Bianet, Birikim, T24, Express, Ağaçkakan ve Gösteri gibi yayınlarda yazıları yayımlanan, Jineps’in 2013 Temmuz sayısında Elif Ergün’ün söyleşi yaptığı Murat Bjeduğ (Murat Özdan), 66 yaşında hayatını kaybetti.
Türkiye solunun yakın tarihi, 1968 kuşağı, Dev-Genç, THKP-C, Kızıldere ve dünya müziği üzerine yazıları ve araştırmalarıyla tanınan Bjeduğ’un Ayrıntı Yayınları “Yakın Tarih” dizisinden yayımlanan iki kitabı bulunuyor: “SABO / Sabahattin Kurt Kitabı” ve “Devrimci Bir Subay / Saffet Alp Kitabı”.
Bjeduğ, 2017’de yayımlanan “SABO” kitabında, Mahir Çayan ve arkadaşlarıyla birlikte 30 Mart 1972’de Kızıldere’de öldürülen Sabahattin Kurt’un yaşamını araştırdı. Çalışması için Kurt’un ailesiyle görüştü; Van, İzmir, Tokat ve Kızıldere’de araştırmalar yaptı. Dünya müziği üzerine de yazılar kaleme aldı. T24’te Robert Johnson’dan Beatles’a kadar farklı müzisyen ve grupların yanı sıra müzik tarihine ilişkin çok sayıda yazısı yayımlandı.
Murat Bjeduğ kimdir?
26 Mayıs 1960’ta Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde doğdu. Eski Reyhanlı Belediye Başkanı Fuat Özdan’ın ilk çocuğuydu. Eski Altın Borsası Başkan Yardımcısı ve ekonomist Vedat Özdan’ın ağabeyiydi.
Soyadını, ailesinin mensup olduğu Kafkasya’nın kadim halkı Çerkes boylarından Bjeduğ adından aldı. Ailesi 19. yüzyılda Kafkasya’dan Anadolu’ya sürülen Bjeduğlardandı.
Çalışma yaşamında Petrol Ofisi ve çeşitli akaryakıt dağıtım şirketlerinde satış koordinatörlüğü ve Akdeniz Bölge Müdürlüğü görevlerinde bulundu. Bunun yanı sıra uzun yıllar araştırmalar yaptı ve yazılar kaleme aldı.
1990’lardan 2000’lerin başlarına kadar çevre ve ekoloji tartışmalarına da katkı sunan Bjeduğ, sosyalizm ile ekolojik duyarlılığı bir arada ele alan çalışmalarıyla da biliniyordu.
Son yıllarında Mersin Kültürhane’de araştırma alanları üzerine konferanslar verdi.
Evli ve bir çocuk babası olan Bjeduğ, 6 Ekim’de Mersin’de hayatını kaybetti.
https://gazetepatika.org/murat-bjedug-182892
Birikim – Tanıl Bora
Murat Bjeduğ – Herkes Herkesle Dostmuş Gibi
https://birikimdergisi.com/haftalik/12583/murat-bjedug-herkes-herkesle-dostmus-gibi
6 Ekim günü, Murat Özdan’ı kaybettik. Resmiyette soyadı Özdan’dı; fakat kamu âlem önünde hep, mensup olduğu Adige boyunun adıyla anıldı: Bjeduğ.
Murat Bjeduğ Birikim’de, Bianet’te fakat son yıllarda en ziyade T24’te yayımlanan yazılarıyla bilindi. Meslekten yazar-çizer zümresinden değildi. Edward Said’in kavramıyla “amatör” bir kalem sahibiydi: heyecanı hep taze kalan, ‘iş için’ değil, kendi merakından ötürü yazanlardan… Dünyada anlam arama, dünyaya müdahil olma cehdinin bir parçası olarak, yürekten yazanlardan…
O, 1990’lardan 2000’lerin başlarına kadar, o sıralar henüz “marjinal” addedilen çevre-ekoloji düşüncesinin bir emektarıydı. 1992-2003 arasında yayımlanan Ağaçkakan dergisine düzenli katkı verdi. Derdi, hevesi, sosyalizmle ekolojik duyarlılığı bağdaştıran bir yeşil-kızıl sentezdi.
