Kültürel kimlik ve tarihsel bellek

0
283

“Eğer çok kültürlülüğün günlük hayat içinde bir yerde olduğunu kabul eder ve orada kalması gerektiğini varsayarsanız yeni bir şey söylememiş olursunuz. Tersine günlük

hayattan, özel alanlardan kamusal alana geçildiğinde çok kültürlülükten bahsederseniz artık kimlik alanına da girmiş olursunuz”


Kimliğin sosyolojideki tanımından, ulus-devlet ile geçirdiği evrime, kültürel kimliğin inşaasında ‘öteki’ kavramının konumuna, kültürel kimlikler söz konusu olduğunda başat bir unsur kabul ettiğimiz dilin önemine ve nihayet diasporik halkların tarihsel bellekleri ile kültürel kimliğin ilişkisini sorguladık Cahit Aslan’la…

Başta insan bilimleri olmak üzere birçok farklı disiplin kimlik tanımlaması yapmakta, kültürel kimlik denildiğinde sosyal bilimler bize ne söyler?

Bilindiği üzere kimlik öteki ile anlam kazanan bir kavram. Her kavramda olduğu gibi (tanrı vb. birkaç kavram hariç) kimlik de diyalektik bir içleme sahiptir. Bu yüzden karşıtlıklarıyla vardır. İyinin kötüyle, doğrunun yanlışla ancak var olduğu gibi. Kültürel kimlikten kasıt, ‘öteki’ den farklı olandır. Dolayısıyla kültürel kimlik farklı köken, alışkanlık vs. sahip olduğuna inanılan kolektif kimliğe işaret eder.

Kültürel kimliğin bir tanım şeklini almasının gerisinde ulusdevlet olma macerası var dersek sanırım yanlış olmaz. Buna neden ihtiyaç duyulur? Kültürel kimliklerin toplumsal yapılarla ilişki kurmamızda rolü nedir?

 

“Ulus-devletlerin ya da devlet ulusların tarihsel misyonunu yavaş yavaş yitirmeye başladığı her geçen gün anlaşılmaktadır. Asıl sorun bundan sonra ne olacak? Farklı etnisiteler uzunca bir süre uluslaşma sürecinin taarruzuna maruz kalmıştır. Hatta birçoğu oldukça yıpranmış durumdadır”

 

Burada kimliğin yapısal mı işlevsel mi olduğunun cevabını aramış oluruz. Diğer bir deyişle, “baştan beri var olan az çok özü değişmeyen bir şey mi, yoksa bugün işimize yaradığı için mi var olduğu”ndan söz edilir. Şurası bir gerçek ki, ulus devletlerin yeryüzünde görülmesiyle birlikte kolektif-kültürel-köken kimliklerinden de bahsedilmeye başlandı. Sorun şu; bu kültürler-kimlikler zaten vardı fakat bugün (ulus devletlerin gelişim gösterdiği zamanlar) kendilerini bir devlet organizasyonunda ifade edebildi.

Farklı bir bakış açısına göre ise sermayenin uluslaşma süreciyle beraber yurt olarak tanımlanan toprakların bütünlüğü üzerinde yaşayan nüfusun da bütünlüğünün korunmasıyla, en azından inşa edilmesiyle mümkün olduğu. Birincisi yapısal bir duruşu sergilerken, ikincisi fonksiyonel. Hangisi olursa olsun nihayet her kültürel kimlik vurgusu iki kez üretilmiş olmaktadır. O da hem iddia ettiği kendisi ve ‘ötekisi’.

Feminist düşüncelerden, Marksizm’e ve hatta ırkçılık karşıtı görüşlere varana dek aslında aynı temel soru ile karşılaşırız: Farklılıklar nasıl yönetilirler? Kimlik sorunsalı bağlamında bu soruya nasıl cevap verebiliriz?

Aslında soru “nasıl yönetiliyorlar” ve “nasıl yönetilmelidirler” sorusunu birlikte kullanmaktadır. Dolayısıyla iki farklı cevap söz konusudur. Sosyalist, Liberal, İslamcı, Feminist hangisi olursa olsun hepsinin uzlaştığı nokta; aydınlanmanın eşitlikçi, özgürlükçü vaatlerinin geçen süre içerisinde her iki cins için de geçerli olmadığını göstermesidir. Farklılıklara vurgu yapmak ile farklılıkların bir hiyerarşik düzlem içerisinde var olduğunu söylemek aynı şey değildir. Her iki soru için, geçmişe olduğu kadar gelecek tarihe de sorumlu olduğumuzu görüp hem çeşitliliğin hem de eşitliğin birlikte inşa edilmesiyle mümkündür. Şairin dediği gibi: “Bir ağaç gibi tek ve bir orman gibi kardeşçesine!”

Kültürel kimlik ile milliyetçilik arasında nasıl bir bağ vardır?

İster premordial ister araçsal olsun, kültürel kimlik ile milliyetçilik arasında bir süreklilik olmasa da aralarında bir bağ bulmak ve/veya kurmak mümkündür. Her şeyden önce ‘milliyetçilik’in bir politik kavram olduğunu baştan kabul edersek, milliyetçiliğin her değeri/ kavramı politize ettiği gibi kimlikleri de politize etmesine şaşırmamak lazım. Özellikle milliyetçiliğin, iddia ettiği kültür üzerinde inşa ettiği duygu/ algı/aidiyet duygularına ihtiyacı vardır. Bunun tersi de söz konusudur. Kültürel kimlikler, özellikle egemen olarak algıladığı kültürel kimlikler karşısında ister istemez politik olmak zorundadır. Bir yandan ecdattan devralınanın, kültürel değerlerin tanınmasını, korunmasını talep ederken zaten politize olmuştur. İster mikro isterse makro deyin artık kültürel kimliğin bu talebi milliyetçidir. Önemli olan bu türden milliyetçi hareketin nerde durması gerektiğini veya nereye kadar bu hareketini sürdürebileceğini bilmesidir. Aksi takdirde egemen olarak gördüğü kültürel kimliğin durumuna düşmüş olur. Bugün “Kürt Hareketi” böyle bir durumdadır; benzer şekilde Adıge-Çerkes kavramlarında da yaşamak mümkündür.

Çok geniş bir alanı kapsamakla birlikte bir üst bakışla çok kültürlülük ile kimlik sorunsalının sizce gönderimde bulunduğu siyasal yapılanma aynı mıdır?

Çok kültürlülük veya Alain Touraine’nın dediği gibi “birlikte yaşayabilecek miyiz” sorunsalı farklı köken/kültürel kimliklerin son 30 yıldır mevcut ulus-devlet projesine meydan okumaya başlamasıyla görünür olmuştur. Gerçekte bu kültürler özel alanlarda zaten mevcuttu. Örneğin Türkiye’de hemen hemen herkesin bir Çerkes, Kürt veya Laz vs. komşusu olmuştur. Fakat bunları bugün görünür kılan olaylara bakmak lazım. Eğer çok kültürlülüğün günlük hayat içinde bir yerde olduğunu kabul eder ve orada kalması gerektiğini varsayarsanız yeni bir şey söylememiş olursunuz. Tersine günlük hayattan, özel alanlardan kamusal alana geçildiğinde çok kültürlülükten bahsederseniz artık kimlik alanına da girmiş olursunuz. Böylece devlet katında, örneğin anayasal güvence altına alınmasıyla kabul görülmek istersiniz, ister istemez kimlik sorunsalıyla yüzleşmiş olursunuz.

 

“Tarih, var olmak isteyen her grup için gereklidir. Çünkü bireylere aidiyetleri inşa etmeleri için geldiği yeri hatırlatır. Egemen de farklı bir tarihi senaryo yazarak asimilasyon sürecini devem ettirmek ister. Özellikle hedef gruba aşağılık duygusu yaşatarak ve bireyleri o aidiyetlerden uzaklaştırmak için çaba sarf eder”

 

Kimliğin kurucu unsurlarından biri de dildir. Dil-Kimlik ilişkisinin sosyolojik bağlamı nedir?

