Yaşadığımız günler çok dolu. Bu yüzden belli ki gelecek de çok dolu… Ama geçmiş de bütün ağırlığıyla bugüne gelip, kendini dayatıyor.
10 Ekim: Hatırlarsak insanız
Mesela geçen günlerde, barış çabalarını sona erdirmek ve koalisyon imkânlarını ortadan kaldırmak üzere tezgâhlanan o kapkara Haziran-Kasım 2015 döneminin katliamlarını yeniden hatırladık… Yani Ceylanpınar’da iki polis memuruna karşı işlenen “faili meçhul” cinayetler, Diyarbakır’ı, Suruç’u kana bulayan bombalar ve 103 insanı hayattan koparan “10 Ekim gar katliamı”…
Bazılarımızın hiç unutamadığı 10 Ekim’in 11. yıldönümünde bir kere daha memleketin çeşitli şehirlerinde yılgınlığa düşmeden, inatla anmalar yapıldı. Bir kere daha unutmadık. Bir kere daha katiller ve diğer sorumlular için zamanaşımının söz konusu olduğunu öğrendik.
Devlet örgütünde bizzat önemli rollere sahip olan vali ve emniyet müdürü gibi bürokratların, katliamdan 10 gün önce bomba malzemesi aldığı anlaşılan ve ihbar edilen katliam failleri hakkında gerekli işlemleri yapmadıklarını; haklarında suç duyurusu bulunan bu görevlilerin de hiçbirinin yargılanmadığını biliyoruz örneğin. Yüce devletimizin içindeki bazı odaklar 10 Ekim katliamının gerçek sorumlularını görünmez kılmak için “zamanaşımı”na sığınmaya çalışırken, bir kere daha hatırlıyoruz ki, katliamın önlenebileceğine dair çok sayıda istihbarat ve belge ortaya çıkmasına rağmen, suçu hazırlamış, suça yol vermiş ve suça karışmış kamu görevlileri hakkında göstermelik birtakım adımlar dışında gerçek bir soruşturma yürütülmüyor…
10 Ekim katliamının bütün ayrıntılarıyla açığa çıkması için gerçekten kahramanca ve sabır içinde uğraşan avukatların, 10 Ekim Barış Derneği gibi sivil toplum örgütlerinin, katliamın mağdurlarının, tanıklarının ve mağdur yakınlarının çabaları sayesinde toplum 10 Ekim’i hatırlamaya devam ediyor. Statlarda, öldürenler değil, hayatlarını kaybetmiş olanlar için en ahlaksız tezahüratı yapan ırkçı güruhlar ve benzerlerinin yaydıkları linç atmosferine rağmen mücadelenin kendisi “Unutma!” diyor bize…
İnsanlığa karşı suç işleyen bir örgüte ve bu örgütü Türkiye ve Ortadoğu’daki hesapları için kullananlara karşı cesaret ve inatla seslerini yükselten insanlar, o katliamda hayatlarını kaybedenlerin barış arzularını da taşımaya devam ediyorlar. Ve biz de katliamın gerçek failleri ortaya çıkarılmadan sahici bir barış ortamından bahsedemeyeceğimizi biliyoruz.
Bir kere daha hatırlayalım; 10 Ekim’de Ankara Garı önünde buluşan insanların barış talebi durup dururken ortaya çıkmadı. Onyıllardır süren ve bütün memleketi ve daha da çok Kürt nüfusun yaşadığı şehirleri ve köyleri travmatize eden şiddet sarmalı karşısında bir barış talebiydi o… Sadece İstanbul’un, İzmir’in değil, köyleri boşaltılan, yakılan insanların derdiydi barış. Kişisel ve kolektif olarak yaşanan zulümler artık dursun diye istendi o barış.
Savaşarak “var” ya da yok olmak
İçinde yaşadığımız dünyada edindiğimiz bir ezber var. Ya da bize dayatılan bir ezber… Sosyal Darwinist düşünür Herbert Spencer’ın anlattığı teorik mantığa dayalı bir ezber: “Uyum sağlayan hayatta kalır.” Yani -mesela- dünya parayla dönüyorsa, para kazanmaya bak, hatta çok para kazanmaya bak. Güç biriktirenler hayatta kalıyorlarsa, sen de güç biriktir. Yani çok para sahibi ol, çok sermaye biriktir; silahsa silah, paraysa para, vs…
Aslına bakılırsa insanlar arasındaki ilişkiyi savaş gibi gören, düşene senin de bir tekme vurmanı öneren, babana bile güvenmemeyi vazeden ve içinde yaşadığımız dünyanın egemen zihniyetine uyumlu bir “tespit”… Yani “işler böyle yürüyor”… gibi görünüyor en azından…
Evet, işleri “böyle” götürenler var; bu yöntemlere başvuruyorlar… Ancak Spencer’in teorik açıklama olarak gördüğü ve aslında eşitsizliğin üstünü örtmenin fiyakalı cilası olan “liberal piyasa” mantığını meşrulaştıran, güçlülerin düzenini muhafaza eden bu yöntem insanların başvurmak zorunda oldukları bir yöntem değil… Çok şükür!
