“Terörsüz Türkiye”, “Silahsızlanma” için “Çerçeve yasa” gibi isimlerle anılan, tam adı “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” TBMM Genel Kurulu’nda görüşüldü ve 467 oyla kabul edildi.
Metni hazırlayanlar arasında belli ki çok yoğun müzakereler olmuş ve ne başlıkta ne de metnin içinde “Kürt” kelimesinin geçmemesi için birileri epey zahmet çekmişler ama başarmışlar.
O müzakerelerin hiç kolay olmadığını, türlü çeşitli rasyonel, kültürel, sosyal argümanın, tehdidin, blöfün, acının, talebin, korkunun, şiddetin, kayıpların, jeostratejik dengelerin, uluslararası baskı ve oyunların devreye girdiğini tahmin edebiliriz. Ama yılların tecrübesine sahip iki tarafın yoğun bir süreçten geçtiklerini biliyoruz. Sürecin devlet tarafı yüzyıllık devlet geleneği, “aklı”, oyunları ve önlemleri ile kuşkusuz kendisi için mümkün olduğu kadar garantili bir oyun oynadı. Kürt halkının yüz yılları aşan tecrübesinin üzerine, devlet kadar olmasa da, Kürt siyasal hareketi de neredeyse 40 yılı aşkın bir tecrübeyle, daha çok riski göze alarak, devleti adım atmaya zorlayarak bu sürecin içinde yer aldı. Ya da daha basit bir ifadeyle, hiç basit olmayan bir sürecin “aktörü” oldu. Yani kolay olmayan, büyük sorumluluklar içeren, fedakârlıklar gerektiren, temsil ettiği halkın haklarını savunmaya çalışan bir aktör…
Bu aktör, bu sürecin sonunda imzalanan metne iki-üç günde gelmedi. Ve varlığı sadece bir yasa metninin imzalanması ile sınırlanabilecek bir varlık değil.
Dolayısıyla söz konusu yasa metnini eleştirebiliriz ama o metnin ortaya çıkması sürecinde -iyisiyle kötüsüyle- daha önceki yıllardan gelen birikimiyle (ve bazen korkunç hatalarıyla) yer almış bir hareketi kolay etiketlerle yargılayıp çöpe atma hakkına sahip değiliz.
Kendi adıma “Çerçeve yasa”nın bu haliyle Kürt sorununda barışı, memlekette genel olarak hava ve su kadar ihtiyaç duyduğumuz barışı ve demokratik dönüşümü sağlayamayacağına neredeyse “adım gibi eminim”.
Ancak benim emin olmamdan daha önemli olan bir şey var. Tek başıma “ateş olsam cürmüm kadar yer yakacak biri olarak ben”im “çok bilen kibrimin” ötesinde, başkalarına, başka değerlendirmelere, benim göremediğim argümanlara ihtiyacım var. Yani benim “ı ıh olmamış!” kanaatim ile başkasının “yok canım, gayet iyi olmuş!” kanaatinden öteye meselenin hiç bu kadar basit olmadığını baştan kabul etsek çok daha iyi olur “kanaatindeyim”.
Ve hızlıca söylemek gerekirse, eğer birçok insan ve toplumsal aktör bu sürecin bir ucundan tutup, kendi başına “demokratik dönüşüm” vaat etmeyen bir metnin bir vesile kılınıp, onu pratikte demokrasiye doğru daha ileriye taşımak üzere çaba harcarsa çok daha hayırlı sonuçlar alınabilir.
Az düşünenlerin çokbilmiş kibri
Ne yazık ki memleketimizin ortalama algı ve yargı kıstasları oldukça “ikili” bir ayrımda gerçekleşiyor. Ve bu süreç hakkında bir yandan “mükemmel olmuş” yorumları, diğer yanda “aldatılma ve oyuna gelme” gibi hafif yargılardan “ihanet ve teslimiyet” gibi radikal yargılara uzanan bir yelpazede değerlendirmeler yapılıyor.
