Bağımsızlık Demokrasi Özgürlük Eşitlik Birlik

Kendini görünmez kılan “kötülüğü” tanımlamak

İnsanlar yaşadıkları dünyada, uçsuz bucaksız çöllere, karanlık ve dipsiz ormanlara, derin denizlere, aşılmaz dağlara ve bütün bunların da ötesinde yıldızlarla dolu gökyüzüne baktıklarında, sonunun nerede olduğuna dair hiçbir akıl yürütemedikleri o muhteşem kâinatı anlamaya çalışırken, ne kadar küçük ve çaresiz olduklarını düşündüler.

Küçücük halleriyle, böyle bir dünyanın hemen yanı başlarındaki tezahürlerini ancak sahip oldukları bilgi kırıntıları ve yavaş yavaş biriken tecrübeleriyle, ancak el yordamıyla anlamaya ve algılamaya çalışabilirlerdi. Her gün güneş doğar, sonra batar: “Bu süreye ‘gün’ diyelim.” Belli zamanlarda havalar ısınır, çiçekler açar: “Adına ‘bahar’ diyelim.” Çok yağmur yağdığı zaman sel olur: “Nehir yataklarının kenarlarına setler yapalım ya da köyümüzü yükseklere kuralım.” Fakat insan, bu küçücük tecrübe, fiziksel ve zihni kapasite ile o kocaman dünyanın ve sonsuzluğun ancak dar bir alanını yorumlayabilir. O kocaman bütünün içinde kendini yorumlamak ancak dinsel bir tahayyülle söz konusu olur. Zaman içinde insanın tecrübesi artar, dünyasını yorumlama kapasitesi de artar. Bir zamanlar din vasıtasıyla yorumladığı olgular ve olaylar (deprem, ay-güneş tutulması, kıtlık, iklim felaketleri vb.) bilimle açıklanır hale gelir. Ancak dinsel tahayyül hiçbir zaman sona ermez; Ortadoğu’nun en “gelişmiş”, en teknolojik ülkesi Siyonist İsrail, emperyal, sömürgeci güç ve çıkar amaçlarını kutsal kitaplarına dayanarak, “Tanrı tarafından seçilmiş bir halk olarak kendilerine vaat edilen topraklarda” soykırım yaparak meşrulaştırır. Ya da daha masum bir biçimde, başka dinler, bilimsel yollarla keşfedilmiş, anlaşılmış birtakım gerçeklerin zaten kutsal kitapta yazılı olduğunu anlatır.

Ancak dinsel ve dünyevi anlama ilişkisi sadece ufukları aşan “büyük meseleler”le ilgili değildir. İnsanın hemen yanı başında da aklının almadığı şeyler olur. Yani dinsel ve dünyevi tecrübeler eşliğinde yorumlamaya çalıştığımız meseleler sadece “kâinatın derinlikleri”, “insanın bu kâinattaki anlamı” vs. değildir. Bizzat insanlığın içinde dolaşan çaresizlik, düşmanlık, kötülük, zulüm gibi insanlık halleri sosyoloji, psikoloji gibi disiplinlerle yorumlansa da, dinsel yollarda da her zaman birtakım cevaplar bulunur (fıtrat, yazgı vb.) ve çaresi sonraya (sevap, günah, cennet-cehennem vb.) bırakılır.

Başka bir ifadeyle, Talal Asad’ı izleyerek, seküler ve dinsel arasında “kopukluk” ya da “gerilim” ve hatta “farklı kimlikler” meselesi olarak gördüğümüz güç ilişkisi, tahterevalli misali iki halin birbirinden kopmaz bir ilişkisellik biçimidir. İnsan dünyaya dinsel ve seküler/dünyevi olarak bakar, yorumlar.

