BİR SÜRGÜN ÖYKÜSÜ (5. Bölüm) Güneşten Kan Damlıyor

0
289

Tanbora, Şortan’la Trabzon’daki muhacir kampında kalıyordu. Onunla yaptığı konuşmalardan köyde janmara’nın kaçırılışıyla Katil Yemizeğ’ın ilgisi olabileceğinin konuşulduğunu, bu olaydan sonra Yemizeğ’ın de birden ortadan kaybolduğunu öğrendi. Kaçırılan kızların İstanbul’da satıldığını bilmeyen yoktu. Tanbora ailesinden hiç kimsenin bu civarda olmadığını da öğrenmiş, aklına İstanbul’a gitmeyi koymuştu. Şortan’la birlikte iki yılı aşan bir mücadeleden sonra bir tekne kaptanıyla, karın tokluğuna çalışarak İstanbul’a gidebilmek için anlaşmışlardı.
Binlerce Çerkes’in sefalet ve hastalık içinde üst üste yaşadığı bu şehirden, bu kamplardan umutlarını kesmişlerdi. Rüzgâr harekete elverdiğinde Tanbora’yla Şortan, Trabzon’daki kader arkadaşlarıyla vedalaşıp bir bilinmeze daha yola çıktılar. Çeşitli aksilikler yaşadıkları aylar süren yolculuktan sonra İstanbul boğazına vardılar. Şortan önünde uzanan boğaza, kenarından fışkıran yeşilliklere ve o yeşillikler içine serpiştirilmiş tarihi binalara bakarak: “Bundan sonra her şey daha güzel olacak kardeşim. Akrabalarımızı bu şehirde bulacağımıza dair güçlü bir his var içimde.”
“Umarım” dedi Tanbora düşünceli düşünceli.
Tophane’de Çerkeslerin yoğun olarak toplandıkları iskelede araştırmalarına başladılar. Günübirlik işlerde çalışıp ucuz hanlarda konaklayarak, yaklaşık iki yılı bulan bir mücadele içinde umutlarını kaybetmeden yaşamlarını sürdürdüler. Tanbora fırsat buldukça uğradıkları limandaki bir kahvehanede birilerinin kendisini sorduğunu öğrenmiş, artık o kahveye her gün uğramaya başlamıştı. Nihayet bir gün kahveci, birinin onu beklediğini söyledi. Tanbora kalbi yerinden fırlayacak gibi koştu adamın yanına. Karşısındaki de onun geldiğini görüp ayağa kalktı. Çerkes olduğu her halinden belli olan o adamla tokalaşırken:
“Beni arıyormuşsunuz” dedi.
“Sizi Reşit Bey arıyor.”
“Reşit Bey mi?”
“Evet, Reşit Bey, uzun süredir sadece sizi değil birçok kişiyi aratıyor. Bizler Kafkasya’dan gelip birbirini kaybetmiş akrabaları buluşturmaya çalışıyoruz. Reşit Bey onlara kol kanat gerdi, biz gençler de elimizden geldiğince ona yardımcı oluyoruz.”
“Beni aratanın kim olduğunu biliyor musunuz?”
“İnanın bilmiyorum, zaman buldukça elimdeki listelerle dolaşıyorum.”
“O zaman vakit kaybetmeden gidelim” dedi Tanbora.
Şortan ve Tanbora, genç Çerkesle birlikte ve heyecan içinde İstanbul’un kıvrım kıvrım dar sokaklarından geçtiler. Reşit Beyin konağına varmaları saatler sürdü. İsminin Yakup olduğunu öğrendikleri genç, konağın avlu kapısını açtı, zil tıngırdadı. Geniş bahçede kamelya ve fıskiyeli bir havuz hemen göze çarpıyordu. Konağın kapısını yaşlı bir kadın açtı, Çerkesce: “Buyur evladım” dedi Yakup’a.