Bu radikal kopuşlarla, birbirine değmeden yapılan değerlendirmeler sadece “Çerçeve yasa” ya da “süreç” etrafında yapılan tartışmalarda söz konusu olmuyor. Kamusal alanın her köşesinde benzer bir “tarz” var. Ve -mutlak bağnaz, ırkçı ve çıkarlarını mevcut iktidarla özdeşleştirmiş olan kesimler bir kenara bırakılırsa- bütün tartışmalardaki tarafların üç aşağı beş yukarı hepsinin derdi ve arzusu barış ve demokrasi… Ve herkes iyi niyetli…
Ancak bir yandan modernist kibir, uluslararası sol-sosyalist jargona işlemiş olan keskin bilme hali ve bunlara ek olarak Türkiye usulü devlet ve ulus kurma sürecinde işlemiş olan tepeden bakan tutum ve davranışlar her türlü demokratik tartışmayı keskin ayrışmalara dönüştürebiliyor. Bu kesişimde ortaya çıkmış olan ortalama bir karakter çok kolay yargılayıp, “yanlışı tespit ediyor”, “yanlış yapanı” yargılıyor, cezasını kesiyor. Bunu “doğru siyasal tavır”, “doğru sosyalist tavır”, “doğru feminist tavır”, “doğru ekolojist tavır” vb. olarak sunuyor. Dolayısıyla, benim gibi “evet ama bu da var, biraz da buradan bakalım” diyen “yetmezamaevetçiler”e ulusalcı-solcu otoriteler tarafından ömür boyu kurtulamayacakları bir “hain damgası” yapıştırılabiliyor. Ya da mesleki olarak yapmaması gereken -ama asla “taciz” olmayan- bir davranışı sergileyen bir terapiste, bazı feminist çevreler nezdinde ömür boyu kurtulamayacağı “tacizci” sıfatı çakılıyor. Bu damgalar, adeta bir kinin, çokbilmiş bir kibrin ifadesi olarak yeniden üretilmeye devam ediliyor. Bu sırada katil ve tecavüzcü erkekler, patlattıkları bombalarla seçim kazanan (“oylarını artıran”) partiler, işkenceciler, paraları ve gücüyle itibarlarını koruyan patron erkekler (ve kadınlar) iktidarlarını korumaya devam ediyorlar. Ama bunları hedef almak yerine, kendilerine en yakın demokratik arzulara sahip olan ve “günah keçisi” olarak inşa ettikleri insanları ezmek çokbilmiş kimlikçilerin daha kolaylarına geliyor.
Aslında bu anormal bir durum değil; bütün “cemaatçi” yapılarda en çok yakınlardaki insanlardan korkulur ve onlar “hain” olarak dışlanır. Cumhuriyet’in kurucu elitleri arasındaki kavgalarda, tek parti dönemi CHP’sinde, DP’de, AP’de, MHP’deki ya da sol/sosyalist hareketlerdeki kan davaları ve bölünmeler ve yakın zamanlarda AKP kurulduğundan beri parti içinden temizlenen kadrolar, Fethullahçılarla karşılıklı beslenen düşmanlıklar… Kısaca, bu memleketin “kumaşında” değil ama yeniden üretilen ve içinden çıkmak için gerçek çabaların yeterince gösterilmediği siyasal kültür bu türden “sadakat-ihanet” örgüsünde kimseyi dışarıda bırakmıyor.
Siyasal aktörlerin kendilerinin tespit ettikleri -sorgulanamaz- siyasal gerçekliğin, hayal ettikleri dünyanın ve bu dünyaya ulaşmak için taşıdıkları ezberlerin eril bir dille tekrarlandığı “siyasal/entelektüel tartışmalar” ne yazık ki memleketimizde muhalefetin belki de kısır halini yansıtıyor. Ve bu hal mevcut iktidar ilişkilerinin sürdürülmesine en mükemmel katkıyı sunuyor.
Ama hayat, başkasını dinlemeyen, başka aktörlerin gerçekliklerini ve alternatifleri düşünmeyenlerin ezber dolu tespitlerinin sunduğu netlikte olduğu gibi değil; hayat hiç basit değil…
Karmaşıklık teorisi
Hayatın karmaşıklığı karşısında her şeyi anladığını zannedenlerin, sağa sola ahkâm kesenlerin, “yeterliliklerini” abartan kişilerin bilişsel önyargı durumunu David Dunning ve Justin Kruger adlı iki sosyal psikoloğun formüle ettiği şu model çok iyi anlatıyor…
Yani şu: bir basitleştirme yaparsak, hayatta sadece bir kitap okursanız, bir âlimi, bir hocayı dinlerseniz, bir teoriyi öğrenirseniz, elinizde başka veri olmadığı için bütün hayatı çözdüğünüzü zannedebilirsiniz ve kendinize olan güveniniz tavan yapabilir. Ama ilk öğrendiğiniz kitap/bilgi dışında başka bir bilgi edinirseniz, kafanız karışmaya başlayabilir. Artık hayat zannettiğiniz kadar bir tür bilgiyle anlaşılabilecek bir şey olmaktan çıkar. Hatta bilginiz ve tecrübeniz arttıkça, epey komplekslere bile düşersiniz. Çünkü her kitap, her bilgi, her tecrübe hiçbir zaman tüketemeyeceğiniz bir deryaya düştüğünüzü sizin yüzünüze çarpar ve bu deryayı tüketmek için ne kadar güçsüz olduğunuzu anlarsınız. Ama umudunuzu da yitirmezseniz, “her şeyi anladım” demeden ve bunu diyemeyeceğinizi de kabul ederek, zor ve karmaşık bir dünya karşısında tevazuyla anlama çabanıza devam edersiniz. Her anladığınız şey önünüze anlaşılacak yeni kapılar çıkarır. Her kapıyı açtığınızda hem dünyayı, hem başkalarını hem de kendinizi daha iyi anlarsınız. Buna karşılık, karmaşıklık duygusu bitmez; sadece tevazuyla birkaç adım daha atmış olursunuz.
İşte Fransız sosyolog Edgar Morin bu karmaşıklık halinin teorisini geliştirdi. Entelektüel hayatının neredeyse tamamını “anlayışsızlığa ve nefrete karşı, karşılıklı anlamak” mottosuna göre kuran Morin, yaşadığımız dünyayı ve hayatı, tek bir boyuta indirgemek ya da ikili kategorilere sıkıştırmak yerine, çoklu ilişkiler içinde anlamaya çağırdı; düzen, düzensizlik ve karmaşıklık boyutlarını bir arada ele almayı önemsedi.
Kuşkusuz karmaşıklık fikri çok huzur verici bir durum değil. Çünkü hayatı ikili tasnifler içinde almak çok daha kolay. Modern ve geleneksel, biz ve onlar, beyazlar ve siyahlar, yurttaşlar ve mülteciler, dindarlar ve dinsizler, devrimciler ve karşıdevrimciler, ırkçılar ve ırkçılık karşıtları, hatta insan ve doğa ve daha tonlarcasının örneği verilebilecek olan ikili karşıtlıklar hayatı sadece bir savaş olarak görürler. Bu savaş halinde birisi daha baskın olabilir ama son tahlilde her iki taraf da bütünlüğünü kaybeder, eksilir, çok daha basit bir şeye indirgenir. Çünkü kendisini çoğaltacak “öteki” artık yoktur.
Yani her gördükleri ötekini anlamak yerine, ona bodoslamadan saldıran, karşılaşmayı, muhabbeti ve irtibatta kalmayı reddederek yenmeyi amaçlayan zihniyet sahipleri karşılarındakini hiçbir zaman yenemiyorlar üstelik. Tam tersine, yaptıkları her saldırı, ötekileri, zihinsel olmasa da, fiziksel olarak daha da güçlendirmekten başka hiçbir işe yaramıyor.
Doğayı kendi çıkarları için tepe tepe kullanmaktan ve sömürmekten başka şekilde algılayamayan modern insan bugün “yendiğini” zannettiği, ama çöplüğe çevirdiği doğanın, giderek daha çok altüst olan iklimin öfkeyle geri tepmelerine tanık oluyor.
Söz konusu ikili düşünmelerin olumsuz sonuçlarını sırf Türkiye’ye baktığımız zaman bile görüyoruz. Kültürleri ve kimlikleri kafanıza yatmayan insanları “çağdaşlaştırmak” (ya da “dindarlaştırmak”) üzere tornaya sokarak attığınız her adım bugün misliyle karşınıza çıkıyor. “Yenilen” ve aşağılanan her kimlik, inanılmaz bir dirençle geri dönüyor ve sizi “yeniyor”.
Ancak dünün ya da bugünün yenenlerinin ve yenilenlerinin hepsi ortak bir havuzdan besleniyor. Travmatik bir coğrafyada bina olmuş devletin altında yaşayan herkes hem o devleti yeniden üretiyor hem de o devletten besleniyor. Bu coğrafya, kendi var oluşunu garantilemeye çalışan, kaybetmekten korkan travmatik narsisist bireysel ve kolektif benlik ve kimliklerin dayanılmaz ağırlığını taşıyor.
Bir bakıma, narsisizmle malul ortalama Türkiye insanı -devletinin gölgesinde- “ben en önemliyim”, “herkes beni sevsin”, “herkes benim dediğime saygı göstersin”, “her şey benim hizmetimde olsun, doğa da olsun!”, “bu yüzden piknik alanının temiz olmasını isterim ama giderken çöplerimi de bırakırım, başkalarını da düşünmek zorunda değilim” gibi birtakım içseslerle konuşan bir profil çiziyor. Tabii ki, bütün bunları yüksek sesle söylemesine gerek yok; bu gayet içsel bir durumdur ve “normalliktir”. Ortalama Türklüğün “normatif bilinçdışı”dır; narsisizm kimliğinin ana bileşenidir.
Kürtler, barış ve demokrasi
Çerçeve yasa ya da silahsızlanma ya da barış ve demokratik projesi gibi adlarla tanımlamaya çalıştığımız “süreç” için artık gerçekten ikili mantıktan çıkmak gerekiyor. Çünkü her şeyi anladığını sanıp ahkâm kesenlerin kibrine karşılık, hayat gibi, Kürt meselesinin de hiç basit olmadığını, çok karmaşık olduğunu söylemek gerekiyor.
Öncelikle yılların biriktirdiği inanılmaz bir travma var. Bütün bagajlar ağzına kadar acıyla, öfkeyle, hüsranla, aldatılmışlıkla dolu…
Tabii ki, Kürtler artık bütün haklarıyla tanınmak ve ölmeden, ezilmeden, aşağılanmadan yaşamak istiyorlar. Ama öbür tarafta şimdiye kadar bir türlü rasyonel düşünmeyi becerememiş bir devlet var ve bu tabii ki sonuna kadar kendi oyununu oynamak istiyor…
Ama bu devlet bugünün müzakere haline, çok farklı yolların dayattığı mecburiyet sonunda geldi. Biraz düşünme egzersizi yaparsak, mesela küresel şartlara ya da zorunluluklara uyum sağlama gereğiyle karşı karşıya kaldı. Devlet ve seçkinleri için, küresel ve vahşi kapitalizm şartlarında ve Ortadoğu denklemlerinde ellerini güçlendirmek, elitlerin kazançlarını kaybetmemek için “Kürt kimliğini” sisteme entegre etme ihtiyacı kendini dayattı.
Sınıfsal bir hegemonyanın, hiyerarşinin, güçler ilişkisinde üst sosyal sınıfların sahip olduğu çıkarların ve manipülasyon kapasitesinin alabora olmaması için, tabii ki devlet “kendi bekasını” düşünecek. Kaldı ki, üzerine kurulu olduğu toplum ve bireyleri de geçmişten gelen travmaları eşliğinde “beka”dan çok farklı bir şey düşünmüyor. Ve bu bireyler (ortalama Türklük hali) bu beka fikrinin hiçbir zaman güncelliğini kaybetmesine izin vermiyor.
Öte yandan, tabii ki her rejimin abuk sabuk da olsa meşruiyete ihtiyacı var. Diğerleri gibi, bizim rejimimiz de hem kendini hem bizi ikna etmek için, inandırma teknikleri, tekrarlar, kutsal referanslar ve duygusal teknikler kullanıyor. En otoriter durumlara bile, devlet yaptıklarına “hukuki” kılıf giydirmek zorunda. Bu hukuki kılıf sayesindedir ki, biz “tek adam”a “tek adam” dememiş gibi oluyoruz örneğin.
İşte, küresel gereklilikler ve devletin bekası için, hegemonyanın korunması için yapılan “öz-düşünümsel” hesaplar, bugüne kadar süren bir mücadeleden bağımsız değil. Bu devlet karşısına Kürt siyasal hareketi bir aktör olarak çıkmış durumda; devlet Kürt hareketiyle bir masaya oturma mecburiyetini taşıyor.
Devlet, bütün bu süreçten tabii ki azami derecede fayda sağlamaya çalışmak isteyecek ancak artık süreç sadece onun elinde değil.
Sürece kimler katılırsa, onların da süreci olacak. Türkiye’de barış ve demokrasi isteyenler katılabilirse, süreç barış ve demokrasiden yana bükülebilecek.
Tam da bu yüzden içinde yaşadığımız dönem (yeni linç yeltenmelerini göz alarak!) yeni bir “Yetmez ama evet” dönemi niteliği taşıyor. “Aldanmak-aldanmamak” ya da “yenmek ve yenilmek” basit ikiliğinden çıkıp, taşın altına elini sokmak gerekiyor. Bozuk saatin günde iki kere doğruyu göstermesini beklemek yerine, başkalarının aklından geçeni “bilip” niyet okumak yerine, anlatılanlar karşısında, rakipler karşısında sermayemiz ölçüsünde, bu süreçte “neyin, nasıl iyi olacağını” tartışmak gerekiyor.
Aslında Özgür Özel ve Yeni Parti’nin almış olduğu tavır da “karmaşıklık” içinde nasıl çoğul düşünebileceğimiz konusunda önemli ipuçları veriyor. Bir açıdan “evet, süreç olumlu yönde gelişebilir”. Ama aynı zamanda “geçmiş tecrübelerden hareketle, kendimizi güvensiz hissediyoruz, o yüzden hayır”… Yani “fikrini söylemekte serbestsin; sana saygı gösteriyorum, sana parti kararı dayatmıyorum” diyerek, Yeni Parti, ikili ezbercilerin pek alışık olmadığı bir şekilde, sürecin hem içinde hem dışında olabileceğini; barış, özgürlük ve demokrasi isteyenlerle birlikte düşünebileceğini, yol yürünebileceğini, yolun birlikte yapılabileceğini gösterdi.
Hareket etmek, oyunu oynamak
Evet, çok daha iyi bir toplum istiyoruz; barışı kurmuş, özgür, demokratik, adil… Bu bizim amacımız; bu mutlaka bir gün gerçekleşecek… Ancak bundan daha da önemli başka bir şey var; bizzat bunun mücadelesini vermek. Çünkü bu mücadeleyi verirsek, teslim olmadığımızı, yaşadığımızı hissedeceğiz.
Hiçbir otoriter önlem toplumu, hayatı öldürmez, öldüremez. Çünkü otoriter rejim sabitliği, aynılığı, elitlerinin çıkarlarının devamı için kural koyar ama toplum yaşar.
Rejimler, kanunlar ölüdür, mumyadır, zombidir. Oysa toplum yaşar, dönüşür ve rejimler yenilenir. Her hareket de tabii ki zaman içinde kazanırsa, sabitlenir ve “sabitler”. AKP gibi… Ve zombileşir.
Düzen-rejim sabitlik ister, tanım yapar, dost-düşman ayrımı yapar, kutuplaşmaları üretir. Bu işi “başarıyla” yaparsa, biz de bu oyunun parçası oluruz. Hayatı rejimin inşa ettiği kolaylıkta kabul ederiz. Halbuki o sırada hayat bütün karmaşıklığıyla üremeye devam eder.
Tek parti rejimi bunun örneğidir; çünkü bu rejimin içinden İslamcı hareket çıktı, Kürt hareketi çıktı… Ermeniler soykırımı anlattı bize. Bu arada rejimin ezber dilleri “eskiden biz Alevi, Kürt, tesettür, Ermeni bilmezdik” demeye devam eder. Evet, rejim bilmemeyi öğretmiştir ama karmaşık hayatın içinde yaşayanlar bir gün karşımıza çıkar ve biz de anlarız ki, bu kimlikler varmış ve yaşıyormuş ve otoriter kalıplarının altı oyuluyormuş…
Bir tür dondurucu kurgu olarak 12 Eylül darbesi de benzer bir oyulmayı yaşamadı mı? Askerlerden oluşan diktatörlük bize “2,5 parti” dayatmamış mıydı? Sonra ne diktatörler kaldı ne de onların bize sattıkları partiler…
İnsanlar yaşamak, kabul edilmek ve haklarını çoğaltmak için ellerinden geleni yaparlar. İnsan teki bunu kendi içindeki çoğulluğa dayanarak yapar, çünkü insan kendi içinde bile bir sürü şeydir; bunu ikili kutuplaşmalar içinde tek boyut basitliğine indirmek, insana indirilebilecek korkunç bir darbedir.
İnsanın cesareti varsa, cesaretini toplarsa sesini çıkarır, isyan eder. Veya korkar ve saklanır ya da sadakat gösterir. Ve de bunların hepsi değişebilir, en korkak en cesura dönüşür, ya da en cesur korkağa dönüşür. Öyle şantajlar olur ki, mesela ikili kutuplaşmaların tarafı olarak, laiklik konusunda (anti-AKP konusunda) mangalda kül bırakmayanlar, sonrasında karşı tarafın mutlak kuluna dönüşebilir.
Söz ortalıkta hâkim görünen ikili kutuplarda üremez. Sözü sadece devlet ve onun “Maarif modeli”, okulları ya da üniversiteler falan da üretmez. Tek parti CHP de, 12 Eylülcüler de, AKP de üretemedi. Eğer üniversite ikili tasniflerle yaşayan birilerinin çiftliği ve kopyacı, intihalci, liyakatsiz rütbe düşkünü adamların yeri haline geldiyse, hayat başka alanlarda söz ve bilgi üretmeye devam eder.
Özgürlük, mücadelenin kendisidir. Sözün üretilmesidir. Verili ezberlerden çıkmak ve yeni yollar keşfetmek, yeni seslerle karşılaşmaktır. Ve bu sayede sözü ele geçirmektir.