2000’lerin ikinci on yılında, Murat Bjeduğ’un bir THKP-C arkeoloğuna dönüştüğünü gördük. THKP-C’lilerin, özellikle de Kızıldere’de katledilenlerin hayatlarından kalan izlerin peşine düştü; varını yoğunu döktü, aylarını verdi, saatler süren telefon konuşmaları yaptı, kilometrelerce yol tepti, envai çeşit insanla görüştü. Bu muazzam emeğin kitaplaşmış iki ürünü var: Sabo – Sabahattin Kurt Kitabı (Ayrıntı, 2017) ve Devrimci Bir Subay – Saffet Alp Kitabı (Ayrıntı, 2021). Bu konuda yayımlanmış bir yığın yazısı da cabası.
THKP-C arkeolojisi dediğim çaba, Murat’ın “bu topraklarda” nadiren bulunan bir meziyetinin tescilidir. İnsana kahraman şöhreti getirmeyen sebat emeği… Bir konuya, bir meseleye gömülüp, tam da o çok alay edilen, “işgal kapıdayken meleklerin cinsiyetini tartışan rahiplere” mahsus bir dünyadan geçmişlikle, adanmışlıkla, sabırla, o konunun peşinde, o meselenin izinde, çalışmak, çalışmak, çalışmak…
Murat Bjeduğ’un tipik bir âhir ‘68 nostaljisti ve romantiği olduğunu söyleyebiliriz. Sadece “Kızıl Rudi,” Daniel Cohn-Bendit falan değil, Beatles, John Lennon, Ravi Shankar da onun dünya ahret kardeşleri gibiydi – hep zihninde, hep gönlünde… Mersin’de KHK ile ihraç edilen akademisyenlerin kurduğu Kültürhane’de, son nefesine kadar, bu konularda sunumlar yaptı.
Bir ‘68 fenomeni olan THKP-C’nin Murat’ı cezbeden, bu kısa ömürlü tecrübenin ‘standart’ büyü hâlesi dışında (ve içinde), özel bir karakteristik vardı. O da, dar silahlı öncüler örgütü çerçevesinden halka halka yayılan kapsayıcılık… Sadece serdengeçtilerin değil, aydınların, işçilerin, esnafın, ‘sıradan’ insanların da yeteneğine göre, meyline göre, meşrebine göre dahil olduğu, katkı verdiği geniş ve esnek bir ilişki ağı… Somut gerçekliğin bu tasavvura uygunluk derecesini tartışmayalım; Murat Bjeduğ’un orada gördüğü değerli bir vasıf, buydu.
Bu tasavvur, Murat Bjeduğ’un yine “bu topraklarda” maalesef nadirattan olan bir başka meziyetine de mükemmel uyuyordu. O meziyet, Murat’ın solu-sosyalistleri bir geniş aile gibi görmeye yatkınlığı idi. En “keskinlerden” mutedillere, o cenahtan bu cenaha, sol-sosyalist yelpazenin hemen her köşesine, (yeşil-)kızılın her tonuna açıktı. Elbette ayırdığı sempati payları farklı farklı olsa da, hemen hepsine asgari bir dostlukla, asgari bir sevgiyle, asgari bir krediyle yaklaşırdı. Memleket solu içerisindeki ayrışma-bölünme haritasını en iyi bilenlerden biriydi, asla bunun gafili değildi; fakat sanki gafiliymiş gibi davranmaya amadeydi.
Onun bu kalender ve yüce gönüllü tutumunda “Çerkes nezaketinin” payı olabilir mi? Belki. Antakyalı (Reyhaniyeli) olmanın verdiği, kudretten çoğulcu terbiyenin payı olabilir mi? Belki. Fakat onunkisi, siyaset ile beşerî münasebeti ayırt etme özeninin ve kemâlinin ötesinde bir tavırdı; bizzat siyasî bir tavırdı. Onun içselleştirdiği ahlâkta, siyaseten doğru olanın ölçüsü, zaten solculuğun hiçbir ‘şubesinden’ o asgarî sempatiyi, asgarî dostluğu esirgememekti.