Yukarıdan genç bir delikanlının sesi geldi, o da Çerkesce: “Kim geldi kalfa?” diye seslenirken merdivenlerden indi. Kapıda Tanbora’yı görünce afalladı, ardından çıldırmış gibi koşup ona sarıldı: “Ağabey, Tanbora Ağabey! Bir gün geleceğini biliyordum” diyerek hıçkırıklara boğuldu.
Tanbora, kalbi yerinden fırlayacak gibi çarparken: “Yoksa sen! Allah’ım, Varşuk sensin, Varşuk’um canım!”
İki kardeşin hıçkırıklarla birbirine sarılmasını diğerleri uzun süre gözyaşları içinde izlediler. Yaşlı kadın, Yakup’u Reşit Beye yolladı. Reşit Bey de eve geldiğinde en az onlar kadar heyecanlıydı. Tanbora’ya sıkıca sarılıp: “Nerelerdeydin be oğul, araya araya öldük, çıktın eve mi geldin?”
Yıl 1868 olmuştu ve Varşuk on altı yaşında bir delikanlıydı artık, Tanbora ona bakıp bakıp: “Seni sokakta görsem tanımazdım aslanım benim. Ne yakışıklı bir delikanlı olmuşsun.”
Varşuk, Tanbora’ya sürekli sarılmaktan utanmasına rağmen onu bırakmıyor, onsuz geçen yılların acısını dindirmeye ve tüm ailesinin sıcaklığını onda bulmaya çalışıyordu.
Tanbora, babasının gemide ölüp denize defnedildiğini Varşuk’tan, Varşuk da eniştesi Psevun’nu şavaşta kaybettiklerini Tanbora’dan öğrendi. Amcaları, dayıları, Yeldar, Zazine ve yeğenleri Zaret’le Şımoy’un akıbetini öğrenmeleri yıllar alacaktı. İki kardeş uzun yıllar onları arayacaklardı.
Kısa süre sonra Şortan, Reşit Bey’in maddi desteklerini de alıp onun kendisine hediye ettiği güzel bir doru ata binip akrabalarını aramak üzere Anadolu yollarına düştü.
Tanbora bir yandan Reşid Beyin at çiftliklerinin idaresinde ona yardımcı oluyor, biryandan da Janmara ve Yemizeğ’i araştırtıyordu. Reşid Beye Janmara’yı anlatmaya çekindiği için bu görevi Varşuk üstlendi. Reşit Bey de aradığı isimler arasında Yemizeğ’i en başa ekledi.
Varşuk: “Korkma, babam seni nasıl bulduysa onları da bulacaktır, o çok güçlüdür.” Tanbora ani bir hareketle kafasını kaldırıp Varşuk’a baktı. İçinden “baban mı?” dedi, Varşuk duymuş gibi: “Elbette babamı hiç unutmadım, unutmayacağım da ama o da benim babam. Tanıdıkça beni daha iyi anlayacaksın ağabey” dedi.
Tanbora, Janmara’yı arama çalışmalarını sürdürürken yeni tanıştığı ve konakları cariyelerle dolu üst tabakadan sayılan kesimin balıkçısı olarak bilinen ihtiyar bir Karadenizlinin yardımlarıyla hiç ummadığı bir anda Yemizeğ hakkında bilgilere ulaştı. Artık ilk hedefi belli olmuştu. Günlerce ve sabırla o’nun ortaya çıkacağı uygun bir anı bekledi ve nihayet beklediği fırsatı yakaladı.
Tanbora arkasından sol eliyle ağzını tuttuğu Yemizeğ’in boğazına kamasını dayayıp, Çerkesce: “Bir kere olsun bir erkek gibi dürüst ol ve bana doğruyu söyle. Janmara’yı sen mi sattın?”
Yemizeğ soğukkanlılığını korumaya çalışarak: “Şu kamayı boğazımdan çek de konuşalım” dedi.
Tanbora kamasını çekip Yemizeğ’i hızla kendine çevirdi. “Beni iyi tanırsın Yemizeğ, sakın bir hata yapayım deme.”
“Hiddetime yenilip bir adam öldürdüm diye köyümüzün kızını satacağımı mı düşündün?”
“Senden her şey beklenir. Seni çok iyi tanıyorum Yemizeğ. Eğer bana yalan söylüyorsan seni yılanın deliğine girsen tekrar bulurum.”
“Hiçbir yere gidecek değilim. Artık bir ailem var, ister inan ister inanma ama sana yardım etmek istiyorum. Bana adresini bırakırsan kayınpederim nüfuzlu biridir.”
“Senden gelecek hayır Allah’tan gelsin. Janmara kaybolduktan sonra sen de ortadan yok olmuşsun, bunu nasıl açıklayacaksın?”
“Hiç de değil, onun kaybolduğunu ben de duydum. Ormanda yapılan aramaları gördüm ama saklandım, o kızgınlıkla bana saldırmasınlar diye. Tanbora, artık bir aile kurdum ve belaya bulaşmak istemiyorum, inan bana ben suçsuzum.”
“Karın bir katil olduğunu biliyor mu?” Yemizeğ masum bir şekilde başını eğdi.
Tanbora, Yemizeğ gibi birine güvenilmeyeceğini biliyordu ama o kadar içten konuşuyordu ki. “Pekala şimdi gidiyorum ama bir gün bu işte parmağın olduğunu öğrenirsem senden daha acımasız olabileceğimi tahmin edersin” deyip uzaklaştı. Yemizeğ bir süre ne yapacağını bilemez halde bahçede dönüp durdu. Ardından kendini toparlayıp Tanbora’nın peşinden koştu. “Bunca emekle kurduğum yeni hayatımı sana yedirmeye hiç niyetim yok” dedi kendi kendine. Sokak boştu, koşarak büyük caddeye çıktı. Kalabalığın içinde Tanbora’nın bir yaylı arabaya çıkıp oturduğunu gördü, kendi de bir arabaya atlayıp takibe koyuldu.
Tanbora olanları anlattığında Reşit Bey: “İlahi çocuk, ne demesini bekliyordun, tabi ki ben yapmadım diyecek.”
Tanbora hiddetten kıpkırmızı kesildi “Keşke o köpeği gebertseydim,” diye düşündü.
Reşit Bey devam etti: “Bilmiyorum belki doğru söylüyordur. Yine de böylesi daha iyi olmuş, seni inandırdığını düşünsün. Onu izlettirelim, belki bir ipucu buluruz. Kendine kızma oğul, meziyet gözünü karartmak değil, öfkeye gem vurmaktır. Üstelik kızın yerini bulmak istiyorsak ona ihtiyacımız olacak.”