Sosyal bilimlerde kültürün en önemli taşıyıcısının dil olduğu genel kabuldür. Dil sayesinde bir kültür nesiller arasında geçiş sağlayarak kültüre süreklilik kazandırır. Dil dışında da taşıyıcılar vardır. Örneğin törenler vs. Taşıyıcı unsur dil olunca doğal olarak dil bireye kimlik de vermiş olur. Öğrendiği dil üzerinden birey o dili konuşan gruba yaklaşmaktadır. Fakat kimlik bir aidiyet duygusudur ve ötekinin olduğu yerde inşa olunur. Dolayısıyla dil kimliğin mutlak garantisi değildir. Köken kültür-dile sahip birey veya birey grupları o köken kültür-kimliğe kendilerini ait hissetmeyebilir. Bunun tersi de söz konusu olabilir. Birey ana dilini edinmemiş olmasına rağmen o kültür-kimliğe oldukça bağlı hissedebilir.

Ulus-devlet çatısı altında farklı etnisitelerin kendilerini var edecekleri zemini nasıl inşa ederiz? Dil bu zeminin neresinde yer alır?

Ulus-devletlerin ya da devlet ulusların tarihsel misyonunu yavaş yavaş yitirmeye başladığı her geçen gün anlaşılmaktadır. Asıl sorun bundan sonra ne olacak? Farklı etnisiteler uzunca bir süre bu uluslaşma sürecinin taarruzuna maruz kalmıştır. Hatta birçoğu oldukça yıpranmış durumdadırlar. Türkiye açısından en avantajlı konumda olan yine de Kürtlerdir. Hala Türkçeyi iyi konuşamayan hatta hiç Türkçe bilmeyen oldukça sayıda Kürt insan mevcuttur. Bunların birincil iletişim dilleri anadilleridir. Üstelik Kürt sosyal hareketi, özellikle PKK’nın şiddet eylemleri Kürt kökenli bireylere farklılıklarını hatırlatmıştır. Bu köken aidiyet duygularından yola çıkarak politize olmuş oldukça sayıda birey mevcuttur. Özellikle ülkenin belli coğrafyasında heterojen bir şekilde yaşıyor olmaları hareketlerini daha güçlü bir hale getirmesine yol açmaktadır. Bu sayede de tüm toplumsal ve siyasal yapıda hatırı sayılır değişmeler meydana getirmektedir. Örneğin şarkı söylediği için hapishaneye atılan bireylerden devlet tv’sinde şarkı söylenir hale gelmek gibi. Daha bunun birçok örneklerini sayabiliriz ve sayabileceğiz de.

Esas sorun şu; bu türden kısmi değişmeler daha ne kadar devam edebilir; yapısal bir değişiklik beklemek mümkün mü? Üniter devlet anlayışı ve yapısı değişime ne kadar izin verecektir? Bu sorulara herhangi bir siyasi iktidarın aldığı kararlarla yanıt bulmak çok zordur. Paradoksal bir biçimde PKK, eylemleriyle Kürtlere Kürtlüklerini hatırlatırken geri kalan oldukça büyük bir kitleye de Türklüklerini hatırlatmaktadır. Hatta bu psiko- sosyal durum siyasetin nasıl şekilleneceğine etki etmektedir.

Farklı etnisitelerin, kültürel kimlik inşalarında, birbirleriyle ilişkilerinde, tarihsel bellekleri daima iş başındadır. Ancak bu tarihsel bellekte kuşkusuz farklı etnisiteler yalnız değiller. Bir hâkim üst yapı daima işin içinde, örneklendirmek gerekirse yakın tarihte Ermeni tehciri ve Çerkeslerin bu tehcirdeki rolü tartışılır oldu. Sorum şu; kültürel kimliği bugünden okurken ve kimliğin dinamik bir yapı olduğunu da unutmadan tarihsel belleğin kimliğe etkisi nedir?