Yani dinsel olan seküler olanla hep konuşmaya devam eder. Ya da çok seküler siyasetçiler ya da siyasal akımlar, içinde din geçmese de, gayet “dinsel” inandırma teknikleri kullanabilirler; buna karşılık pek dindar bir siyasetçi kendinden önceki bütün seküler iktidar teknolojilerini kullanıp, modern vatandaşlarını “kendi davasına inandırabilir”. Tabii ki, daha da uç noktada bulunan en radikal (hani “köktendinci” gibi sıfatlarla tanımlamaya çalıştığımız) gruplar en dini söylemler ve retorikler kullanırken, aynı zamanda seküler dünyanın ürettiği teknolojilerden, silahlardan, dijital medya araçlarından, süper ve son model arabalardan falan taviz vermeyi pek düşünmezler.

Seküler ve dinsel arasında olan bütün bu ilişkisellik içinde çok önemli bir boyut daha vardır. İnsanın akıl erdiremediği, başa çıkamadığı, kendini küçücük hissetmesine neden olan dünyayı ve tezahürlerini tahayyül ve temsil etme yolları tam da bu acizlik karşısındaki yüceliği kurar. Kontrol edilemeyen “kötülük” (ya da bilinmezlik) ve onunla baş edebilecek güçteki “iyilik” bir kutsallık ilişkisi içinde temsil edilir. En yüce olan Tanrı fikrini, yeryüzünde olabilecek en yüce yapılarla anlatır. “İnanılmaz” derecede büyük olan o anlaşılmaz dünya karşısında, o “inanılmaz”a yakın olan bir ihtişam içinde, Tanrı ile bağlantı kurulur ve “inanç” inşa edilir. Bir bakıma “inanılmaz!” olan, “inanç”ın en temel yapıtaşlarından biridir. Göbeklitepe’den Stonehenge’e, piramitlerden Partenon’a, devasa Katolik katedrallerden minareleri göğe yükselen camilere, Shiva ya da Buda heykellerine ya da tapınaklara ya da Rio şehrinin tepesindeki devasa “Kurtarıcı İsa” heykelinden Mostar, Üsküp, Saraybosna şehirlerinin tepesinde dikilen devasa haça kadar uzanan ihtişamlı yapılar insanın inanması için gerekli olan somut kutsallıklardır. Hatta sekülarizmin adeta bir mabedi gibi kurulan “Anıtkabir”ler, büyük heykeller, ikonik sanat eserleri de bu türden anlam yaratan işaretlerdir.

Bu tapınaklar insana başa çıkamadığı bir dünyada tutunmasını, olup bitenlere anlam vermesini sağlayan inanç referanslarıdır. Her an başına gelebilecek olan bilinmez ve karanlık “kötülük” karşısında ihtişamıyla insanı koruyan ve “inandıran” güvenliklerdir. İnsan “kutsal iyiliği” hatırlatan bu inanma araçlarıyla, aynı zamanda “kutsallık dili içinde yer alan kötülüğü” (Durkheim’ın bahsettiği “kutsal kötülük”) de “görünür” kılar. Başka bir ifadeyle, iyiliğin bir kötülüğü ya da “şeytan”ı vardır. Ya da bunun tersi daha doğrudur. Her “korkunç şeytan”a karşı, insan “inanmasını” sağlayacak, onu güvende hissettirecek, korkularını yatıştıracak bir “sığınak” (ne kadar büyük olursa o kadar iyi) inşa eder.

Yeni bilinmez, yeni “inanılmaz”

Zaman içinde inanılmaz, bilinemez, anlaşılamaz durumlar karşısında inanmak ve inandırmak için gerekli olan kutsallar da değişir. Çok uzaklarda olan bilinmezler, bilim, iletişim, medya sayesinde insanın yakınına gelir ama bu onların daha iyi “bilineceği” anlamına gelmez. Zaman içinde, o bilinmez kötülüğü anlatan, elle tutulamayan, bu yüzden çok geniş bir yelpazede farklı tasavvurlarla anlatılan şeytan değişir. Masalımsı, efsanevi tehlikeler artık görünür “şeytanlar”a dönüşür. Eskiden kuyruklu, uzun tırnaklı, kocaman gözlerle tasavvur edilen şeytan, modern zamanlarda (yerine göre) Müslümanlara, Kürtlere, Ermenilere, mültecilere, LGBTİ+’lara vs. dönüşür.