Yemizeğ, Tanbora’yı Reşit Bey’in konağına girene kadar izledi. Bir süre ne yapacağını bilemez halde orada gizlenip bekledi. Hava karardı, gelen giden yoktu. “Böyle olmaz, birkaç gün izleyip bir plan yapmalı bir tenhada haklamalıyım” diye düşündü. Evine döndü. Karısı onun bu hallerini daha önce hiç görmemişti. Canını sıkan bir şey olup olmadığını sordu. Yemizeğ geçiştirdi. Yiyemez, içemez, uyuyamaz olmuştu. Kafasında türlü senaryolarla Tanbora’yı öldürüyordu. Gece ani bir düşünceyle yatağından doğruldu. “Ya Tanbora onu bulduğu gibi kadın tüccarını da bulup her şeyi öğrenirse!” Bütün vücudu sıtma tutmuş gibi titremeye başladı. Yatağından kalktı. Camdan sokağa baktı, kimseler yoktu. Odadan çıkıp aşağı salona indi. Karanlıkta bir şeylere çarpmamaya özen göstererek bahçeyi gören camlardan birine yanaştı, ay ışığında ağaçların karaltılarında kalan yerler iyi seçilmiyordu. Tanbora’nın boğazına bıçak dayadığı yere baktı: “Burnumun dibine gelene kadar haberim olmadı, sinsi köpek nasıl da buldu beni?” Kanepeye oturdu, buradan bahçeyi görebiliyordu. Düşünceler onu yormuştu. Oturduğu yerde içi geçti. Tanbora dış kapının önündeydi, usulca kapıyı açtı, Yemizeğ’in yattığı kanepeye doğru yavaşça süzüldü, kamasını boynuna dayadı, Yemizeğ metalin soğukluğunu hissettiği anda Tanbora kamasını hızla çekip Yemizeğin boğazını kesti, aynı anda Yemizeğ dehşet içinde uyanıp yerinden fırladı, eliyle boynunu yokladı:
“Ve Maharbiy! (Ah zavallı başım)” diyerek başını ellerinin arasına aldı, uzun süre kendine gelmeye çalıştı. Gün ışımıştı. Kaybedecek zaman yoktu. Yukarı çıktı. Acele acele giyinirken karısı uyandı. Yemizeğ onun sorularını geçiştirip kendini sokağa attı. Dar sokakları hızlı hızlı geçti. Bir ara izleniyor hissine kapıldı, durup etrafını taradı. Telaş içinde, yaylı arabaların sıra sıra dizildiği yere koştu. Arabayla yola çıktığında da izlendiği hissi peşini bırakmadı. Arabacıya sağa çekip durmasını söyledi, arkadaki arabalar geçip gittikten sonra tekrar “sür” dedi. Bu saçma sapan kuşkulardan kurtulmalıyım diye düşündü. Birkaç saat sonra sokaklar insanlarla dolmuş, birçok milletten insanlar, çeşit çeşit kıyafetler içinde satıcılar, kıvrıla kıvrıla giden dar sokakları tezgâhlarıyla daha bir daraltmıştı. Hiç bitmeyen yokuşlarda uzun süre ilerledi.
İstanbul’a kadın tacirlerinin gemisinde geldikten sonra onların konuğu olarak gittiği evi buldu. Telaşından izleneceği düşüncesini de unutup eve daldı. Tacirin kahvede olduğunu öğrendi. Kahveyi biliyordu. Fırsat buldukça da gittiği bir yerdi. Hızla kahvenin yolunu tuttu. Kalabalık kahvede adamı bulup, telaşla Janmara’yı nereye sattığını sordu. Tüccar o aksi güzeli hemen hatırlamıştı. Adanalı bir çiftlik ağasına sattığını söyledi. Yemizeğ bu bilgiyi başka hiç kimseye vermemesi, kendisini de tanıdığını unutması için ona altın teklif etti. Tüccar keyiflendi, sırıttı, kese içindeki altınlara şöyle bir baktı ve cebine atarken:
“Korkma, sırrın bende”dedi.
Reşit Bey akıllı bi adamdı. Yemizeğ adını öğrendikten sonra kısa sürede gerekli araştırmayı yapmış ve hem tüccarı hem de Yemizeğ’i adım adım izletmek üzere güvendiği adamlarına olası tertibatı aldırmıştı. Korkuya, paniğe kapılan Yemizeğ’ın tedbirsizliği onların işini kolaylaştırmış ve zahmetsizce aradıkları bilgiye ulaşmalarını sağlamıştı. Keyifle çektikleri nargilelerini bitirdikten sonra yavaş yavaş hesap görüp kahveden çıkan iki beyefendi köşede kendilerini bekleyen arabaya binerek uzaklaştılar. On dakika kadar gittikten sonra arabadan indiler. İnerlerken de arabacı Yakup’a: “Reşit Bey’e selam ve saygılarımızı ilet, arattırdığı kızı Adana’da bir çiftliğe satmışlar” dediler.
