Şair Sunay Akın’a Açık Mektubumdur…

0
49

Şair Sunay Akın’a Açık Mektubumdur…

Hulusi ÜSTÜN

İnka İmparatorluğunun genç kralı Atahualpa Kapak’ın boynu bir yay kirişiyle kırılıp soğuk taşların üzerinde çaresiz ve yavaş bir ölüme terk edildiğinde, onun çocukluğunda uyuduğu altın beşiği, oturduğu taht, boynunu süsleyen takılar ve o güne dek bakıp dua ettiği Güneş kursu İspanyollar tarafından eritilip Cuzco’daki sarayının avlusunda külçe haline getiriliyordu. Boynu kırık, yüzü kızgın şişle dağlanmış Kral, donuk bakışlarla izliyordu olup biteni. Eriyip akan altının pırıltısı, sarayın dört bir yanında parçalanmış insanların kurumuş kanları ve gökyüzünün mavisi birbirine girmişti zihninde. Kulaklarında hala şehrin bir yerlerinde doymak bilmez bir hırsla öldürülen insanların kirletilen kadın ve çocukların çığlığı yankılanıyordu.

Onun 1533’te ölümünün ardından yerlilerin İllapa diye anıp inandığı güneş her sabah daha büyük boyutlarda ve daha korkunç katliamları aydınlattı koca kıtayı. O günden sonra İnka halkı ülkelerine güneşin doğduğu diyardan gelip giren sakallı, beyaz yüzlü, demir elbiseli insanları güneşten damlayan gözyaşı olduğuna inandıkları altının, bakire kızların, kuş tüylerinin ve meyvelerin tatmin etmeyeceğini kesin olarak anlamıştı. Tanrının hiçbir vahyini işitmeden yaşayan ve bir sabah Cuzco meydanında vücudu beş iri ata bağlanıp paramparça edilen Tupac Amaru’nun ruhu mutlu olsun… Tupac, ülkesini istila eden kana doymaz beyaz adama karşı direnmişti Vilcabamba dağlarında. Onursuz bir yaşamı, köleliği ve başkalarının dayattığı kutsalları reddetmişti çevresindekilerle beraber. Hayat bir taneydi, tıpkı onur gibi…

Adi pırıltılı yılan anlamına gelse de bir dağ kartalıydı o. Sapan taşlarıyla, zehirli oklarla karşı koymuştu kendisine köleliği teklif eden yüzü beyaz, kalbi kapkara istilacılara ve sonunda onurlu bir ölümü seçmişti halkının gözü önünde.1572’de atlara bağlanmış kolları, bacakları ve kafası birbirinden ayrılırken tarih onurlu bir liderin ölümünü not düşüyordu onursuzluklarla dolu kalın defterin bir köşesine. Onun ölümünün ardından beyazlara ve onların sunduğu kan ve nefret dolu Mesih masalına karşı koyup sonu belli direnişin bayrağını devralan başka kahramanlar da yaşadı, beyaz adamın Tanrı tarafından tüm zenginlikleri ve insanlarıyla birlikte kendilerine hediye edildiğine inandıkları Yeni Dünya kıtasında. Cheyenlerin reisi Kara Kazan, Dakotaların reisi Koca Ayak, Crowlar, Apaçiler, Sioukslar… Hepsi başkalarına benzemektense, bildikleri gibi yaşamayı tercih ettiler. Ve her seferinde daha korkunç bir ölümle susturuldular. Onların acısını ve onurlu savaşını en güzel şekliyle Sunay Akın aktardı bizlere. Onlardan kıtalar ve denizler ötesinde yaşayan Türklere, Türk diliyle anlattı onurlu Kızılderililerin Kız Kulesine yansıyan çığlıklarını.