Öfkeyi, nefreti, buğz etmenin tahsis edilmesi gereken asıl kötülerin kim olduğunu hiç unutmayan ve oraya tahsis edilecek öfkeyi, nefreti, buğzu sol içinde tüketmeyi ziyanlık sayan bir idrak vardı bu tavırda. (Kendi camiasında -sanırım tanışmadığı- Murat Bjeduğ’un mizacına belki en yakın olan L. Doğan Tılıç, “dağ gibi düşman varken…” diye ifade eder bu hassasiyeti…) O, Barış Bıçakçı’nın ilk romanının adıyla, herkes herkesle dostmuş gibi ütopyasının canlı emsali idi. Bıraktığı eserler bir yana, hatırası timsali olduğu bu ahlâkı yaşatsın isterim.
Murat Bjeduğ’un anısına
Merih Cemal Taymaz
Murat Bjeduğ’u uzun yıllar boyunca mücadele ettiği ve yenik düştüğü rahatsızlığı sonrası, 6 Ekim 2026 günü kaybettik.
Türkiye’nin son dönem yakın tarihi içerisinde örneğine ender rastlanan, kendi kendini yetiştirmiş aydınlardan biriydi. Dünyaya, politikaya, insanlara, çevreye, kültür ve edebiyata, müziğe, geçmişe, geçmişin unutulmaya yüz tutmuş değerlerine ilişkin çeşitli dergi ve periyodik yayın organında yazdığı yazılar, ilgilendiği alanların farklılığını ve bilgisinin derinliğini de gösterir ve bunu hep, yazılarında da gözleyeceğiniz sessiz, sakin ama iddiasını içinde taşıyan, gösterişsiz bir eda ile yapar.
Murat Bjeduğ’un da “Müziğimizin Geleceği” yazısı ile katkı sunduğu, Dipnot Yayınları’ndan çıkan “Çerkeslerin 21. Yüzyılı” ve “Çerkeslerin Geleceği Üzerine Düşünmek” adlı 2 ciltlik kitabın kapak resimlerini kırkyama çalışmalarından aldığımız Asiyat (Asya) Savkueva ölümünden önce bir yakınına “Beni özlediğin zaman halıma dokun” demişti patchwork’lerinden birini kastederek.
Kesin bir tarih vermeye kalkarsam yanılabilirim ama 90’lı yıllardan itibaren ülkenin neredeyse bütün sol gazetelerine, dergilerine yazı veren Murat Bjeduğ için benzer bir cümle kurma cesaretini göstereceğim burada. Murat’ı özlediğinizde, merak ettiğinizde yazılarına göz gezdirin, okuyun.
Tanıl Bora’ya göre, sebatla yürüttüğü bir tür arkeoloji çalışmasıdır Murat’ınki. Bunu özellikle Sabahattin Kurt ve Saffet Alp ile ilgili olarak yazdığı kitapların hazırlık çalışmaları sırasında sarf ettiği yoğun emeği, özeni ve koşuşturmacayı dikkate alarak söyler.
Gerçekten de, “Çerkeslerin Geleceği Üzerine Düşünmek” kitabındaki müzikal makalesinde (“müzikal” diyorum, çünkü yazısı boyunca, konu hakkındaki bilgisine eşlik eden dünya ve Çerkes müziği tınıları çalınır kulağınıza, zihninize) Murat Bjeduğ’un şu cümlesi bu arkeolojik çabanın başka tür bir örneğidir: “Rock müziğin cilasını sıyırın, altından Blues çıktığını göreceksiniz.” Cila sıyırıp altında neyin gizli/saklı, örtülü kaldığını görmek de arkeolojinin mesaisi içindedir. İsterseniz bir içmimarlık çalışması da diyebilirsiniz buna.