Tanbora, Reşit Bey’in ağzından duyduklarından sonra yerinde duramaz oldu. Reşit Bey, Janmara’nın satıldığı yeri söylediğinde farkında olmadan ayağa kalkmıştı:
“Hemen… Hemen yola çıkmalıyım.”
Reşit Bey onu utandırmamak için tekrarladı kendi fikriymiş gibi:
“Hemen hazırlıklarını yap, yola koyul.”
Tanbora yola koyulduğunda duru bir göğün, hep sevimli bulduğu İstanbul evleri ve dar sokaklarını nasıl aydınlattığına baktı hayretle. Yüreğinde yanan umut ışığı İstanbul’a yayılmıştı. İnsanlar bu muhteşem Arap atının üzerindeki temiz şık ve yakışıklı delikanlıya dönüp dönüp bakıyordu.
Tanbora, Janmara’yla ilgili bu kadar ayrıntılı bir adres bulabileceğini hayal bile etmezdi. Üsküdar’dan Gebze’ye doğru atını koştururken, kafasındaki düşünceler de aynı hızla koşuyordu. Hayalleri sınır tanımıyor, Janmara’yla karşılaşacağı anları düşlüyor, onun kendisine sarılacağını, çılgınlar gibi boynuna atılıp bekli de öpeceğini hayal ediyordu. Bunca yıl Janmara’nın da onu düşünmeden tek bir gün bile geçirmediğinden emindi. Onun evlilik sözü verirken elbisesinden koparıp verdiği gümüş topu yokladı, ceketinin iç cebinde hâlâ kalbinin üzerindeydi.
Reşit Bey Tanbora’nın atını günlerce yetecek yiyecek ve giyecekle donattırmış, kendisini yormaması gerektiği konusunda da bir örnek vermişti. İngiltere sefaretinin Hindistan postasını Bağdat’tan İstanbul’a getiren bir Tatarın on dört günde kat edilen bu yolu dokuz günde geldiğini ancak Üsküdar’a ulaştıktan iki saat sonra nasıl düşüp öldüğünü anlattı. Bunun anlamı şuydu: Xabzelerimiz, benim yaşımdaki birinin senin yaşındaki bir delikanlıyla sevgilisi konusunda konuşmasını yasaklıyor ama ona bir an önce ulaşmak için gözünü karartır, dörtnala gidersen başına gelebilecekler konusunda seni uyarıyorum diyordu.
Varşuk da Tanbora ile gitmek istemiş ancak hem ağabeyi hem de Reşit Bey bunu kesin bir dille reddettiğinde boyun eğmekten başka çaresi olmadığını anlamıştı. Tanbora’nın geri dönemeyebileceği korkusunu içinde saklayarak vedalaşırken ona sıkı sıkı sarılıyordu.
Tanbora Eskişehir’e vardığında iyice yorgun düşmüştü. Büyük taşlarıyla heybetli ve sıcak görünen bir hana girdi. Çıplak zeminli tek pencereli bomboş odayı görünce dışarıdan sıcak bulduğu han birden soğuk ve renksiz göründü. Tanbora hancının eline tutuşturduğu zeytinyağlı kandili yere bıraktı. Yamçısını odanın ortasına serip ğomulasını da yanına bıraktıktan sonra tekrar dışarı çıktı. Atının bakımını kendi eliyle yapıp öyle teslim etti hancıya. Reşit Bey’in verdiği bu asil Arap atını bir yoldaş olarak görüyor bir başkasının eline teslim etmeye gönlü elvermiyordu. Tanbora dışarıdaki işlerini bitirdikten sonra odasına döndü. Ğomulasından Halgane (Çerkes çöreği), metekoy (Çerkes peyniri) ve kurutulmuş etleri çıkardı. Hancıdan aldığı mangalda eti köze atıp pişirdi. Karnı doyduktan sonra dinlenmek üzere uzandığı yamçısının içinde uyuyakaldı. (Devam edecek)

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz