Demokratik Kongo Cumhuriyeti (DKC) aylardır ölümcül bir ebola salgınıyla pençeleşiyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) acil durum ilan ettiği bu salgında şimdiye kadar tespit edilebilen 2 binden fazla kişi enfekte oldu ve en az 800 kişi yaşamını kaybetti. Uzmanlar, bunun bugüne kadar yaşanan tüm ebola salgınları arasında en hızlı yayılanı olduğunu söylüyor.
Salgına sebep olan virüs, ebolanın bundibugyo varyantı. Bu varyantın, henüz onaylanmış bir aşısı veya kesin tedavisi yok. Orta Afrika’daki yoksul insanlar, ilaç şirketleri için yeterince kazançlı bir pazar oluşturmuyor. İlaç geliştirmek için yapılan araştırmalar çok sınırlı. Ülkenin salgınla mücadele için altyapı ve sağlık sistemi ise yetersiz. Üstelik son dönemde uluslararası sağlık programlarındaki finansal kesintiler bölgedeki sağlık programlarının çoğunun kapatılmasına sebep olmuştu. Bunların yanında bir de vakaların yoğunlaştığı doğu bölgesinde on yıllardır süren silahlı çatışmalar salgına müdahaleyi zorlaştırıyor.
Literatürde “kaynak laneti” olarak bilinen bir kavram var. Doğal kaynaklarının bolluğunun bir ülkeye refah yerine sefalet ve sömürü getirmesini anlatıyor. DKC’de geçmişten bu yana devam eden sömürüyü, insanlarının yaşadığı açlığı, yoksulluğu, sistematik şiddeti, göç ve yerinden edilmeleri, salgın hastalıklar karşısındaki savunmasızlığı aslında bir özet olarak bununla ifade edebiliriz.
Bugün ebola salgınının arka planında yine madencilik sömürüsü yatıyor. İlk vakaların, ülkenin doğusundaki maden kasabalarında kaydedilmesi boşuna değil. Çünkü virüsün ortaya çıkmasını ve yayılmasını kolaylaştıran ekolojik ve toplumsal koşulların önemli bir bölümü madencilik faaliyetleriyle doğrudan ilişkili.
Dünyanın ikinci büyük yağmur ormanının yüzde 60’ı DKC’de. Orman ekosistemi ile insan toplulukları arasında hassas bir denge var. Ancak madencilik faaliyetleri bu dengenin bozulmasına neden oluyor. Yaban hayatı ve insan toplulukları arasındaki temas arttıkça ebola gibi zoonotik virüslerin hayvandan insana geçme riski de beraberinde geliyor.
Maden aramak için ormanların derinliklerine doğru gidilmesi, insanların virüs taşıyan hayvanlarla karşılaşma riski demek. Diğer taraftan madencilik için ormanların kesilmesi, orman bütünlüğünün parçalanması yaban türlerin yaşam alanlarını yok ederek onları insan yerleşimlerine doğru yaklaştırıyor.
Nitekim araştırmalar da bu ilişkiyi doğruluyor. Orta Afrika’da ormansızlaşmada her yüzde 1’lik artışın, sıtma ve ebola vakalarının %20 ile %40 oranında artmasına yol açtığı tespit edilmiş. DKC’de ormansızlaşma ise küresel pazardan gelen mineral talebiyle doğrudan ilişkili.
Yani salgının ekolojik arka planı ile uluslararası üretim zincirleri birbirinden bağımsız değil.
Salgının başladığı İturi kenti, vakaların yoğunlaştığı Buni, Goma, Bukavu gibi kentler ülkenin en zengin maden yataklarının bulunduğu yerler. Bu kentler ayrıca, komşu ülkeler olan Ruanda, Uganda ve Burundi sınırında yer alıyor ve maden ticaretinin yanı sıra silahlı çatışmaların da merkezi konumunda.
Bugün akıllı telefonlar, dizüstü bilgisayarlar, elektrikli otomobiller, rüzgâr enerjisi sistemleri, güneş enerjisi panelleri başta olmak üzere pek çok sektörde kullanılan kobalt, koltan, kalay, tungsten, tantal, altın, bakır gibi madenler ve kritik mineraller işte bu bölgeden çıkarılıyor. Kaçak ticaret ağları üzerinden dünya pazarına ulaşıyor.
Ancak bu “zenginlik” Kongo halkına refah getirmiyor. Ülkenin doğusunda 1996’dan bu yana farklı silahlı grupların sürdürdüğü çatışmaların temelinde de büyük ölçüde bu maden sahalarının kontrolü yatıyor. Bugün Ruanda destekli M23 hareketinin ilerlediği bölgeler keza yine altın, kobalt ve koltan rezervlerinin yoğunlaştığı alanlar. Madenlerden elde edilen gelirler çatışmaları finanse ederken, çatışmalar da madencilik düzeninin sürmesini sağlayan bir kısırdöngü yaratıyor.
Bu savaş ortamı yıllardır binlerce insanın yaşamını altüst ettiği gibi, bugün salgınla mücadelede de karşılaşılan temel zorluklardan. Silahlı grupların kontrolündeki bölgelere sağlık ekipleri güvenli bir biçimde ulaşmakta sorun yaşıyor. Laboratuvarlar ve hasta takip alanları kurulamıyor. Çatışmalardan kaçan yüz binlerce insanın yaşadığı derme çatma sığınmacı kamplarında temiz suya ve hijyene erişim yetersiz. Bu koşullar, ebola gibi salgın hastalıkların yayılması için uygun zemin oluşturuyor.
Madencilik faaliyetleri salgının yayılmasını hızlandıran başka bir dinamik daha yaratıyor.
Bugün DKC’de yaklaşık 2 milyon insan geçimini ilkel yöntemlerle yürütülen el işi madencilikten sağlamakta. İklim değişikliğinin yol açtığı düzensiz yağışlar, toprak verimliliğinin düşmesi ve silahlı çatışmalar sonucu tarım pazarlarının ortadan kalkmasıyla birlikte milyonlarca insan geçimlik tarımdan kopmuş durumda. Geçimini sağlayamayan insanlar için tek seçenek ise ormanın derinliklerinde yeni maden sahaları aramak oluyor.
Bir bölgede yeni bir maden yatağı bulunduğunda çevre köylerden, ülkenin farklı bölgelerinden ve hatta komşu ülkelerden de binlerce kişi çalışmak için buraya geliyor. Kısa sürede büyüyen maden kasabalarında nüfus artıyor. Fakat artan nüfusa paralel olarak sağlık, eğitim, barınma ve altyapı yatırımları yapılmıyor. İnsanlar derme çatma barınaklarda, sağlıksız ve temel hizmetlerden yoksun yerleşimlerde yaşamak zorunda kalıyor. Sürekli hareket halindeki işgücü ise virüsün maden bölgelerinden ülkenin diğer kesimlerine taşınmasını kolaylaştırıyor.
DKC, dünya genelinde elektronik cihaz bataryalarında kullanılan kobaltın yaklaşık dörtte üçünü tek başına karşılıyor. Akıllı telefonlardan dizüstü bilgisayarlara, elektrikli otomobillerden enerji depolama sistemlerine kadar bugün “yüksek teknoloji” olarak tanımlanan pek çok ürünün temel hammaddesi bu topraklardan çıkarılıyor. Batılı madencilik şirketleri ve bu mineralleri tedarik zincirlerine dahil eden Apple, Microsoft, Alphabet, Dell ve Tesla gibi teknoloji devleri, Kongo’nun yeraltı zenginliklerinden milyarlarca dolarlık ekonomik kazanç elde ediyor.
Ancak bu zenginliğin üretildiği coğrafyada tablo bambaşka. Madencilikle geçinen çok sayıda Kongolu günde 1 doların altında bir gelirle yaşam mücadelesi veriyor. Çocuk işçiliği çok yaygın. Madencilikte çalışma yaşı 6’ya kadar iniyor. Dünyanın teknoloji devrimini mümkün kılan mineraller, onları çıkaran insanlar için tam aksine derin bir yoksulluk anlamına geliyor.