Yani yukarıda değindiğim gibi, “seküler”den bağımsız “dinsel” ya da “dinsel”den bağımsız “seküler” olmadığı için, her iki algılama yolu birbirinden beslenir. Her zaman inanılmaz bir şeyler vardır ve herkesin yoluna serpiştirilen ve içselleştirilen inanma yolları aracılığıyla “iyiliği” ve “kötülüğü” somutlaştırır ve modern zamanlarda bu daha da çok görselleştirilir.

Bir yandan çaresizliğimiz, zayıflığımız ve donanımsızlığımız bakımından Stonehenge tapınağını yapanlardan aslında çok farkımız yok. Anlayamadığımız kocaman bir dünya ve doğa karşısında o tapınak bize güven veriyordu. Şimdi de küresel kapitalizmin (adına tekno-feodalizm, rant kapitalizmi, çete-mafya-gangster kapitalizmi ya da ne derseniz deyin, ama “liberal”, “neoliberal” falan demeyin…) altında bir yandan mülteciler ya da LGBTİ+’lar gibi “günah keçilerini” (“kutsal kötülük”) işaretlemek işimizi kolaylaştırıyor ve hemen atlıyoruz bize söylenen cevabın üzerine, “işte şeytanlar!” diyerek. Ve tabii aynı anda, güç ve kibirle şişen sermayenin, tahakkümün, sömürgeciliğin, insanın doğa üzerinde tanrılaşmasının yarattığı felaketler ve adaletsizlikler karşısında duyduğumuz çaresizlikler, birtakım lider ve ideolojileri “ihtişamlı tapınaklar” gibi görmemizi sağlıyor. Kısaca karşılaştığımız “inanılmaz”, “aklımızın alamadığı” kadar büyük kötülüklerle de Stonehenge’la kurduğumuza benzer şekilde ilişki kuruyoruz; o “tapınağın” (çok büyük, neredeyse ilahi ve kutsal liderin ve ideolojinin) gölgesinde kendimizi emniyette hissediyoruz.

Ancak seküler (dünyevi), bilimsel bilgi ve tecrübelerimiz eşliğinde yürümek de “inanılmaz” olan karşısında sağlam bir dayanak sağlamıyor. Kolay yoldan “günah keçileri” (şeytanlar) bulmasak da, gördüğümüz “şeytanlar” içimizdeki inanılmazlık duygusunu kamçılıyor.

Filistin, NATO, butlan, Deniz Göktaş, vs.

Mesela gözlerimizin önünde İsrail’in Filistinlilere karşı yaptığı soykırım karşısında ne hissettiğimizi düşünelim. Siyonist devletin tepesindeki Netanyahu ya da Ben Gvir gibi faşistleri düşünün. Her gün “Yahudi yerleşimciler” olarak adlandırılan, aslında Filistinlilerin evlerine, topraklarına, bağlarına, bahçelerine hayâsızca el koyan hırsız ve eşkıya sürüsünü, çocukları öldüren faşist İsrail ordusunun faşist askerlerini düşünün…

Çok görünen bir “inanılmaz” değil mi? “İnanılmaz” diyorsunuz değil mi? “Bu kadar zulmü nasıl yaparlar! Bu kadar zulüm karşısında neden hiçbirimizin gücü yetmiyor!” diye kendi kendimize bağırıyoruz.

Ama aynı zamanda bu zulüm karşısında sözde Filistin dostu olan kendi “güvenlik tapınağımız” devletimizin bu katillere petrol sattığını, ticaret yaptığını, bu soykırımın ortağı olan ahlaksız pedofil Trump ile “dostum” muhabbeti içinde olduğunu görmek “inanılmazlık” ve çaresizlik duygumuzu daha da derinleştiriyor. Ya da mesela Almanya’nın 90 yıllık günahının kefaretini ödemek üzere kurduğu tapınağın inanç ritüellerini ve kapitalizmin gereklerini yerine getirirken izlediği soğuk ve duygusuz reel politika da en az o kadar berbat bir duygu yaratıyor.

Filistin’den bağımsız olarak Trump gibi bir adamın dünyanın gidişatına damgasını vurması, ilkokul mezunu bile olmayan kültürü ve bilgisiyle bir araya getirdiği kelimelerle borsayı ve çeşitli piyasaları hareketlendirerek kendisinin ve yakınlarının servetini katlaması; tepesinde bu adamın olduğunu düşündüğümüz ama bu adamı verimli bir şekilde kullanan dünyanın tepesindeki ABD’nin İran’ı bombalaması…

Bu adamın NATO vesilesiyle geldiği Türkiye’de krallar gibi karşılanması, onun yaptığı iltifatlar karşısında eriyen, duydukları gururla havalara zıplayan yerli ve milli medya bir şeyleri… Ve tabii dünya üzerinde yerleşmiş askeri zihniyetin tezahürü olan NATO toplantısının diğer veçheleri: “Trump Tam Külliye’ye Girerken Türk Jetleri Havalandı!”, “NATO Liderlerini Büyüleyen Karşılama! First Lady Gözlerine İnanamadı!”, “Yunanistan’a ‘Ceddin Deden’ Sürprizi! Miçotakis Mehteri Duyunca Şoke Oldu!”…

Aşağılık kompleksi ve kibir arasında gidip gelen, gurur yerine utanç veren, narsisist performanslar…

Levent Baştürk’ten esinlenerek aktarayım: NATO ülkeleri savunma anlaşmasına göre, “Türk savunma şirketleri Palantir ile işbirliği yapacak”mış. Baykar, Leonardo ve Safran ile ortaklık kurduktan sonra Türk savunma şirketlerinin Palantir’le işbirliği yapması da anormal olmayacak yani… NATO, ABD, İsrail, Türkiye ağında silah alışverişi serbest; ulusal çıkarlar görüntüsü altında güç tapıncı… Ama ahlak devre dışı…

NATO toplantısına ilişkin o kadar çok “inanılmaz” şey var ki! Mesela gelen misafirlerin her birine havalı bir silah hediye edilmiş! Öldürmek için kullanılan bir araç hediye ediliyor, tüyler ürpertici değil mi? Ama tabii Sabri Deniz’in parmak bastığı bir konuyu unutmamak lazım: NATO’cuların savaş konuştukları konferanstan sonra kendilerine silah hediye edilmesine şaşırmamak gerekiyor. Neredeyse hepsinin bir tabancadan çok daha büyük silahları kontrol etme kapasitesi var!

Bu arada o silahların parasının kimden çıktığını sorma hakkımız var mı? Yoksa devletlû seçkinlerimizin kararlarının hikmetinden sual olunmaz mı?

Tabii ki Filistin’de olup bitenler ve anlamlandıramadığımız vahşet, zulüm ve duyarsızlık karşısında duyduğumuz çaresizlik çok güçlü, çok inanılmaz. Ama aynı düzeyde olmasa da, hayatımızın her tarafında çaresizlik duygusunu yaşamıyor muyuz?

Son bir ayda memleketimizde olup bitenleri bir düşünün…

Yolsuzluk ve diploma konuları belki de en zayıf noktası olan tek adam rejiminin hayatını uzatmak için tam da bu konularda sürdürdüğü şantaj politikaları, “AKP’ye geçmek ya da tutuklanma” seçeneği arasında sıkışan CHP’li belediyelere yapılan baskılar, doğru dürüst hukuksal süreçler işletilmeden cezaevlerinde süründürülen insanlar, belediyeciler, gazeteciler, sivil toplum mensupları…

Butlan Kemal K.; utanmazlığın, tezgâhın, kumpasın, göstere göstere yapılan adaletsizliğin şahikası… Demek ki yıllardır bir misyonu yerine getirmekle görevlendirilen bir adamın ve ekibinin sergilediği, kast ajansından kiralanan slogancılarla birlikte sahnelenen bir panayır…

Trump’ın ve İsrail’in küresel çapta kurmaya çalıştığı izansız baskıyı Türkiye’deki rejim kendi muhaliflerine uygulamaya çalışıyor. Selahattin Demirtaş, Ekrem İmamoğlu, Osman Kavala, Deniz Göktaş’a yapılanlarda “hukuk” yok. Ama “güç” var. Sayı ve dozu bir kenara bırakırsak, mantık olarak aynı İsrail’deki gibi.

“Diktatör olsaydım, anında götürürlerdi” özdeyişinin bire bir yaşandığı ve doğrulandığı yer bu memleket… Evet, Deniz Göktaş’ı “anında götürdüler”… Üstelik medya mizansenleri eşliğinde. O görüntüleri çekmek ve servis etmek üzere oraya çağrılan gazeteci için nasıl bir utançtır! Irak’a yapılan saldırı için ABD tarafından “iliştirilen” gazeteciler vakasında olduğu gibi… Birileri ona “Çek!”, “Olmadı, bir daha çek!”, sonra “Bir daha çek!” demiş belli ki… Ve o zavallı çekiyor! Allah kimseyi o duruma düşürmesin!

Deniz Göktaş’a yakıştırılan suçlamanın “dini değerleri aşağılamak” olduğu söylendi… “Ne kadar güçsüzüz, kendimize karşı güvensiziz”, “Mizaha bile tahammül edemiyoruz” diyemedikleri için… “Bakara makara” diyen Egemen Bağış’ın hatırası devasa bir taş gibi önümüzde dururken…

Çünkü mesele dini değerler değil, kimlik! Yani biz ve ötekiler!

Kimliği, bir iktidarı ve o iktidardan beslenenlerin kimliğini ayakta tutmak istiyorlar… Tabii ki inanç tapınakları yaratacaklar ve tabii ki bu tapınaklarla anlatılacak “günah keçileri” bulacaklar…

KHK zulmüyle son yılların en baş “şeytanına” çevrilen insanlar; o insanlar arasında açlık grevi sonunda yaşamını yitirenler karşısında devletin ve sıradan insanların duyarsızlığı, vicdan eksikliği; onlara asgari bir merhamet göstermek yerine acımasız yorumlar yapan insanlar…

Bütün bunlar dünyayı yorumlamak için ellerinde çok az bilgi ve imkân olan ve Göbeklitepe’yi, Stonehenge’i yapan insanların ruh halini çok andırıyor. Bütün bu vahşet, duyarsızlık, güçle dayatılan ahlaksızlık ve adaletsizlik, sürdürülen sömürü, gasp ve hırsızlık karşısında kelimelerimiz yetmiyor. Bu yazı bile o “inanılmaz” karşısında çaresizce, (küfretmemeye çalışarak) en sert kelimeleri (terörist, ahlaksız, faşist, hayâsız, hırsız, eşkıya sürüsü…) arka arkaya dizmeye çalışmıyor mu?

Parası ve gücü olunca her bir haltı kendine hak gören burjuvalar, patronlar, siyasetçiler ve onların yalakalarının egemen olduğu dünyayı anlatmak için “hakikat-sonrası”, “medeniyetsizleşme”, “gücün kibri” falan yetmiyor. Bütün bu izansız adaletsizlik, baskı ve ahlaksızlığın tamamı için bir kavram bulmamız lazım…

“Şeytan” gibi!

Bu kadar net!

Son olarak, Cüneyt Pala’nın (bu yazıda arkadaşlarımın sosyal medya paylaşımlarından oldukça çok esinlendim; sözü böylesine birlikte çoğaltmak ne kadar mutluluk verici!) paylaştığı Nâzım Hikmet’in Kuvayı Milliye Destanı’ndan “Türk Köylüsü” şiirinin bir kısmını buraya yapıştırayım:

“Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmeye görsün önlerine

ve bir kerre vakterişip

‘Gayrık yeter!.’

demesinler.

Bunu bir dediler mi,

‘İsrafil sûrunu urur,

mahlûkat yerinden durur’,

toprağın nabzı başlar

onun nabzında atmağa.