Uzun yıllardır anlaşılır nedenlerle Çerkes cemiyetlerine ve Çerkes tartışmalarına mesafe koymak (pek de emin değilim bu fikrimden) zorunda kalan (ayrıca bu saptamaya kendi yaşadığı Antakya ve yöresi dernek ve cemiyetleri de dahil midir, bilemiyorum) Murat Bjeduğ ilkgençlik yıllarından başlayan bir tutkuyla Çerkesya’ya dönüş fikrini savunan bir çizgide kaldı. Siegfried Kracauer’in kulaklarını çınlatacak kadar “sondan bir önceki şeyler”le ilgiliydi. O nedenle kendisini dinleme ve okuma şansına sahip olanlarda daima etkili bir yakın tarih nostaljiği izlenimi bıraktı.
Onu hemen hemen en son YouTube kanalında “Kültürhane” etkinliğinde yayımlanan “Müzikte Karşı Kültür Konuşmaları” adlı sohbetleri ile Kızıldere “Onların Öyküsü” ve Nurhak “Nurhak Sana Güneş Doğmaz” anlatıları vesilesiyle dinledik. Murat Bjeduğ’un çok geniş bir spektruma açılan düşünce dünyasının ürünlerine, Ayrıntı Yayınları tarafından basılan “Sabo/Sabahattin Kurt Kitabı” ve “Devrimci Bir Subay/Saffet Alp” adlı kitaplarını da ekleyelim.
Bir zamanların Ağaçkakan’ına (kim hatırlar şimdi?), daha sonra Birikim dergisi, Bianet ve T24 gibi dergi ve internet sitelerine kitap eleştirileri, ekolojik sorunlar, yakın tarihsel olaylar, kendi gençlik dönemine de denk düşen ve içten bağlandığı caz ve rock başta olmak üzere bütün dünya müzikleri, Çerkes tartışmaları ve daha başka çok çeşitli konularda yazılar yazan Murat Bjeduğ, bu yazılarının çoğunda, bize dünyanın giderek bazen hızlı bazen yavaş bir biçimde, kültürel, siyasal ve ekosistemik düzeylerde önü alınamayacak bir felakete doğru sürüklendiğini anlatmaya çalıştı. Geride kalanlara (müzik parçalarına/türlerine, kitaplara, filmlere, toplumsal mücadelelere ve o mücadelelerin içerisinde yer alan ‘sıra neferleri’ne) verdiği değerin, duyduğu saygının nedeni asıl olarak budur.
Murat Bjeduğ’u saygıyla anıyorum.
Can Nart
Bu sabah, değerli arkadaşım, dostum Bjeduğ Murat Özdan’ı kaybettiğimizi, Hayati Apiş’in Facebook sayfasından öğrendim. Çok üzüldüm.
Murat, düşünceleriyle, birikimiyle ve dostluğuyla çok kıymetli bir arkadaştı. Sağlık koşulları nedeniyle son yıllarda Ankara’ya gelemiyordu; bu yüzden görüşmelerimizi daha çok telefonla sürdürüyorduk. Birikim dergisi ve T24’te yayımlanan yazılarını ilgiyle takip ediyor, her konuşmamızda yeni şeyler öğreniyorduk. Sohbetlerimiz sırasında Mersin’deki Kültürhane’nin etkinliklerinden de söz ederdi.
Ardında zengin bir düşünsel miras, güzel anılar ve derin dostluklar bıraktı. Kendisini özlemle ve saygıyla anacağım.
Aşağıda, Murat için Kültürhane tarafından paylaşılan veda mesajını bulabilirsiniz:
“Kültürhanemiz
Hanemizde onlarca etkinlikte birlikte olduğumuz, nice filmler izleyip şarkılar dinlediğimiz, Türkiye siyasi tarihine dair pek çok bilinmeyen detayı kendisinden öğrendiğimiz sevgili Murat Bjeduğ Abimizi kaybettik.