Benzer bir çelişki, iklim krizine çözüm olarak ileri sürülen “yeşil dönüşüm” politikalarında da görülüyor. Elektrikli otomobiller, rüzgâr türbinleri ve güneş enerjisi sistemleri fosil yakıtlardan çıkışın yolu olarak sunuluyor. Oysa bu teknolojilerin büyük bölümü için gerekli kritik mineraller DKC’den sağlanıyor. Bu minerallere yönelik küresel talep arttıkça yeni maden sahaları açılıyor, yağmur ormanları parçalanıyor ve yerel topluluklar yaşam alanlarını kaybediyor. Küresel Kuzey’de karbon emisyonlarını azaltmayı hedefleyen enerji dönüşümü, Kongo’da ekolojik yıkımın ve emek sömürüsünün derinleşmesini getiriyor.
Tüm bu nedenlerle Kongo’daki ebola salgınını tek başına biyolojik bir olgu olarak ele almak eksik kalır. Virüsün yayılması; ormansızlaşma, madencilik, zorunlu göç, yoksulluk, savaş ve sağlık hizmetlerine erişimsizlik gibi birbirini besleyen süreçlerin içinde şekilleniyor. Küresel ekonomik sistemin yarattığı eşitsizliklerin bir sonucu olarak karşımızda duruyor.
Kapitalizmin yarattığı bu derin eşitsizliğe, son dönemde ABD’nin bencil siyasi hamleleri de eklendi.
Trump yönetimindeki ABD “Önce Amerika” politikaları kapsamında uluslararası yardım harcamalarını israf olarak tanımladı. Ocak 2025’te kritik sağlık programları da dahil birçok kuruluşa olan finansmanını ani bir şekilde kesti. Uluslararası Kalkınma Ajansı’nı (USAID) kapattı, DSÖ’den çekildi. DKC’de de ofisi ve saha çalışmaları olan Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri’nin (CDC) yüzlerce uzmanı işten çıkarıldı. Laboratuvarlar kapatıldı, tıbbi ekipmanın temini durduruldu.
Salgınla mücadele eden sağlık çalışanları ise temel koruyucu ekipmandan yoksun bırakıldı. Koruyucu tulumlar, su geçirmez önlükler, çift katlı eldivenler, yüz siperlikleri ve yüksek koruma sağlayan maskeler olmadan çalışan sağlık emekçileri, enfeksiyon riskiyle her gün yüz yüze kalıyor. Amerikan hükümetinin bu politikası, aşısı ve tedavisi olmayan bir virüse karşı yoksul halkın en önemli savunma yolu olan sağlık ekiplerini, laboratuvar ve takip ağlarını da yakıp yıkmış oldu.
Kongo zaten tarih boyunca maruz bırakıldığı sömürgecilik ve kapitalist yağma nedeniyle yoksul ve kırılgan bir coğrafya. Bu nedenle bölgeye yönelik insani yardım ve uluslararası dayanışma kaynaklarının kesilmesinin nasıl sonuçlar doğuracağı öngörülemez değildi. Buna rağmen izlenen politika, Kongo halkının salgın hastalıklar karşısında göz göre göre ölüme terk edilmesini kabul etmek anlamına geliyor.
Sonuç olarak; Kongo’da ebolanın hem ortaya çıkması hem de kontrolsüz şekilde yayılmaya devam etmesi küresel sömürü düzeninin ürettiği toplumsal bir felakettir. Oysa bu salgını durdurmak ve başka salgın hastalıkların önüne geçmek için yapılması gerekenler imkânsız, ütopik şeyler değil. Güçlü bir kamusal sağlık sistemi kurmak, sağlık araştırmalarını kâr mantığının dışına çıkarmak, uluslararası sağlık dayanışmasını güçlendirmek ve ormansızlaştırmayı durdurmak mümkündür.
Ancak, kâr odaklı kapitalist sistem korundukça, DKC’de salgınlara zemin hazırlayan toplumsal eşitsizlikler ve ekolojik yıkım da sürecektir.
Bugün Kongo’da yaşananlar, kapitalizmin emeği, yaşamı, sağlığı ve doğayı nasıl kolay gözden çıkarabildiğinin son canlı örneklerindendir.








