Öğle yemeği yendikten sonra, dedem odasına gider, yatağın üzerine uzanır, dinlenirdi…
Yatağına gitmeden dayımın Almanya’dan getirdiği radyoyu açar; ajansı, çalan müzikleri dinlerdi…
O gün ben salondaydım, genelde pek seslenmezdi, bir defasında bağırarak beni çağırmıştı, sesini duyunca elim ayağım dolaştı, bir şey oldu zannettim, koşarak yanına gittim…
“Radyoda Abazaca şarkı çalıyor” dedi…
Kulağımı radyoya verdim…
“Ayov, ayov, ayov…” sesleri geliyor, arkadan tahta ritmi duyuluyordu…
Birlikte dinledik, şaşırmıştım, dedemle birlikte radyonun başında Abazaca şarkı dinliyorduk…
Koca dedem, çocuk gibi seviniyordu ama sevinci kısa sürdü. Şarkı bitince “Amerika yerlisi bir Kızılderili şarkısı çaldık” anonsunu duyana kadar sürdü dedemin mutluluğu…
…
Çalan şarkının Abazaca olmamasına bozulmuştu, ağır adımlarla yatağına gidip uzandı…
Hemen yanı başında, anneannemin yatağı vardı, ben de onun yanına uzandım…
Gönlünü almaya çalışıyordum, 80 yaşını çoktan aşmış dedem, çocuk masumiyetindeydi, hüzünlenmişti…
…
Daha önce anlatmıştı ama bir daha anlatması için yine sordum, belki şarkıdan dolayı yaşadığı üzüntüyü unuttururum diye düşündüm…
İsminin nerden geldiğinin hikâyesini sordum…
…
“1321 yılında doğmuşum” dedi…
“Doğduğum gece, evde misafirimiz olarak Ali Fuat Paşa varmış, doğum haberi babama verilirken Ali Fuat Paşa da duymuş ve babamı tebrik ederek ‘Madem oğlunuz doğdu, benim adımı verin’ deyince, babam, ‘Sizin adınız koskoca Ali Fuat Paşa, bu kadar büyük bir ismi taşıyamayabilir, sadece Fuat diyelim’ diyerek ismimi Fuat koymuşlar” diye anlattı…
…
Dedem anlatırken ajans vakti gelmişti, radyoda haberi sunan, Yunanistan Başbakanı Karamanlis’in seçimlere gideceğini söyleyince, bu sefer dedem, konuyla alakasız bir şekilde “Bu Karamanlis’in babası, benim Yunanistan’da avukatımdı” demez mi…
Kafam iyice karışmıştı…
Dedeme nereden geldiklerini soruyordum, “Kafkasya” diyordu. “Sonra” demiştim, “Sonra Yunanistan” diyordu…
…
Dedem, daha neler neler anlattı bana, ama o sırada uyumuşum, uyuduğumu fark edince, üstümü örtmeye çalışırken, uyandım…
…
“Daha anlatacak mısın” dedim dedeme…
“Ne anlatayım” dedi, “Ne istersen” dedim…
Her gün dışarı çıkarken giydiği fötr şapkasını sordum, “Şapka takmayı seviyorsun değil mi?” dedim…
“Evet, ama rahmetli babam çok kızardı” dedi… Dedem babasından bahsederken her zaman rahmetli babam, derdi…
“Yunanistan’a gittiğimizde önce Midilli’de yaşadık, sonra Neos Prodromos Köyü’nde. Ben sonra iş nedeniyle çok dolaştım, hatta Atina’da ticaret yaptığım dönemde bir firmadan alacağıma karşılık kömür ocağına ait şirket hissem bile vardı” dedi… “Yaşadığımız Neos Prodromos Köyü’nün girişinde bir nehir vardı, köprüden arabayla geçmeden taktığım fötr şapkayı çıkarır, kalpak takardım. Rahmetli babam fötr şapkaya çok kızardı, her defasında ben o görmeden kalpağımı giyer, o şekilde girerdim köye…”
…
Dedem “Hadi bana karışık bir su getir” dedi… Karışık dediği su, buzdolabından alınan soğuk suyun içine, masada duran sürahiden koyulan su demekti… Çok soğuk olmayan, belli belirsiz soğukluğu olan su olurdu dedemin suyu…
…
Bazen bardağı ağzına kadar doldurur, yanına giderken dökmemek için ağır ağır yürürdüm…
Suyu yanına götürdüğümde, bardağı alıp yavaş yavaş içerdi, sonrasında boş bardağı havaya kaldırıp “Su gibi aziz ol” derdi…
Suyu içene kadar ayakta beklerdik, ben veya kardeşim, artık kimden istediyse…
Aksi ayıp olurdu, hatta bardağı bize verdikten sonra geri adımla giderek odadan çıkmaya çalışırdık…
Dedemin su istemesinin en güzel kısmı ‘Su gibi aziz ol’ demesiydi… Her defasında ihmal etmeden demesi, derken gözlerinin içinin gülmesi, torunlarının kendine hizmet edecek kadar büyümesinin verdiği memnuniyeti bize hissettiriyordu…
…
Dedem bize bir şey öğretmedi, yaptıklarıyla örnek oldu, yaptıklarını yaparken öğrenir olduk…
Kız kardeşi vefat etti; cenazeye giderken, her gün sakal tıraşı olan, kravat takan, fötr şapka takarak dışarı çıkan dedem, kravat takmadı…
Neden diye sorma cesareti gösterdim, üzüntüsünden belki; “Neden takacakmışım!” diye tersledi beni…
Meğer, o gün sakal tıraşı da olmamış, ben fark etmemişim, cenazeden sonra bir hafta, on gün boyunca sakalını kesmedi…
Dedemin sakal kesmediği, evde aile içinde konuşuluyordu, Gönül Yenge, güngörmüş, Abaza âdetlerini bilen biriydi…
“Abazalarda yakınını kaybedenler, bir süre sakallarını kesmezler” demesiyle neden sakal tıraşı olmadığını anladım ve o çocuk hafızama kaydettim…
…
Çocuk hafızamdan kalanlar, 50’sini geçen bende yavaş yavaş gün yüzüne çıkıyor…
Dedemin yaptıkları, öğrettikleri bana hep mitoloji, masal gibi gelirdi…
O ulaşılamaz dağların efsaneleri gibi gelirdi…
Dedem artık yok…
…
Ben, Kafkasya’dayım…
Dedem benimle, sanki her yerde benimle…
…
Dedemin içki içtiğini pek hatırlamıyorum ama kokulu Abaza üzümünden şarap yaptıklarından bahsetmişti…
…
Kokulu Abaza üzümünden yapılan şaraptan her içtiğimde dedem aklıma geliyor…
Lıhnı’dayım, dedemle emsal ağaç karşımda…
O bilge ağacın gölgesinde, çevresi hasırla örülmüş o çitin, bir adım gerisindeyim…
Sanki ağaç dile gelerek bana anlatmaya başlıyor, ağacın gölgesinde uyumuşum, hafif bir esintiyle uyanıyorum, üstüme serilmiş bir ahtarpa…
Gülümsüyorum, veda ediyorum ağaca, geri adımlarla çıkıyorum oradan…
…
Dedem burada her yerde karşıma çıkıyor. Kalpaklarıyla, matem sakalıyla acısını yaşayanlarla…
…
Dolu dolu yaşıyorum Kafkasya’yı. Bir gün daha bitmek üzere, kaçıncı olduğunu sayamadığım, acı bir kahveyle günü bir defa daha bitiriyorum…
Dalgalar, o bizi buradan alıp götüren dalgalar değil, tek kulaçla Karadeniz’i geçecek kadar durgun bir deniz…
Sessiz bir deniz… Acı ama eninde sonunda o deniz bizim deniz…
O sessizliğin içinde, kırmızı yengeçler sahildeler… Dalga sesinden kuvvetli yengeçlerin çıkardığı sesler…
Uzaklardan beni selamlayan yunusun pürüzsüzlüğü, güneşle birlikte kaybolacak…
…
Badem likörü var kahvenin yanında, kaç yıl bekledi acaba…
…
Masada dağlardan gelen suyla dolu bir bardak var, ‘karışık su’ içiyorum o bardaktan. ‘Rahmetli Dedem’ gülümsüyor, “Su gibi aziz ol” diyor…








