Bir BEN var, benden içeru, susturamadığım…-Deguf Fuat Uğur

0
823
Kıyamet kopuyor şu satırları yazdığım sırada.
Televizyon tartışma programları, gazetelerin birinci sayfaları, köşe yazarları, haber bültenleri, facebook ve twitter’larla inanılmaz bir güç savaşı yaşanıyor.
Anket sonuçları havada uçuşurken bir yandan da yargı oligarşisi ile hükümet kıyasıya bir çekişme içinde. HSYK denilen ucube, darbecileri soruşturan hâkim ve savcıları değiştirmeye çabalıyor, hükümet bunu engelliyor.
12 Eylül tarihindeki halk oylamasına adım adım yaklaşıyoruz.
Ha benim oyumu mu merak ettiniz? Hemen söyleyeyim, EVET… Evet, büyük harflerle.
Neyse, ben ise tüm bu hengâme ve hay huy içinde alıp başımı gittim yaban ellere.
Yaban eller dediğim Rusya Federasyonu. Hep yapmayı düşlediğim bir tatil vardı, onu gerçekleştirdim. Moskova’daki nehir limanından koca bir gemiyle hareket ettik ve Volga-Baltık Suyolu üzerinden Petersburg’a vardık. Yüzlerce tarihi eser, nehir kıyılarının o dayanılmaz güzelliği, hepsi şahaneydi.
Nehir gemilerine olan düşkünlüğümün asıl nedeni Nil ya da Missisipi üzerinde seyreden nehir gemilerinde geçen filmlerin etkisi.
Gemideki Türkiyeli grup 32 kişiydi. Köklü bir Diyarbakırlı ailenin başı olan Prof. Dr. Turgay Budak, malûm, her gittiğim yerde bir fırsat bulup Çerkesliğimi ifşa ettiğim için daha ilk gün bana “Benim annem de Çerkes ve Kabardey” dedi. Allaaah, ne kadar sevindim. Babası Kürtmüş, kızının adı da Şehnaz Rojda. O da hekim.
Epeyce konuştuk Çerkeslik üzerine. Hatta öyle uyumlu bir ekiptik ki, ne bir huzursuzluk çıktı, ne de bir didişme. Her yaştan Türkiyeli turistler bu uyumu son gün, benim önerimle bir wunafe yaparak taçlandırdı. Zaten Rusya’da bulunuyorduk ve bu ülkenin geleneklerine aykırı değildi, eh iki Çerkes de 30 kişiye bedel(!) olunca geleneğimizi hayata geçirmemiz kaçınılmazdı.
Ama bir başka sürprizimiz de Rehberimiz Murat Şarlak’ın yardımcısı olan güzel ve cici kızımız, her derdimizle cansiperane ilgilenen Nina İlaeva idi. Nina turizm okumuş ama mükemmel İngilizce ve Fransızca konuşabiliyordu. Ve onunla konuşurken öğrendim ki Nina ve ailesi aslında Nalçik’te yaşıyor. Yani Kabardey’in başkenti Nalçik’te. Orada doğmuş, büyümüş ve okumuş. Gezinin sonunda da yine Nalçik’e gidecek. Sohbet biraz daha ilerliyor, yine öğreniyorum ki Nina aslında yarı yarıya Oset. Hem annesi, hem de babası yarı yarıya Oset. Dolayısıyla kendisi de. Gemideki eğlence gecelerimizde Nina’dan dans etmesini istiyoruz ama nafile, bilmediğini söylüyor. Onu uğurlarken bir dahaki karşılaşmamıza kadar Kafkas danslarını öğrenmiş olacağına dair bize söz veriyor.
Rusya, dünyanın her tarafı gibi çok güzel. Kendini ele vermeyen bir ülke ve gizlerini kolay kolay teslim etmiyor. İnsanları da tıpkı ülkeleri gibi. Kimi Medvedev gibi yanağından bir makas almak isteyeceğiniz kadar size yakın, kimi de Putin gibi yüzüne bakarken gözlerinizi kaçırmak isteyeceğiniz kadar sert.
Neyse, ben bu gezimi yazıya dökmek için biraz tarih karıştırınca öğrendim ki üzerinde seyahat ettiğimiz Volga-Baltık Suyolunun, Türkiyelilerin, kızgınlıktan olsa gerek “Deli Petro” diye tanımladığı Büyük Petro’nun hayali olduğunu öğrendim. Meğer, Büyük Petro Baltık denizini Karadeniz ve Hazar denizine bağlama stratejisiyle ilintili olarak bu projeyi hayata geçirmek istemiş ama başaramamış, ömrü yetmemiş kısacası. Ama Rusya’da çarlar değişmiş, rejim değişmiş, bu hayal hiç değişmemiş. Nitekim Petro’dan 100 yıl sonra başlayan ve yine yarım kalan kanal inşaatı, Ondan daha çılgın ve bir o kadar da acımasız olan Stalin tarafından 1932 yılında, yüzlerce, binlerce kişinin ölümüne sebep olarak tamamlanmış.
Ayrıntıları Sabah gazetesinin 21 Ağustos tarihli Cumartesi ekinde çıkmıştı, oradan okumuşsunuzdur.
Ama dediğim gibi bu strateji, esasında bir “sıcak denizlere inme ütopyası”ydı.
Hiçbir zaman da bitmedi.
Kafkasya’da yaşadığımız trajedi de işte bu ütopyanın bir sonucuydu. Öylesine kararlı ve geri dönüşü olmayan bir hedef ki, direnenleri acımasızca ezdi.
Hep düşünüyorum, acaba Osmanlı’ya kanıp ve Şeyh Şamil’in dayatmasına, provokasyonlarına gelip de Ruslarla savaşmakla hata mı etti atalarımız diye. Eğer bu savaş olmasaydı biz de yaklaşık 7-8 milyon nüfuslu bir bağımsız cumhuriyet olarak Bağımsız Devletler Topluluğuna üye bir ülke olur muyduk?
Hayal işte. İnsanın aklına geliveriyor. Zamanı geriye döndürmek mümkün mü? Olan olmuş, biten bitmiş. Şimdi geleceğe, yarına bakmak lâzım.
Ama, bu geçmişe dönük hayalden de ders almak gerek mi diye düşünmekten de kendimi alamıyorum doğrusu.
Ne yapalım, bir ben var, benden içeru! Susturamıyorum onu bir türlü.

Sayı: 2010 08
Yayınlanma Tarihi: 2010-08-01 00:00:00