Faruk Kutlu ZİRVEDEKİ BİNİCİ 2013 – 50×70 Tuval üzerine akrilik

Sahi Sunay Akın… Parmakları arasında tuttuğu kalemin vicdanını yüreğinde hisseden adam… Mashadov’u vurdular dün akşam… Tıpkı Tupac Amaru gibi, Koca Ayak, Oturan Boğa ve Kara Kazan gibi “özgürlük istiyorsan al sana ölüm” dediler. Mashadov Chechen değil de Cheyen olsaydı yazar mıydın onun şerefli öykülerini. Ağlar mıydın kaleminle tıpkı Tupac Amaru’nun sığındığı Vilcabamba gibi mağrur Vedeno’ya, istilacıların harap ettiği Cuzco kadar yıkık Grozni’ye ve en az Kuzey Amerika toprakları kadar yeşil ve bereketli Kuzey Kafkasya’ya. 8 Kasım 1864 yılında Cheyenne ve Arrapaho kabilelerinin yerleştiği kampı Albay Chivington askerleriyle yakıp yıkarken ve kılıçlarıyla kadınların kollarını keserken ne acı tesadüftür ki, benim halkım da takalarla, teknelerle sürgün yoluna çıkmıştı. Bildikleri, tanıdıkları her şeyi arkalarında bırakıp çöllere bozkırlara dağılmışlardı. Çocuklarını satmışlardı Sunay Akın… aç kalmasın, ölmesin diye satmışlardı tanımadıkları beyaz değilse de kendilerinden daha esmer ve kısa boylu adamlara… 21 Mayıs 1864’te Kbaada düşmüştü tıpkı senin anlattığın Arrapaho köyleri gibi ve kendisini korumak için kollarını kaldıran kadınlara kılıç çekilmişti. O gün başka beyaz adamlar yoruldukları için bırakmışlardı insan doğramayı. Sunay Akın! Kbaada’dakiler Abhaz değil de Arrapaho olsaydı yazar miydin onların öyküsünü de?

Çok eski değil… Abrek Zelimhan doksan yıl önce dağa çıkıp savaşmayı, Ruslaşmaya yeğlemişti. Tıpkı Sioux kahramanı Çılgın At Tashunka Witko gibi, onlara; “memleketimi satan her kimse önce benim kurşunumu yiyecek yüreğinin en acılı yerine ” demişti. Dağ kuytularında direnmişti, saklanmıştı, vurmuş ve kaçmıştı. ” Ölüm!” diyordu… “Sen soğuksun fakat yurdumun dağ pınarları kadar tatlı ve serin geliyorsun bana… senden korkmuyorum” diyordu. Tıpkı Çılgın At’a ihanet ettikleri gibi onu da düşmana satmışlardı. 26 Eylul 1913 sabahı karısını ve kızını çağırıp onun katılaşmış bedenini gösterdiler. “Eşin bu mu?” dediler karısı Bitsi’ye. “Değil,” dedi. “Benim eşim Çeçenler tükenmedikçe ölmeyecektir.” Ah Sunay Akın… Sen onları göremedin, sen onlara ağlayamadın. Çünkü onlar ne Amerika kadar uzaktaydılar ne de Atahualpa kadar eskide… Onlar başucumuzdaydı. İçimizde, aramızdaydı. Western filmlerindeki Kızılderili reisleri kadar mağrur ve dikbaşlıydılar. Ama anlatmıyorlardı acılarını. Çünkü onların dili de Navajolarinki kadar yabancıydı kulaklarımıza. Ya Şamil’i ne yapmalı… Onu kimler yazsın? Yaşadığı devirde Marks vardı. Tanrıya inanmasa da göğüs kafesinde bir yürek taşıyordu. “Ey dünya! Özgürlük için neler verileceğini Kafkasyalılara bakıp öğrenin.” diyordu. Lermontov vardı. Mavi Germen gözleri kaç kez yaşarmıştı Kafkas dağlarına bakıp. “Kalkın Çerkes gençleri!” demişti. “Bu ülkede ölüm de dostluk kadar gerçektir.” Oysa 1965’te Vedeno’da dünyaya gelen ve Che şarkılarıyla büyüyen bir efsane hala yaşıyor oralarda. Marks yok, fikirleriyle birlikte tarih oldu kimine göre. Lermontov’un bir düelloya kurban gidişinin üzerinden yüz yıldan fazla zaman geçti. Kimsecikler kalmadı onları yazan, onları anlayan…