Özelikle devlet-ulus inşa sürecinde egemen; aidiyetini ilan ettiği kültürel-kimliklerin dışında olan, farklı olana karşı her zaman asimilasyon politikasını benimsemiştir. Bunun için de her türlü metodu uygulamaktan geri kalmamıştır. Burada asimilasyon hedefleri çok boyutludur. Etnisiteleri davranışsal ve ideolojik etnisite olarak iki kategoride ele alırsak şöyle bir tablo ile karşılaşırız. Bireyin sosyalizasyon süreci ile içinde doğduğu grubun dil de dahil değerlerini, davranış kalıplarını edinmesi davranışsal etnisitedir; fakat aidiyet bilinci davranışsal etnisiteye tekabül eder.

Mesele şu; psıhaluve* yerine döner tercih ederken birey aidiyet açısından nerede duruyor? Tarih, var olmak isteyen her grup için gereklidir. Çünkü bireylere aidiyetleri inşa etmeleri için geldiği yeri hatırlatır. Egemen de farklı bir tarihi senaryo yazarak asimilasyon sürecini devem ettirmek ister. Özellikle hedef gruba aşağılık duygusu yaşatarak ve bireyleri o aidiyetlerden uzaklaştırmak için çaba sarf eder. Çerkeslerin kültürel dinamiklerinin büyükçe bir kısmını sözlü tarih geleneği oluşturmakta. Bugün ise W. Benjamin’in dediği üzere biz artık mahallemizde çıkan yangından ziyade, çok çok uzaklardaki bir toplumsal olayla daha yakından ilgiliyiz.

Sözlü geleneğin yerini enformasyonun aldığı bir çağda Çerkesler kimliklerini nasıl inşa edecekler? Sözlü, yazılı ve dijital kayıtlar bilginin sürekliği açısından farklı paradigmalar olarak düşünülebilir. Çerkeslerin yazılı kayıtlardan ziyade sözlü geleneğe bağlı kaldıkları bilinen bir gerçektir. Bu durum, kültür-kimliklerinin sürekliğine modern zamanlara gelindiğinde dezavantajlara yol açtığı görülmektedir. Modern zamanların (kent yaşamı gibi) taarruzu karşında Çerkes kültür- kimliğin çok uzun bir süre direnmesi de mümkün değildir. Fakat paradoksal bir şekilde dijital çağ ve toplum yeni olanaklar da sunmaktadır bireylere. Çerkesler modern zamanlarda kaybettiği zamanı bu sayede kazanabilirler de. Zamanında kasıtlı olarak Osmanlı topraklarına dağınık bir şekilde yerleştirilen Çerkesleri dijital dünya tekrar biraraya getirmektedir. Ben buna üçüncü nesil ilişkiler diyorum. Örneğin Cooley, geleneksel toplumdan modern topluma geçişi tanımlarken insanlar arasındaki ilişkilerin niteliğine bakmıştı. Geleneksel toplumun ilişkileri birincil ilişki iken modern-kent toplumlarının bireyleri arasındaki ilişkiyi ikincil olarak adlandırdı. Günümüzde ise Castells’in “ağ toplumu” dediği toplumda üçüncül ilişkiler hâkim olmaya başladı. İşte bu farklı bir paradigma. Asıl olan, Çerkeslerin bu paradigmayı yakalama, içini doldurma düzeyidir

*Bir Çerkes yemeği


Cahit Aslan kimdir?

Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi- Felsefi Bilimler Bölümü’nde Sosyoloji Öğretim Üyesi olarak çalışan Cahit Aslan, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi-Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu ve aynı bölümde “Türkiye’de Göçmen Ailelerinin Bürokratik Örgütlerle İlişkisi” konulu tez çalışmasıyla Yüksek Lisans çalışmasını tamamlayarak Sosyal Yapı ve Değişme alanında “Bilim Uzmanlığı»nı aldı. Ankara Üniversitesi DTCF Sosyoloji Ana Bilim Dalında «Etnisite ve Kimlik: Nusayri ve Çerkesler Üzerine Bir Karşılaştırma» konulu tezi ile doktora çalışmasını tamamladı. Bu çalışmasıyla Sosyal Yapı ve Değişme alanında Sosyoloji Bilimi Doktoru unvanını aldı. Babası Kayseri, Sarız -Karakoyunlu köyünden Besleney, annesi Adana, Tufanbeyliİğdebol köyünden Aşuva’dır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz