu gösteriyor. İkinci tahlilimiz bizlere günün sonunda muhtelif boy ve kabilelerin de niye Maeot ismi altında birleştiğini etraflıca izah edebilir. Tanais’in kuzeyinde yaşayan ve Strabon’un Asya Maeotları olarak adlandırdığı gruplar Yunan ticaret merkezleri ile ticaret yaparak hayatlarını sürdürürken Taman Yarımadası’nda yaşayanlar ise Bosphoros Krallığı ile mücadelelerin ve karşılıklı değiş tokuşların esas olduğu bir paradigmanın içerisindeydi. Merkezi bir krallık olarak düzenli ordulara ve kimi zaman paralı askerlere sahip olan Bosphoros Krallığı’nın Maeotlara karşı sahip olduğu orantısız güç, bu değiş tokuşların ne kadar adil olduğuna dair bizlere makul bir ipucu verebilir. İşte bu çelişki, Maeotların birçok muhtelif topluluğu içerisinde barındıran bir konfederasyon halinde birleşmesindeki en temel motivasyonlardan birini gözler önüne serer. Polemon’un Aspurgianiler tarafından öldürülmesi, bu mücadelenin başarıya ulaştığını ve Maeot toplulukları için belirli kazanımlara yol açtığı düşünülse de Sindika’nın Maeotlardan kopuşu, Bosphoros Krallığı’nın bertaraf edilmesinin ardından Maeotları oluşturan topluluklar arasındaki mücadelelerin bir tezahürüdür. Nitekim belirtmek gerekir ki bu mücadelelere “asabiyet” çevresinden bakmak çok da mümkün değildir. Kuzeydeki İskitlerin Maeot materyal kültürü üzerindeki yoğun etkisi yalnızca bu iki grubun demografik ilişkisini değil aynı zamanda Antik Kuzeybatı Kafkasya’da kimliklerin geçişkenliğini de bizlere göstermektedir. Bu husus, bizleri Kafkasya üzerindeki tasavvurlarımız itici gücü ve ana unsuru üzerine düşünmeye sevk etmelidir. Kafkasya’yı, Kafkas Halklarını anlamanın yolu salt “kimlik” ve “hafıza” üzerinden bir çerçeve oluşturmaktan ziyade Kafkas Halkları’nın sınıf mücadelesini kavramaktır.
Strabon, Taman Yarımadası’nın berisindeki Sindika’dan Dioscurias’a (Sohum) kadar uzanan kıyı şeridinde yaşayan üç farklı topluluğu zikreder: Achaci, Zygi ve Heniochi.
Achacilerin menşei hususunda Strabon, bu topluluğu mitolojik olarak Colchis’teki (Poti) Altın Post’u ele geçirmek üzere yola çıkan Iason’un Argo Gemisi’nin mürettabatından, Yunan anakarasının Achaia bölgesinden Phthiotislileri işaret eder. Bugün Soçi Irmağı’nın antik dönemdeki ismi Akhaios Nehri ise bu topluluğun Soçi Irmağı boyunca yaşamış bir topluluk olduğunu bize gösterir. Flavius Arrianus, Karadeniz üzerine yazdığı eserinde Akhaios Nehri’nin Sanigai ve Zygi halkları arasındaki sınır olduğunu belirtmekt edir. Arrianus’un Strabon’dan sonra yaşadığı ele alınırsa Sanigailerin doğrudan Achaci topluluğu ile ilişkili olduğunu veya Achacilerin bir kısmının Zygilere dahil olduğunu, kalan kısmının ise yeni göçmenler ile birleşerek Sanigai halkını oluşturduğunu söyleyebiliriz. Heniochiler hususunda ise Strabon yine mitolojik bir anlatıya başvurur. Iason’un Argo Gemisi’nin mürettebatından, Mora Yarımadası’nın en güney ucunda yer alan Lakonya’dan gelen Mora Yarımadası’nın en güney ucunda yer alan Lakonyalıların .buraya yerleştiği zikredilir. Yunanca “arabacı” anlamına gelen Heniochi ise yine Strabon’un aktarımıyla Heniochiler için bir başka anlatıya daha yol açar. Dioscurias (Sohum) şehri, ikiz kardeşler olan Kastor ve Polluks’tan almaktadır adını. Kastor, Sparta Kralı Tyndareus’un oğlu olarak ölümlü, Polluks ise Zeus’un oğlu olduğu için ölümsüzdür. Savaş arabaları ile daima seyahat eden bu ikizler; at terbiyeciliği ve dövüşle uğraşır, Karadeniz’deki denizcilerin ve yolcuların koruyucusu sayılırlardı. Strabon, Heniochilerin bu iki kardeşin arabalarını süren Rhecas ve Amphistratus’un soyundan geldiğini ileri sürmektedir. Bizce bu ikinci hikâye mitolojik unsurlarla bezeli olsa da Heniochilerin Mora Yarımadası’ndan gelen göçmenler olduğu anlatısına kıyasla gerçeğe daha yakındır. Burada bir parantez açmak gerekiyor. Mitolojiler, toplumların yaşadıkları dünyaya ve sorunlarına cevap vermeye çalışırken aynı zamanda bu mitleri üreten halkların yaşadıkları dünyanın çevresini de tek bir kaynaktan izah etmeye çalışır. Colchis’teki Altın Post, Kaf Dağı’na zincirlenen Prometheus ve Rhecas ile Amphistratus elbette gerçek değillerdir ancak burada odaklanılması gereken mesele bu anlatıların gerçekliğinden ziyade Yunan toplumunun çeperinde yer alan toplulukların kendi dünyalarındaki yerlerinin izahıdır. Argonautica Destanı, Yunanların Karadeniz’i keşfetmesinin örtük bir anlatımı olarak elbette bu keşif sırasında Karadeniz’e yerleşmiş Yunanlardan da bahsedecektir. Muhakkak ki Kolonizasyon Dönemi’nde Çerkesya kıyılarına yerleşmiş Yunanlar da olmuştur. Nitekim bizim bu mitolojik anlatıların tümünden çıkarmamız gereken ortak payda, Çerkesya kıyıları boyunca kolonizasyonlar ile yerli halkın bir bütün olarak sürdükleri simbiyotik ortak yaşam ve bunun bir neticesi olarak Çerkesya’nın antik dönemdeki halklarının Yunan zihninde mitoloji ile edindiği yer olmalıdır.
Strabon’un zikrettiği üç topluluktan sonuncusu olan Zygler ise ortaçağa kadar Batı dünyasının Çerkesleri adlandırma biçimini de ifade eder. Bizans kaynaklarında Zichoi olarak yer alan Zygler için Konstantinopolis Patrikhanesi Alania’da makamı bulunan bir piskoposluk teşkil etse de Zichler arasında Hıristiyanlık yalnızca kısıtlı çevrelerde yayılabilmiş ve kalıcı olamamıştır. Daha sonra bölgeye giden birçok seyyah ve araştırmacının kıyı boyunca yaşayan Çerkeslerin eski haçlı mezarlara gösterdiği saygı ve hatta besledikleri korkuya yol açan süreç ise tam olarak budur. 15’inci yüzyılda Çerkesya’ya giden seyyah Giorgio Interinao, kendilerinin burada yaşayan halkı Zichoi olarak adlandırdığını ancak Müslümanların bu topluluklara Çerkes dediğini kaydetmektedir. Yine, Caffa’daki Ceneviz noter kayıtları içerisinde 13’üncü yüzyılın sonundan ve 14’üncü yüzyılın başından kalan dokümanlar, Interinao’nun bu söylemini doğrular niteliktedir. Strabon’un Zygleri (bundan sonra Zichoi veya Zichler diyeceğiz) ise nevi şahsına münhasır ve ilginç bir karaktere sahiptir. Yunanların “camarae (kamara)” adını verdiği, üstü brandalı, en fazla 25 kişiyi -çok istisnai durumlarda ise 30 kişiyi- taşıyabilen teknelerle Karadeniz boyunca korsanlık yapan Zichler, kendi yaşadıkları yerlerde bir liman olmamasından ötürü kıyılarına varıp karaya çıktıklarında teknelerini sırtlarında taşıyarak yaşadıkları yerlere geri götürürlermiş. Strabon’un anlatımlarında Zichlerin yaşadığı topraklar dağlık bir bölgededir ve verim açısından oldukça fakirdir. Genellikle Bosphoros kralları tarafından olumlu karşılanan Zichlere kral tarafından demirleyecek liman ve olanaklar tahsis edilirdi. Korsanlık için denize açıldıkları dönemde, uygun buldukları yerde karaya çıkan Zichler, Strabon’un tabiri ile “ağaçları” çok iyi bildikleri için gemilerini kimsenin bulamayacağı şekilde gizler, karaya çıktıları yerde yayan dolaşarak “başıboş” buldukları insanları kaçırırlardı. Burada dikkat çekici nokta ise Zichlerin bu eylemden hemen sonra kaçırılan kişinin ailesinden fidye istemeleri, fidyeyi tahsil ederek olabildiğince hızlı şekilde kaçırılan kişiyi serbest bırakma eğiliminde olmalarıdır. Bu, bizlere Zichlerin tarıma elverişli olmayan toprakları d a göz önüne alındığında söz konusu korsanlığı keyfiyet ya da başka kaynakların tabiri ile “barbarlık” nedeniyle değil, yoksulluk ve sefalete karşı başka bir seçenekleri olmadığından ötürü yaptıklarını göstermektedir. Bunun yanı sıra Zichlerin maceralarını ve kahramanlıklarını anlattıkları “şarkılardan” da bahsedilmektedir. Nart Destanı’nın erken numunelerini geç tunç çağındaki Hurri metinlerinde gördüğümüzü göz önüne alırsak, bu şarkılar belki de Nart Destanı’nın erken formlarını oluşturuyor olabilir.
Zichler Romalılara tabi olsa da yerel reisler tarafından yönetilirdi. Strabon Zichlerin Zygopolis adlı bir kenti meskûn tuttuklarından bahsetse de bugün Zygopolis’e dair herhangi bir arkeolojik veriye sahip değiliz. Yine de bölgedeki yüzey araştırmalarının niteliği, niceliği ve Rus arkeolojisinin mevcut politik ajandasını göz önünde bulundurduğumuz takdirde bu konuda gelecekte daha farklı şeyler konuşabilmeyi ümit ettiğimizi belirtmemiz gerekir.
Strabon’dan sonra bölgeyi zikreden Arrianus, Zichlerin kralı Stakhemphaks’ten bahsetse de Strabon’un yerel reisler tarafından yönetilen Zich bölgesinde hükümdarların zor durumda olanların yardımına koştuğunu ve teknede fidye için alıkonanları kurtarmaya çalıştıklarına -ki buradaki kral figürünün neliği konusunda Strabon’un da net olmadığını belirtmemiz gerekir- dair pasajı, bizlerin aklına Roma’ya bağlı ve Roma’dan destek alan yöneticiler ile yerel yöneticiler arasında bir çelişki ve mücadele olabileceği ihtimalini getirmektedir. Tüm bunların yanı sıra Strabon’un saydığı onlarca topluluk isminden biri olan Cercetai/Kerketlere de kısa bir parantez açmak gerekiyor. Birçokları bu ismin Çerkes isminin erken formu olduğunu iddia etse de Cercetai ismi Strabon’dan önce hiç kullanılmamıştır ve Strabon’dan sonra 13’üncü yüzyıla, Mısır kaynaklarında Çerkes isminin zikredilmesine kadar geçen süre zarfında Kerket/Çerkes ismi neredeyse hiç zikredilmemiştir. Strabon Kerketlerden yalnızca ismen bahsedip başka herhangi bir detay vermemiştir. Neticede Cercetai’ın Çerkes isminin antikitedeki formu olduğu düşüncesi heyecan verici olsa da bu hipotezin doğruluğuna işaret eden hiçbir veri bulunmamaktadır.
Elbette ki antik dönem kaynaklarında -bilhassa Strabon’da- zikredilen birçok halk ve topluluk vardır. Ancak bunlardan Amazonlar ve Strabon’un Abhazya üzerine yazdıkları başka bir yazının konusu olacağı için burada ele alınmamıştır. Yazımızın sonuna gelirken belirtmek isteriz ki bu yazının Çerkesya’nın antik dönemini bütüncül olarak açıklamak gibi bir iddiası yoktu. Yalnızca Çerkesya’nın antik tarihine yönelik egemen olan paradigmaların
geçersizliğini, şovenliğini (iki taraflı olarak) ve bilim dışılığını göstermek adına Strabon’un eseri temel alınarak genel hatları ile bir karşı-anlatı inşa etmeye çalışılmıştır.
Türkiye diasporası başta olmak üzere hemen hemen tüm Çerkes sivil toplum kuruluşlarının ve derneklerin zaten birçoğu Rus Bilimler Akademisi’nin telif eserlerinin çevirisi veya entelektüel yetkinlik bakımından oldukça yetersiz olan yayın ve iletilerinde Maeot ve Sindlerden ibaret bir antik dönem anlatısı hâkim olup, içyüzünü aksettirmeye çalıştığımız yaklaşıma çanak tutulmaktadır. Dileriz ki Kafkasyalılar ve Kafkasya’yı anlamak isteyen tüm zihinler, bahsettiğimiz çarpık ve şoven anlatıların pençesinde sıkışmadığı bir geleceğe doğru yol alabilir. Unutmamak gerekir ki bugün İnegöl’de yoksullukla boğuşan, İstanbul’da üniversite okurken çalışmak zorunda kalan her Çerkesin geçmişe yönelik merakının hakiki tezahürü “soyluca” ve “gizli kalmış yüce bir geçmiş” değil, yoksulluk ve sefaletin pençesinde, yaşamını denizden ve insanlardan çıkarmak zorunda kalmış alelade bir Zich denizcisinin tarihidir.
*Başlıkta ve yazı boyunca kullandığımız Çerkesya ifadesinin Antik Dönem’de, hatta on üçünücü yüzyıldan öncesine kadar bir anlam ifade ettiğini belirtmemiz gerekir. Burada kullanılan Çerkesya ifadesi, ele alacağımız coğrafyanın çağdaş ve emperyalizmden arındırılmış ismi olduğu için kullanılacaktır.
Kaynakça
Arrianus, Periplus Ponti Euxuini. Odin Yayıncılık (çev. Murat Arslan), 2005.
Baumer, Christoph; History of the Caucasus Vol. 1. I.B. Tauris, 2021.
Forsyth, James; Kafkasya. Ayrıntı Yayınları, 2019.
Herodotos, Tarih. İş Bankası Kültür Yayınları (çev. Müntekim Ökmen), 2008.
Jaimoukha, Amjad; The Circassians: A Handbook. Palgrave, 2001.
Strabon, Geographica Volume V: Book 11). Loeb Classical Libary 211 (çev. Horace Leonard Jones), 1961.
Pliny; Natural History (Volume II: Books 3-7). Loeb Classical Library 352 (çev. H. Rackham), 1945.