Sahi Sunay Akın… Ne güzel yakışırdı senin dizeline Samil’in gülümseyişi. Vedeno’da evi bombalanıp ailesinin tüm fertleri öldürülürken sen İstanbul’da bir Zürafa kitabini yazıyordun. Mansur, Karadeniz kıyısında bir zindanda gözlerini hayata yumarken yüzü en çok Atahualpa’ya benziyordu. 1863 yılında Beyaz adamlarla barış görüşmesi yapmak üzere Colorado’ya giden yaşlı Apache reisi Mangas’tan tek farkı başında kartal tüyü yerine doğmamış oğlak derisinden yapılma bir kalpak duruyor olmasıydı belki. İkisinin de ayaklarını yaktılar, ikisi de karşı koyunca kurşunladırlar, dipçiklediler, sonra bir hayvan ölüsü gibi olduğu yerde bıraktılar. Sen onu da bilmiyorsun Sunay Akın… Çeçenlerin savaşlarını konu alan filmler çekebilecekleri bir Hollywoodları olmadı hiç. Şamil Dargo’da bir avuç askeriyle birlikte ordularla üzerine gelen düşmana karşı direnirken Tupac Amaru kadar haklıydı. Sen onu da bilmiyorsun Sunay Akın. Seyrettiğin filmlerde Şamil hiç olmadı. Ve keşke haberin olsaydı, tıpkı kırk iki yaşına geldiğinde geride kırk iki ceset bırakan Teksaslı Wos Harding gibi, Kafkasya’yı işgal eden Çar ordularının komutanı Yermolov’un da öldürdüğü insanların kafalarını bal içerisinde saklayıp Avrupa’ya sattığını, onun her gün bir insanın kafasını kesmek gibi bir saplantısı olduğunu Puskin’den okuyup makalelerinde yazardın belki. Birilerini Kızılderililere ağlattığın gibi Çeçenlere de ağlatırdın kim bilir.

İnanmayıp neylemeli kader karşısında. Suyun içindeki deniz atıyla bozkırda koşan atın arasındaki benzerlik gibi bir şey bu. Benim halkım da Sunay Akın… Benim halkım da senin Kızılderili insan kardeşlerin gibi rezervasyona yerleştirilmek istenmişti aynı dönemde. Yaşadıkları dağlardan inip bataklık ve düz arazilere köyler kurmaları emri gelmişti. Tıpkı Washington tarafından kendilerine susuz çöllerde yer verilen Kiowa, Apaçi ve Comanchiler gibi Abazinlere, Ubıkhlara, Bjedukh, Jane, Şapsığ ve Kabardeyler’e düzlüklerde yer gösterilmişti. Kabul etmeyenler öldürülüp susturulmuştu ebediyen. Biz de kabileler halindeydik senin Kızılderililerin gibi ey sevgili sair! Aramızdaki tek fark Kızılderili kabilelerinin adini sen baba soyunu sayar gibi sayarken bizlerin adını duymamıştın hiçbir zaman…

Gelip geçti Sunay Akın… Her şey gelip geçti. Amerika’da senin Kızılderililerinden kalmadı artık. Var olanlar Mesih’e inanıyor, tam tamları sustu, tomawhklarını sadece beyazlar için gösteri yaparken kullanıyorlar. Çoğu esrarkeş oldu, dumanla haberleşmeyi bile bilmiyorlar. Ya benim yurdum Sunay Akın… Ya benim kabilem, soyum sopum Sunay Akın… Onlar yeryüzünün orta yerinde hala Kızılderilililer gibi kesiliyor, bombalanıyor, öldürülüyor. Sen susuyorsun, sen bilmiyorsun, sen hala İstanbul’un dört bir kösesinde bir Kızılderili’nin mokasen izini arıyorsun. Bu arayış esnasında bir yıkıntı bina içine sığınmış yüz elli kişilik mülteci grubu, Fenerbahçe’de deniz kirlendikten sonra kullanılmayan plaj tesisleri içine sığınmış yüz kadar kayıp insani görmen için ne yapmalı. Belki bir gün, denizin dibinde batik bir Yahudi göçmen gemisi ararken benim dedelerimi İstanbul’a getiren teknenin batığını da bulursun kim bilir, İstanbul’da Kizilderili ararken adı Alhazor, Magi, Bitsi, Tsatsita, Toita olan Çeçenlere rastlarsın belki. Benim bütün ümidim bu.

Dün Mashadov’u sığınağında kurşun yağmuruna tutarlarken sen ve memleketin bütün şairleri susuyordu. O özgürlük direnişinin bayrağı olmayı kabul ederken akıbetinin kendisinden öncekilerden farklı olmayacağını biliyordu. Saddam gibi yanında Amerikan yapımı çikolata kutularıyla ele geçmedi Mashadov. ” Durun ben Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin!” deyip ellerini kaldıran meşru cumhurbaşkanı gibi… Mashadov farklıydı Sunay Akın, çok farklıydı. Bu fark senin karanlık sularda batik aramaya alışkın keskin gözlerinden, şair yüreğinden nasıl kaçtı. Bir devlet başkanı, bir direniş sembolü, bir gerilla lideri nasıl ölürse, Tupac Amaru, Che Guevera, abrek Zelimhan, Cahar Dudayev nasıl öldüyse Mashadov öyle karşıladı kurşunları. Verdiği savaşın bir onur savaşı olduğuna öyle emindi ki bu uğurda dedeleri gibi, kendisinden öncekiler gibi hiç tereddütsüz can vermekten çekinmedi. Tanrıya övgüler olsun ki benim halkım hala haklı ve onurlu olanın nasıl ölmesi gerektiğini dünyaya gösteriyor.

Tıpkı bundan yüz yıl önce İçkerya dağlarında kuşatılan altı savaşçının Rus askerlerinin teslim ol çağrısına verdikleri cevap gibi. ” Teslim olmayacağız. Siz bizim savaşarak öldüğümüzü çocuklarımıza anlatın yeter. Kızılderililere “vahşi” diyenler onlara “terörist” diyor. Dünya elele vermiş onlara karşı uluyor, eleştiriyor, yuh çekiyor. Oysa düşün Sunay Akın, onlar da tıpkı senin Kızılderililerin gibi vatanını savunuyor. Onların dilini de hiç merak etmiyorlar, onlar başkalarının dilini öğrensin, onlar başkaları gibi olsun istiyorlar. Oturan Boğa’ya, Geronimo’ya terörist diyenler Movsar’a da terörist diyor Sunay Akın. Hatırlasana o Moskova’da tiyatroyu basıp “Benim halkımı iste böyle esir aldınız. Düşün yakamızdan” dediğinde dünya nasıl ulumaya durmuştu. Terörist demişlerdi tıpkı Kızılderililere geçmişte “vahşi” dedikleri gibi. Movsar’ın kendisine “Teslim ol ve esareti kabul et. Ölümden başka şansın yok” diyenlere verdiği cevap senin kulaklarına ulaşmadı mı Sunay Akın. Neden onu da bir şiirinde kullanmadın. “Kak viy hotite jit, tak ya hacu umirit !” oysa ne güzel bir başlangıç olurdu özgürlüğe adanmış bir şiire. “Sizin yaşamı istediğiniz kadar, ben de ölümü istiyorum!” Çünkü kalmadı o insanları hayata bağlayan hiçbir şey. Şehirleri yıkıldı, kitapları yakıldı, kadınların onurları kırıldı, çocukları öldürüldü, delikanlıları sakat bırakıldı. Ve uygar dünya kulaklarını tıkadı onların seslerine. Şairler kalemlerini kırdı. Benim halkım Sunay Akın, benim halkım her dört insanından birini kaybetti bu savaşta. Oysa sen, oysa özgürlüğe kalemini adayan şairler ve zihni hayale hapsolmuş romancılar siz hiçbir zaman görmediniz bizim özgürlük için yitirdiklerimizi. Sizin katınızda biz beş asır önce söylenmiş bir Kızılderili şarkısı kadar önemli değiliz. Mashadov öldü… Mashadov öldü bu ülkenin şairleri duymasın. Senaristler hiçbir ananın doğurmadığı şahıslar uydursun, öyküler çiçeklere dair olsun. Bu memleketin en vicdanlısı bile olup olmadığı meçhul soykırımlara insaf eylesin. Biz vuruşacağız dünya böyle bilsin. Çünkü artık biz onların hayati istedikleri ölçüde ölümü arzu edenleriz.

Sayı : 2005 12

Yayınlanma Tarihi: 2005-12-01