Çünkü insanlar binyıllardır bu dil ve yöntemin varlığına; zayıfları, hastaları, sakatları yok eden “sağlamcılara”, ırkçılara vs. rağmen dayanışmacı ağlar sayesinde türlerini devam ettirmenin yollarını da üretiyorlar. Düşene bir tekme atmak yerine, düşeni yerden kaldırıp, birlikte yürümenin ahlakını da yeniden üretiyorlar.
“Uyum sağlayanın hayatta kalması” aslında sadece bir ideolojik kurgu ve tabii ki bu kurguyla yaşayanlar, bunu “tercih” bile etmiyorlar. Suda balık gibi zaten başka bir gerçeklik olabileceğini düşünmüyorlar. Çünkü egemenlerin, iktidar sahiplerinin bu ve buna benzer düşünceleri zaten ortalıkta dolaşan “egemen” düşünceler… Ya da tersten söylersek, bu egemen düşünceler zaten egemen olanların düşünceleri…
Bu yüzden birçok insan Trump, Elon Musk, Zuckerberg, Bezos, bunların şirketleri ve de bunların farklı coğrafyalardaki aşırı zengin, aşırı küstah, etikten aşırı derece uzak birtakım “yerli ve milli” versiyonlarına aşırı derecede özeniyor.
Güce ve güçlüye yanaşıp, kolay yoldan para kazanmanın “zamana uyum” olduğunu düşünüyorlar ve her yolu mubah görüyorlar. Bu versiyonlar ekonomide, siyasette, hukukta, devletin farklı seviyelerinde bol miktarda varlar. Bunlar için başkalarının hayatının hiçbir önemi yok. Onlar fonlara yatırdıkları milyarlardan 10 katı, 100 katı milyar götürmeyi marifet sanıyorlar. O paraların canını dişine takarak yaşamaya çalışan insanların alın terinden kaynaklandığını pekâlâ biliyorlar ama çok dert etmiyorlar çünkü onlar “hayatta kalmak için uyum sağlıyorlar”.
Ortalığın yıkılması gerekirken, (muhtemelen etkili ve yetkili “âlimlerinden” fetva alıp) “tövbe” taktiğiyle, bağlı olduklarını söyledikleri inanç sistemine bile kazık atıyorlar. Ahlak mevzularında önemli bir “vaka” olarak incelenebilecek bu uyum sağlayanlar çaldıkları milyarlar ya da topraklarla ortalıkta “adam” (ya da “kadın”) diye dolaşıyorlar. Ya da kendilerini sadece bir “halt” zannediyorlar. İşçiler, köylüler, okullara aç giden çocuklar, çok çalışıp bir türlü zengin olamayan babalar, temizliğe giden anneler “zavallı başarısızlar” olarak görülüyorlar.
Arsız ve fütursuz tabaka, baskıyla, sansürle, cümleleri ve kelimeleri kontrol ederek, silahlarla, şiddetle, zayıflara karşı güçlerini devreye sokarak, savaşa girerek varlıklarını sürdürüyorlar. Bunlarla, İsrail’in katil ordusu, ırkçı vatandaşları, adına sahtekârca “yerleşimci” denen ve Filistinli köylülere fütursuzca saldıran faşistler arasında sadece derece farkı var. Bunların hepsi zamanın havasına ve gereklerine “uyum sağlıyorlar” çünkü.
Toprağın altında, yediğimiz besin maddelerine hayat veren humusu görmek yerine, her yerde maden görüp saldıran arsızların da çok farkı yok. Bunlar bütün Türkiye’yi maden sahasına çevirdiler. Yani sizin ekip biçtiğiniz toprağın ve üzerinde yetiştirdiğiniz zeytinin, incirin, fındığın, bostanın hiçbir kıymeti harbiyesi yok. Mesela Ordu ve Giresun topraklarının yüzde 70’ten fazlasında maden arama ruhsatı verdiler. Üstelik akla ziyan ucuzlukta ihalelerle yaptılar bunu.
Ülke ekonomisini, itibarını, ülkenin hayatta kalmasını küresel egemen güç ve ideolojilere yaslayan bir zihniyet de uyum sağlıyor. “Güçlü olmak” bu zihniyetin dilinden düşmüyor. Bu haliyle küresel yok oluş yolundaki taşları döşüyor. Dayanışarak “var olmak” yerine, doğaya savaş açarak, başkalarıyla savaşarak, küresel kapitalizmin ihtiyacına uygun “faşizm”i besliyor.
Farklı seslerin, farklı acıların, farklı hafızaların dile gelmesine; bizi zenginleştirecek ve özgürleştirecek dillerin konuşmasına tahammül edemiyorlar. Bu yüzden ulusalcısı, yerli-millicisi hepsi birlik olmuş hamaset yapıyorlar, savaş naraları atıyorlar. O kadar çok birbirlerine benziyorlar ki, aralarındaki geçişler bile inanılmaz derecede kolayca gerçekleşiyor. Düne kadar Atatürkçülük, laiklik ve çağdaşlık konusunda mangalda kül bırakmayanlar hızla en kutup gibi görünen ötekinin safına geçiveriyor ve birbirlerini buluveriyorlar.
Buna karşılık alternatif sesleri bir türlü susturamıyorlar… Mesela Kurtalanlı Emine Teğin’in konuşması çoğaldıkça çoğalıyor…
“Bu ülkenin çocukları aç, aç! Herkes duysun. Bazıları bu ülkenin kaymağını yerken bu ülkenin halkı aç…” diyor mesela… “Elimizden tohum düşse yeşereceğini” söylediği ülkenin nimetlerinden yararlanamadığımızı; bir tane ineğini yem alamadığı için kesime gönderdiğini; bu yıl 67 bin gencin sıfır çektiğini ama gençlerimizin tembel olmadığını, ancak midesi boş olan insana “Beynini çalıştır, doldur” denemeyeceğini; “Evde bir şey yok ki yiyelim” diyen çocuklara içinin yandığını; her gün okullarda çocukların açlıktan bayıldığını; çocuklarımızın saçlarının döküldüğünü, tırnaklarının kırıldığını anlatıyor.
Sahi siz gıdasızlıktan ötürü kendi çocuklarınızın, etrafınızda yaşayan çocukların saçlarının döküldüğünü, tırnaklarının kırıldığını hiç tecrübe etmiş miydiniz?
Uluslararası soygun, ganimet, rant ve savaş zihniyeti
Neye uyum sağlıyoruz?
Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) tarafından yayımlanan değerlendirmeye göre, küresel askeri harcamalar 2025 yılında reel bazda %2,9 artışla 2,9 trilyon dolara yükselerek rekor kırarken, aynı dönemde OECD üyesi ülkelerin kalkınma ve insani yardım tutarı ise %23 azalışla 174 milyar dolara gerilemiş.
İşte buna uyum sağlıyoruz.
Antalya, COP31’e hazırlanıyor. Yani Birleşmiş Milletler İklim Konferansı’na… Ama “iklim” için müzakerelere ev sahipliği yapacak ülkenin yönetimi konferansın yapılacağı alanı betonla donatıyor. Betonu, madeni, fosil atığı çok seven bu zihniyet, aynı zamanda Antalya’da petrol ve doğalgaz aramaları için “acele kamulaştırma” kararları alıyor. Amerikalı “dostumuz başefendi”den aldığımız feyz ile uyum sağlıyoruz.
Kâbus gibi bir sınıfsal adaletsizlik hüküm sürüyor memlekette ama bu sadece bizim memleketin meselesi değil. Trump’ın kişiliğinde somutlanan dünyada çeşitli coğrafyalara serpiştirilmiş kuklalar “vatan, millet, yerli-milli” gibi laflar ediyor.
Trump sahip olduğu dar kelime dağarcığında en yüksek orana sahip küfürlerle birilerini aşağılamaya çalışıyor. Mesela Macron da çıldırıyor yüzbinler sokaklara indiği zaman. Belli ki kendisine verilen “şube” görevini yerine getirememek riskiyle karşı karşıya…
Bu yüzden sözü kontrol etmeye, medyayı tekellerine almaya çalışıyorlar. Hepsi kendi kontrolleri dışında medya ve hukuk bırakmamaya çalışıyor; hepsi bir havuz medyası ve havuz yargıçları oluşturmaya çalışıyor.
Siyonizmi engellemenin yollarını düşünmek yerine, yerli ve milli ve de Trump’a, petrole, petro-dolarlara göbekten bağlı rejimler Yemen’e karşı ittifak yapıyorlar. Filistin meselesinde lafa gelince mangalda kül bırakmayanlar efendileri Trump’ın nezdinde ve siyonizmin tezgâhında küresel kapitalizmin her türlü oyununu oynuyorlar.
Ama “milli menfaatler” jargonu da çok fazla işe yaramıyor. Meclis Genel Kurulu’nda konuşan ve 2027 bütçe teklifinde silahlanmaya ayrılan paya tepki göstererek “Hiçbir Anadolu evladının Yemen’de Suudilerin çıkarları için öldürülmesini kabul etmiyoruz” diyen DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit’in konuşmasına sağcı, solcu, milliyetçi, liberal binlerce insan ses katıyor ve Koçyiğit’in duygularını çoğaltıyor.
Şiddete, savaşa ve gücün tahakkümüne “uyum sağlamak” yerine, Türkiye’de haklılarla ve mazlumlarla dayanışmayı gözeten insanlar barışın sesini inşa ediyorlar. (Jineps’in bu sayısında yer alan “savaşa hayır” imza kampanyasında da görülebileceği gibi) Pakistan ve Suudi Arabistan’la birlikte imzalanan “Mekke İttifakı” kapsamında Yemen’e asker gönderilmesini içeren tezkerenin aslında “küresel vekâlet savaşlarının” bir parçası olduğunu anlatıyorlar. Bu planın, propaganda ağları ve medya aracılığıyla bir “din, iman ve beka” meselesi olarak kamuoyuna pazarlandığını, bu pazarlamayla gerçeklerin tartışılmasının engellendiğini, bu maceraya itiraz eden her sesin “milli iradeye karşı çıkmakla” yaftalanarak, toplumsal kutuplaşmanın derinleştirildiğini -açık ve seçik, herkesin (evet, onların bile) anlayabileceği bir dille- anlatıyorlar.
Yani kral hep çıplaktı ama çıplaklığı artık çok daha bariz biçimde göze çarpıyor ve kapitalizmin küresel ikna teknolojileri insanların taleplerini örtmeye yetmiyor.
“Tarihin hızlandığı zamanlar”
Bazı zamanlarda bu lafı daha çok ediyoruz… Çünkü endişe ve umutsuzluk saçan olayların yanı sıra heyecan ve umut yaratan olayları da aynı anda yaşıyoruz. Belli ki bugünün içinde gelecek için çok güçlü değişim yaratacak potansiyeller fokurduyor…
Fransa’da liseli gençlerin başlattığı ve neredeyse bir aydır süren sokak gösterileri, bütün vandalizm, provokasyon ve polis şiddetine rağmen, yaratıcı ve şenlikli performanslarla sürüyor. Gençlere çok geniş bir yelpazeden toplumsal kesimler katılıyor. Bu tür eylemler, daha önce 1968 olaylarında olduğu gibi, korkular eşliğinde muhafazakâr bir seçmen davranışına sebep olur mu, önceden kestirmek zor ama küresel kapitalist soygunun el kol sallaya sallaya gerçekleşmeyeceğini gösteriyor bize.
Dünyanın öbür ucunda, Siyonizmin Latin Amerika bekçilerinden aile boyu ahlaksız Bolsonaro çetesi, Meta gibi yapay zekâ firmalarının desteğiyle kamuoyunu yanıltmak üzere yaptıkları bütün sahtekârlıklara rağmen kaybetti. Bütün dijital cilalama kampanyalarına rağmen, sosyal adaletin Brezilya temsilcisi Lula kazandı.
Savaşa ve güce tapanların uyum dünyasından çok farklı bir şekilde Sırbistan’da gençler, öğrenciler yepyeni bir demokrasi pratiğini hayata geçirdiler. Klasik ve de yaşlanmış “siyasetçilerin” dünyasının yerine genç, temiz, adaletli bir siyaset ürettiler.
Bütün bunların, sözlerin, eylemlerin sonunda nurlu ufuklara ulaşacağımıza dair bir garanti yok ama en azından şunu biliyoruz:
Gücün, paranın, silahın küresel ve yerli baskıları karşısında en zayıf hallerine şahit olduğumuz günümüz insan topluluklarının bile yazacağı bir tarih her zaman vardır.