Çok üzgünüz. Ailesine, dostlarına ve tüm sevenlerine sabır diliyoruz.”
https://www.instagram.com/kulturhanemiz/reel/DeLxXNUuDSy/
https://t24.com.tr/yazarlar/murat-bjedug
https://birikimdergisi.com/kisiler/murat-bjedug/13475
Jineps
“Adige kimliği uçurumun eşiğinden alınıp Nartlara, Seteneylere teslim edildi”
Röportaj: Elif Ergün
Temmuz 2013
“Asimilasyon; uygulayıcılarının hedefi hilafına, aslında zıddının gürbüzleşmesine de katkıda bulunur paradoksal bir biçimde”
Murat Bjeduğ ile Çerkes kimliğinden, Türkiye’deki demokratikleşme sürecinden ve bu sürecin Çerkesleri nasıl etkilediğinden konuştuk.
-Hataylı Çerkes olduğunuzu biliyorum, bize kendinizi tanıtır mısınız?
-BJEDUĞ’um. Dedelerim o korkunç soykırımdan sonra Rusların baskısıyla KUBAN havzasındaki BJEDUĞ bölgesinden önce gemilerle İstanbul’a, oradan Çanakkale-Biga’ya geçmişler. Elimde sadece bir fotoğrafı bulunan ve çok genç yaşta vefat eden büyükbabam ve kardeşleri, Biga’dan Hatay-Reyhanlı’ya gelmişler. Kardeşlerden biri Hatay’da çeteler tarafından vurularak öldürülmüş, diğeri ise Ürdün-Amman’a gitmiş. Reyhanlı’da kalan dedemle beraber aile Reyhanlı’da yaşamaya başlamış. Babam ve ben Reyhanlı’da doğduk. Reyhanlı’da uzun yıllar iki BJEDUĞ ailesinden biri idik. Diğer vınakoşumuz (akrabamız) olan aile, 1970’lerde çok trajik ölümler ve başka şehirlere göç edince tek BJEDUĞ ailesi olarak kaldık uzun yıllar. Sonra babam, amcam ve halam da vefat edince yıllar içerisinde artık Reyhanlı’da BJEDUĞ soyundan kimse kalmadı.
1960 yılında doğmuşum. 19 yaşımda Ankara-Kuzey Kafkas Kültür Derneği’ne üye olup gençlik kollarında çalıştım. Hâlâ kullanılıyor mu bilmiyorum ama o zamanlarda ve sonraki yıllarda da DÖNÜŞ düşüncesini doğru bulduğum için savundum. Hâlâ da kimliğimiz ve kültürümüzün anavatanımızda kendini yeniden üretebileceğini düşünüyorum.
Dünya tarihini SEZAR ve SPARTAKÜS saflarının mücadelesi olarak görüyorum. SPARTAKÜS tarafında yer alıyorum. Enternasyonalistim; faşizm, ırkçılık, şovenizm ve en masumu da dahil olmak üzere her türden milliyetçilik karşısında tavır alırım. Alınan tavrı desteklerim.
-Anadolu’da asimilasyon, kimlik ve tarih bilincini, kısmen bölgesel bütünlüğü olan Kürtler ve diğer halklar bazında ele alındığında nasıl değerlendirirsiniz?
-Asimilasyon, uygulayıcılarının hedefi hilafına, aslında zıddının gürbüzleşmesine de katkıda bulunur paradoksal bir biçimde… Yok etmek, içselleştirip eritmek istediği kültürü, dili, halkı zayıflatıyor gibi sonuçları ilk etaplarda göze batsa da. Etnik azınlıklarda özellikle bu tür kültürüne sahip çıkma, yaşama, merak etme, inceleme, yayma ve yaratma saikine asimilasyonist politikalar, başka birçok dışsal etkenin yanı sıra içsel dinamikleri de harekete geçiriyor. Kürtler bu ülkede tek etnik, tek dil, tek din diye tanımlanabilecek Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının Türk milliyetçiliğine dayalı ideolojilerinin ve kurulan devletin bu anlayışın en olumsuz en akıl, izan dışı politikalarının ve uygulamalarının hedef öznesi oldular. 90 senedir de çok çektiler. Sonuç? Koca bir özgürlük hareketi ortaya çıktı, gelişti, taleplerini hem devlete hem de dünyaya kabul ettirme sürecini de, yok olmasını planlayanlara ironik bir şekilde başarıyla sürdürüyor. Kürt özgürlük hareketi, biz de dahil, Anadolu’daki diğer etnik azınlıkların da üzerindeki ölü toprağının silkelenip harekete geçmeleri önündeki yolu aça aça ilerliyor. Musa’nın asası gibi denizi yardılar ve içinden geçiyoruz hep birlikte, kurtuluşa doğru.
