Bağımsızlık Demokrasi Özgürlük Eşitlik Birlik

Durum muhakemesi – 36

Aidiyet meselesi

Yaşadığımız dünyada, belki de kâinatta da geçerli bir temel kural vardır. Canlı veya cansız her varlık ait olduğu ortam ve şartlarda güçlüdür ve kalıcıdır.

Cansız varlıkları ele alalım; farklı maden ve minerallerden oluşan kaya, toprak, sıvı veya gaz kütleleri ve benzer varlıkların, ait oldukları doğal ortamından uzaklaştırılıp işleme tabi tutulduğunda, insan egosuna hizmet anlamında farklı bir değer kazandıkları düşünülebilir. Ama kendine has özelliğini ve kalıcı değerlerini kaybettikleri, bir süre sonra çöp haline dönüştükleri bir gerçektir. Örneğin, granit, mermer, çeşitli madenler, kutup buzulları, petrol, doğalgaz vb.nin başına gelenleri görüyoruz.

Aidiyet meselesi, bitkiler dahil bütün canlılar için de bazı farklarla geçerlidir. En ilkelinden en gelişmişine kadar bütün canlıların ait oldukları doğal ortamlarda ve koşullarda, varlıklarını çok daha güçlü ve kalıcı olarak sürdürebildiklerini ve dünyamızın her köşesinde farklı güzellikler sergilerken muhteşem bir ekolojik denge içerisinde canlılığın öznesi olduklarını görüyoruz.

İnsan faktörüne gelince; hayatın temel kavramlarından olan aidiyet duygusunun anlamı ve önemi üzerinde durmak ve düşünmek lazım. Aidiyet duygusu, bireysel anlamda kişi hayatının farklı süreçlerinde değişkenlikler gösterse de kişinin konumunu ve yönünü belirlemede ve güçlü kalmada önemli bir etken olabilmektedir.

Toplumsal anlamda ise kendi toplumuna ait değerlerden uzaklaşıp içinde veya yakınında olduğu büyük gücün parçası olabilen toplumlara da çokça rastlanır. Bu tür toplumların aidiyet duygularını yönlendiren daha güçlü topluluklar, doğanın değişmez kuralı gereği güçlü ve kalıcı olma şansını yakalarken, aidiyet duyguları zayıf kişilerin oluşturduğu toplumlar her zaman yok olmaya mahkûmdurlar. Tarih dersleri bu gerçeğin kanıtları ile doludur.

Belli güce ulaşan toplumların, kurdukları yönetim sistemleri ile farklı yapı ve karaktere sahip diğer insanları ve toplulukları farklı yöntemlerle asimile edip aidiyet duygularını kazanarak büyük emperyal güçlere ulaştıklarını tarih sahnelerinde ve günümüzde de çokça görürüz.

Ancak tarihi derinliği ve kültürel zenginliği büyük olan Kafkas-Çerkes toplumlarında bu tür değişimlerin pek kolay olmadığının kanıtlarına çokça rastlamak mümkün. İçinde yaşanan farklı ülkeler ve farklı kültür ortamlarında azınlık konumunda asırlarca yaşayıp, dilinden, kültüründen ve genetik kodlarından uzak kalmış olmalarına rağmen, soyunda var olan Çerkes kimliğine bağlı aidiyet duygusunu muhafaza eden insanlara çok rastlanmaktadır. Ben şahsen, bulunduğum ülkelerde ve Türkiye’de bu tür örneklere rastladığım gibi, rastlayan başkalarının hikâyelerini de çok duydum.

Ne var ki, yaşamakta olduğumuz süreçte ve çok hızlı değişen yaşam koşulları ve dejenere ortamların etkisi ile, kimlik ve aidiyet duygularının çok fazla zayıfladığını görüyoruz. Bu çöküşü hızlandıran ve sürekli şikâyet edilen etkenlerden başta geleni, aile ortamlarının yanı sıra dijital dünya, sosyal medya, okul ve iş ortamları… Aslında bildik bahaneler.

İşin kötü tarafı bu olumsuz gidişten şikâyet eden, sözde bilinçli ve duyarlı hemşerilerimizin de bu bahanelere sığınarak hiçbir şey yapmamaları, sadece şikâyetlenip durmalarıdır. Oysa herkesin yapabileceği basit mücadele yöntemleri vardır. Her şey yeni doğan bebeklere verilen isimden başlar. Bebeğe verilecek isim, kendi etnik kökeninden, dilinden, kültüründen ve soyundan gelen bir kavrama dayanıyor ise o kişinin yaşamı boyunca soyunu ve kimliğini hatırlatacak ve aidiyet duygusunu canlı tutacaktır.

Türkiye’de eskiden var olan yasaklar, baskılar ve tehditler belki ciddi bir bahane idi. Artık o sorun aşıldığına göre, yeni doğan bebeklere isim veren babalar, anneler, tetejler ve nenejler, taş, toprak, ağaç veya kokuşmuş yabancı kültürlerden gelen anlamsız isimleri verirken ne düşünürler acaba?

Diğer bir gerçek, “çocuklarını iyi yetiştirmek, iyi bir gelecek hazırlamak” adına, en pahalı, en popüler okullarda okutmak, yabancı dil öğrenmeleri, rahat ve zengin yaşamaları için ev, bark, mal, mülk hazırlamak gibi sakat tutkular, çocuklarının güçlü karakter sahibi, çalışkan, üretken, mücadeleci, azimli ve güçlü şahsiyetler olmalarının önüne koyulan engellerden başka bir şey değildir.

Diğer önemli husus, evlenme çağına gelen gençlerin, kız veya erkek, ailesine, soyuna, kültürüne ve kimliğine dair aidiyet duyguları zayıf veya yoksa, eş seçmede sadece cinsel dürtüleri, ortamın etkileri ve/veya duygusal bağlantılar öne geçmekte, gönüllü asimilasyonun bir türü işlemektedir. Zira farklı kültür ve kimlikten çiftlerin eninde sonunda karşılarına çıkacak sorunlar ve aile başarısını engelleyecek gelişmeler genelde hesaplanmamaktadır.

Sonuç olarak; dünyada ve kâinatta var olan her şey için geçerli olan, ait olduğu kendi doğal ortamında ve koşullarında güçlü ve kalıcı olma özelliği, insanlar ve toplumlar için de geçerlidir. Bu bakımdan aidiyet duygusu çok önemlidir ve gereklidir.

Yazarın Diğer Yazıları

Durum muhakemesi – 35

Toplumsal çözüm arayışları Rus-Kafkas savaşlarının genelde 101 yıl sürdüğü bilinse de silahlı mücadele 1711 yılında Rusların saldırı amaçlı Mezdeug Kalesi ve askeri garnizonunu inşası ile...

Durum muhakemesi – 34

Toplumsal çözüm arayışları Kuzey Kafkasya yerli halkları, vatanlarını ve bağımsızlıklarını savunmak adına, istilacı ve yayılmacı Rus İmparatorluğu karşısında bir buçuk asırdan fazla bir süre savaştılar,...

Durum muhakemesi – 33

Sıfır Atık Projesi hakkında 30 Mart Dünya SIFIR ATIK GÜNÜ ve Cumhurbaşkanı Tayyip Bey’in eşi Emine Erdoğan’ın başkanlığında yürüyen SIFIR ATIK Projesi ne kadar...

Sosyal Medyalarımız

9,251BeğenenlerBeğen
2,745TakipçilerTakip Et
4,012TakipçilerTakip Et
677AboneAbone Ol

Son Yazılar

- Advertisement -spot_img