Ne kendi nefsini korur,

ne düşmanı kayırır,

‘Dağları yırtıp ayırır,

kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa…’”

Ne kadar doğru değil mi?

O bilinmez ve karmaşık olanı bir kere kafamızda netleştirsek…

Kolay yoldan suçlayacak günah keçileri aramadan ama…

Karmaşıklığı ve çaresizliği dayatanları sezebilsek…

 

Ferhat Kentel
Ferhat Kentel
Son olarak, kapatılan İstanbul Şehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi olan Ferhat Kentel 1981’de ODTÜ’de işletmecilik lisans eğitimini tamamladıktan sonra 1983’te Ankara Üniversitesi SBF’den yüksek lisans ve 1989’da Paris, Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales (EHESS)’den sosyoloji doktora derecesi aldı. 1990-1999 arasında Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu Yönetimi Bölümü’nde, 2001-2010 arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalıştı. Fransa’da Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales (EHESS)’de ve Université de Paris I’de çeşitli dönemlerde misafir öğretim üyesi ve araştırmacı olarak bulundu. Türkiye’de ve yurtdışında çeşitli kitap ve dergilerde modernite, gündelik hayat, yeni sosyal hareketler, din, İslâmi hareketler, aydınlar, etnik cemaatler üzerine makaleleri yayımlandı. Yayınlanmış araştırma ve kitapları şunlardır: Ermenistan ve Türkiye Vatandaşları. Karşılıklı Algılama ve Diyalog Projesi (Gevorg Poghosyan ile birlikte), TESEV, İstanbul, 2005; Euro-Türkler: Türkiye ile Avrupa Birliği Arasında Köprü mü Engel mi? (Ayhan Kaya ile birlikte) İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları, İstanbul, 2005; Milletin bölünmez bütünlüğü: Demokratikleşme sürecinde parçalayan milliyetçilik(ler) (Meltem Ahıska ve Fırat Genç ile birlikte), TESEV, İstanbul, 2007; Belgian-Turks: A Bridge, or a Breach, between Turkey and the European Union? (Ayhan Kaya ile birlikte), King Baudoin Foundation, Brüksel, 2007; Ehlileşmemek, düzleşmemek, direnmek, (Söyleşi: Esra Elmas), Hayykitap, İstanbul, 2008, Türkiye’de Ermeniler. Cemaat-Birey-Yurttaş (Füsun Üstel, Günay Göksu Özdoğan, Karin Karakaşlı ile birlikte), İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları, İstanbul, 2009; Yeni Bir Dil - Yeni bir Toplum, (Söyleşi: M.Talha Çiçek, Gülçin Tunalı Koç), Bilsam yay., Malatya, 2012; “Kır Mekânının Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Dönüşümü: Modernleşen ve Kaybolan Geleneksel Mekânlar ve Anlamlar” (Murat Öztürk ile birlikte), TÜBİTAK araştırması, 2017.

Yazarın Diğer Yazıları

Öyle bir Cumhuriyet ki…

Yıllar önce yanlış hatırlamıyorsam bir Fransız dergisinde iki kareden oluşan bir karikatür görmüştüm. Birinci karede, neresi olduğunu bilmediğimiz (ancak gene de tahmin edilebilen türden,...

Şiddetle var olabilen ezik ruhlar

1950’li yıllarda Adnan Menderes’in çok özendiği bir hayaldi: “Küçük Amerika olmak...” Galiba epey olduk. Yerlilerinden nefret eden beyazlar, her mahallede milyoner değil ama sokaklarda...

Küresel çıkarlar – “yerli ve milli” duygular

Dünyayı baştan başa geçen bir popülizm dalgası şirketlerin, sermayenin ve onların siyaset ve devlet alanındaki temsilcilerinin kâr hırslarını ve neoliberal kibri gayet başarılı bir...

Sosyal Medyalarımız

9,251BeğenenlerBeğen
2,745TakipçilerTakip Et
4,012TakipçilerTakip Et
677AboneAbone Ol

Son Yazılar

- Advertisement -spot_img