-Türkiye diasporasında Çerkeslerin kimlik mücadelesinin tarihçesini sorsam bize neler anlatırsınız?
-Osmanlı’dan beri var bu mücadele. Yüz akımız olan çok değerli insanların olağanüstü çabaları, belli bölgelerde nüfusun kısmen daha yoğun olduğu yerlerde bu kimlik mücadelesi asli mecrasına 1960’lardan sonra girdi. Yani kendisini, uysal ve itaatkâr olduğu sürece sırtını sıvazlayan monist devlet egemen ideoloji tarafından hep devletin yanında olduğu ve kimliğiyle ilgili bir talepte bulunmadığı sürece, “iyi insanlar” takdirine layık görüldü!? 1960’lara kadar bu böyle cereyan etti -tabii en genel bakışla söylüyorum- detaya girersek epeyce aykırı örnek bulmak mümkün. Ama 60’larla birlikte dünya, Türkiye ve yakın olduğumuz için ve sık gelinip gidildiği için Suriye ve bilhassa da Ürdün’den gelenlerin de etkisiyle Adige kimliği uçurumun eşiğinden alınıp bugün Nartlara, Seteneylere teslim edildi. Artık Kafkasya, 1970’lerdeki gibi ulaşılmaz bir yer değil. Bu mücadele tarihçesinde Ankara Kuzey Kafkas Derneği’nin çok özel, çok takdire şayan bir rolü ve misyonu olduğunu da teslim etmek gerekir.
-Anadolu’da 1960’lar sonrası demokratik mücadelenin özetle seyri ve kimliklerle ilişkilendirilmesi konusunda neler söylersiniz?
-68 kuşağına ve Kürtlere kucak dolusu teşekkür borcumuz var. “Yüz Çiçek Açsın, Bin Fikir Yarışsın” şiarı, Anadolu’da ekolojik felaketlerle birçok çiçek, kuş, bitki ve hayvan neslini tüketti, yok etti ise de etnik çiçekler öldü sanılırken yeniden dirilerek, biçim değiştirmiş haliyle hayat buldu.
Birçok önemli insan aslında kendisinin de Çerkes olduğunu hatırladı. Bunu dile getirdi, getirmemiş olanları da biz öğrendik; Yusuf Aslan gibi, hâlâ Gürcü mü yoksa Adige kökenli mi olduğu netleşmemiş olsa da Mahir Çayan gibi… Bir anımı Jineps’le paylaşmak isterim. İstanbul’da İletişim Yayınevi yeni kurulmuştu, yani 1983 ya da 84 yılı olmalı. Murat Belge ile yayınevindeki odasında konuşuyorduk. Çerkes kimliği, asimilasyon, sivil toplum, demokrasi filan derken, Murat Belge bana (mealen aktarıyorum, çok uzun zaman geçti üzerinden) “Murat aslında ben de anne tarafından Çerkes sayılırım, çünkü bizim de bir tarafımız Çerkes” deyince çok sevinmiştim. Sonra bunu Tanıl Bora’ya aktardım. Tanıl Bora ile aramızda geçen şu diyaloğu iyi hatırlıyorum:
-Ben aslında Murat Belge’de böyle bir damar olduğunu sezmiştim.
-Nasıl yani?
-Ben odaya ne zaman girsem bacak bacak üstüne atmışsa indiriyordu.
-Yahu ben hem indiriyorum hem ayağa kalkıyorum.
-Yok Tanıl, bu başka bir şey; şimdi bunu anlatabilmemin imkânı yok, o zarafet sinmiş bir hareket, gelen her misafir için olağan bir hareketin ötesinde ve bunu da ancak Çerkes olan fark edebilir.
-1864 Büyük Çerkes Sürgünü’nün soykırım olduğu ve bunun kabul edilmesi yönünde Çerkeslerden ciddi talepler var. Bunun kimlik ile ilişkisi nedir?
-Soykırım olduğu çok açık değil mi? Kimlikle ilişkisi doğrudan belirleyici düzeydedir. Köyünüzde, dağınızda mutlu bir yaşam sürüyorsunuz. Hapishanesi olmayan belki de tek halk olarak yaşarken koca bir ordu saldırıp sizi ülkenizden ediyor. Katlediliyorsunuz, sürgün ediliyorsunuz. Gitmek zorunda kaldığınız yabancı ülkelerde ilk kaybetme riski dil, kültür ve bunların bileşkesinin terminolojik karşılığı olan kimlik olur. Yerkürede devleti olan her halk kadar devleti bulunmayan ve nüfusu çok olmayan her halkın kimliği meşru bir hak ve taleptir. Tabii bunu, “dünyanın en asil milleti” gibi safsatalarla bezememek kaydıyla.
-Türkiye siyasal tarihinde önemli isimlerinden Çerkes olanlar hangileri?
-Resmi tarihindekiler ve Çerkes halkı için bir şey yapmamış olanlarla hiç ilgilenmedim. Hafızam da bu şahsiyetleri silip atıyor. Yani SEZAR tarafında olanları kastediyorum.
SPARTAKÜS cenahında olanlar ise Çerkes Teavün Cemiyeti’ni kuranlar, gazete çıkaranlar, dernek kuranlardan oluşur ki, hangi ismi saysam eksik kalır. Ama Yusuf Aslan’ın anılması bu bağlamda yerinde olur görüşündeyim.
-Malum, Soçi Kış Olimpiyat Oyunları var ve Çerkesler toplu mezarların üzerinde olimpiyat yapılmaması gerektiğini, bunun olimpiyat ruhuna aykırı olduğunu söylüyorlar. Bu konuda sizce neler yapılabilir?
-İzleyebildiğim kadarıyla zaten yapılagelenlere ekleyebilecek bir başka öneri, yol, yöntem bulamıyorum. Yeni ve çok zeki bir kuşak devraldığı mücadelenin Soçi ayağını da amaca uygun kotarır diye bir kanaatim var.
-Son sorum çözüm süreci. Barış sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?
-Kaotik bir tünelden çıkış olarak değerlendiriyorum. Çekincelerime ve kaygılarıma rağmen… Henüz yolun başındayız, daha çok süreçler evreler katedilmesi gerekecek. Bir zihniyet dönüşümünden söz ediyoruz. Kolay değil. Bu zihniyet dönüşümünden kastım sadece devlet tarafı değil, Kürt halkı için de geçerlidir. Murray Bookchin gibi ekolojik komünal anarşizmin dünyadaki en yetkin teorisyenini okuyan Kürt gençleri, gerilla mücadelesinin romantizmi, silahlı mücadelenin doğası gereği dolaşıma giren kahramanlık ve cesaret öykülerini üreten o kanlı upuzun süreçten sonra bambaşka sorunların kendilerini beklemekte olduğunu da hesaba katmalılar. Adı ne olursa olsun yeni bir devlet, yeni bir ordu, yeni bir özel harp kuvvetleri, yeni bir polis ve hapishane ihtiyaç duyulan şeyler değil artık. Dolayısıyla yeni tiranlar…
Murat Bjeduğ
1960 Hatay-Reyhanlı doğumlu ve Bjeduğ. Birikim, Gösteri, Express, Ağaçkakan, Bianet ve t24’te yazıları yayımlandı. Halen Kızıldere ve Nurhak olayları üzerine çalışıyor. 68, Beatles ve Ravi Shankar simbiyozları. Oşhamafe’yi, Kuban Nehri’ni ve VUIG oynamayı çok seviyor.








