Bağımsızlık Demokrasi Özgürlük Eşitlik Birlik

Şiddetle var olabilen ezik ruhlar

1950’li yıllarda Adnan Menderes’in çok özendiği bir hayaldi: “Küçük Amerika olmak…” Galiba epey olduk. Yerlilerinden nefret eden beyazlar, her mahallede milyoner değil ama sokaklarda çeteler, okul basan silahşorlar, bol bol din-iman-aile retoriği ama bol bol mafya vs. Buna karşılık Büyük Amerika da hukuku bir kenara atarak, siyaset yapma biçimi bakımından küçüğünden epey ilham alıyor anlaşılan.

Karşılıklı alınan ilhamlar, birbirlerinin tecrübelerine dayanarak inşa edilen düzenler bir kenara, yeni dünya düzeninin silah ve cephane dolu türevleri geçen haftalarda Urfa’da ve Maraş’ta katliam yaptılar. Bunlardan birinin babasının emniyet müdürü olduğunu öğrendik.

Bütün bahçelere girişlerin demir tellerle engellendiği, herhangi bir gösteri yapmanın neredeyse imkânsız olduğu Ege Üniversitesi’nde birtakım “öğrencilerin” başka öğrencileri kesmek üzere kovaladıklarını gördük. Eli palalı bir “öğrenci”nin babasının “savcı” olduğunu öğrendik.

Gülistan Doku’nun katledilmesinden 6 yıl sonra cinayet dosyası yeniden açıldı. “Sanığın” eski Tunceli valisinin oğlu olduğunu öğrendik.

Bundan 19 sene önce Hrant Dink’i öldüren ve katil olarak inşa edilmiş çocuğun da arkasında koskoca devlet elemanlarının, iç içe geçmiş devlet fraksiyonlarının olduğunu öğrenmiştik.

Bundan 111 sene önce 24 Nisan’da evlerinden koparılan Ermeni aydınları, Kütahya’daki, Kastamonu’daki, Amasya’daki teyzeleri, bebekleri, kadınları, dedeleri tehcir yollarına süren, sonra onların yollarda katledilmesini sağlayan emirlerin arkasında İttihat Terakkici Talat Paşa’ların, Sarıkamış’ta askerin soğuk kış şartlarında donmasına Enver Paşa’nın sebep olduğunu öğrenmiştik.

Ve daha pek çok olaydan iyileşmeye iyileşmeye bugüne geldik. Şimdi bu müktesebatın üzerine çok daha “sivilleşmiş”, gündelik hayata inmiş bir şiddetle iç içeyiz.

Çocuklar, okul, eğitim ve zorbalık

Devletin militarist politikaları, ataerkil ideoloji ve dil, Türkiye’de hâkim dil olarak hep beslendi. Özellikle tarih olmak üzere, ders kitaplarında ve son zamanlarda adeta dizginlerinden boşanmış bir kâr kapısı olarak şiddet güzellemesi yapan araçlarla sosyalleşiyoruz…

Böyle bir dünya pandemi ile iç içe geçti. Eve kapanan insanlar ve çocukların dünya algısı çarpıldı. Sokaklar, parklar, ağaçlar, yolculuklar, birlikte yaşanan, karşılaşılan insanlar, okul bahçeleri yerine ekranlar vasıtasıyla algılanan bir dönem yaşadık. Etkisini kolay kolay ölçmek mümkün değil ama birbirimizle konuşamaz olmak bugüne muhtemelen çok derin ruhsal yaralar bıraktı. Somut, gerçek ve dokunabildiğimiz insanlar yerine birtakım dijital imajlarla bir tür “gerçeklik” kurduk. Başka insanları “gerçek” insanlar olarak görmek yerine, dokunmadığımız, dokunmak istemediğimiz başka yaratıklara dönüştürdük.

Şiddetle o kadar iç içeyiz ki, Maraş’taki katliamın arkasından birtakım kamuoyu manipülatörleri suçu, adı var kendisi yok “seküler” eğitime ya da katil çocuğun dengesizliğine falan bağlarken, radyolarda “soykırım” lafını ıskalamayan ve anında ceza kesen RTÜK’ün kapalı gözlerinin önünde, aynı günün akşamında her kanalda “şiddeti kutsallaştıran”, silahların susmadığı, her akşam dünya kadar insanın katledildiği diziler bütün utanmazlıklarıyla arzı endam ediyorlardı.
Sokaklarda, dizilerin sözde kahramanlarından esinlenmiş, birbirlerine “reis” diye hitap ederek “büyümüş” gibi yapmaya çalışan, bellerine taktıkları delici, kesici, mermili çeşitli “emanetlerle” erkekçe bir tavır sergilediklerini zanneden gencecik çocuklar başka gencecik çocukları öldürüyor…

Böyle bir dünyada “böyle” olamayan gencecik çocuklar intihar ediyorlar…

Bugün akran zorbalığı tavan yapmış durumda. Bir zamanlar “Kurtlar Vadisi” rating rekorları kırarken, Polat Alemdar Efendi bazı taşra delikanlıları için rol modelliğe yükseliyordu. Ancak şimdi Polat Alemdar’dan çok daha farklı, farklı şekillerde ancak üç aşağı beş yukarı benzer içerikte tipolojiler ekranlardan bizim etrafımızı, algı dünyamızı işgal ediyorlar. Seküler, dindar, köylü, kentli, muhafazakâr ya da modern, milliyetçi ya da Müslüman her zevke uygun bir ağır abi var piyasada. Tarihten gelsin, mafyadan ya da devletin istihbarat örgütlerinden gelsin, ekranda “kahraman” seviyesinde kurgulanan tiplerin hepsi de bugüne dair ahkâm kesiyorlar.

Ağır neoliberal saldırı altında yaşayan, geleceğe dair güveni kalmamış insanlar ve özellikle gençler kendilerini giderek daha da güvensiz hissediyorlar. Ne acı ki, tipik bir “yabancılaşma” sürecine bağlı olarak, bu güvensizliği yaşayan insanlar “güven” duyabilecekleri kutsal figürlere bağlanıyorlar. Kendi kaderlerini daha büyük abilere, kahramanlara, liderlere, anlatılara, silahlara bağlıyorlar. Onları böcek gibi gören bir sistem altında “adam” olmaya çalışıyorlar, adam yerine konmak istiyorlar.

Hukuksuz bir zeminde, “mafyatik” olmanın bir halt olduğunu öğrenen çocuklar ve gençler, olağanüstü bir çaba ya da şans dışında bir çıkış yolu bulamadıkları zaman, gelecek için umutlarını besleyemedikleri zaman, şiddet sarmalının dibine düşüyorlar. Artık onlar “medeniyetin öğrettiği dili” duyma imkânını yitiriyorlar. Çünkü o dil, tam da o “medeniyet”in taşıyıcısı modern ulus-devletin dikiş tutmayan o kibirli kurgusu çöktükçe artık kenara itilmiş durumda. Ortalama vatandaşların, gençlerin uzanabildikleri bir yerde öyle bir dil yok. Yaklaşık iki yüzyıldır edindiğimiz ama hiçbir zaman tam olarak içselleştiremediğimiz bir kültür çatır çatır yıkılıyor ve “medeniyetsizleşiyoruz”.

Korkaklık ve hizalanma

Şunu da unutmamak lazım: Şiddete fiziksel olarak başvuranlar biz sıradan insanlardan çok uzakta şekillenen canavar nitelikli birtakım yaratıklar değiller. İşyerlerinde, siyasal partilerde, “demokrasi”, “sanat-kültür” faaliyetleriyle iştigal eden sivil toplum örgütlerinde de “patronluk”, “abilik”, “müdürlük” yapan ve “bu dünyaları ben yarattım” havalarında, hikmetinden sual edilmez bir sürü insan var. Bu toplumun ürünleri olan bir “sürü” insan…

Onlar da hayatta kalmak, önemli şahsiyet olarak kabul görmek için etraflarındaki herkesi narsist kişilikleri önünde kurban etmekte beis görmüyorlar. Bu türe girebilecek birçok sanatçı ya da biliminsanı, demokrat kimlikli diye bildiğimiz sayısız insan hemen yanı başımızda bulunuyorlar. Chomsky yazdıklarına hayran olduğumuz, melek gibi bir demokrattı! Altından Epstein gibi bir yaratıkla el ele, kol kola bir başka yaratık çıktığını hatırlayalım.

“Sarı Zarflar” filmiyle bir kere daha gündeme gelen KHK’lılar vakasında da çok ama çok sık görüldüğü gibi, işinden atılan imzacı akademisyen arkadaşlarının yerini almakta birçok “meslektaş” beis görmedi. Ya da “bilimsel cesaret”leriyle ünlenen nice “kahraman” solcu, aslında duydukları güvensizlik yüzünden o kadar çok korktular ya da o kadar çok işlerine geldi ki, mağdur edeni değil; işten atılanı, mağdur olanı yani yerine geçtikleri insanları günah keçisi olarak gördüler…

Ve işin içinde hiç siyaset falan gibi “tehlikeli” mevzuların olmadığı işyerlerinde, sistemle hizalananlar zayıf gördüklerine mobbing uyguluyorlar. “Türkiye İş Dünyası Araştırması”, Türkiye’de çalışanların yüzde 42’sinin mobbing mağduru olduğunu ortaya koymuş. Öyle derin bir ruhsal baskı, çöküntü ve hüsran ki, mağdurlar mobbingi ispatlamakta zorlanıyorlar, yetkili kişi veya kurumlara seslerini duyuramıyorlar, susmaya zorlanıyorlar ve bütün bunlara rağmen, bu insanların en çok canlarını yakan boyut olarak, onların mağduriyetleri görmezden geliniyor.

Ve bu arada “dindar” nesle dair küçük bir soru…

Sosyal medya paylaşımlarında dikkatimi çekti; Uzunköprü İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, ilçelerindeki tüm okullarda “mescit alanları” oluşturulduğunu duyurmuş. Müdürlük “sadece akademik başarıya odaklanmakla kalmayıp, öğrencilerimizin ve personelimizin sosyal ve manevi ihtiyaçlarını da karşılayacak şekilde geliştirilmesi” gerektiğini dile getirmiş. Tabii, insanın aklına şu tür sorular geliyor: Peki, bu ihtiyacı kim karşılayacak? Mesela RTÜK’ün pek sakınca görmediği TV dizilerinde bazen Allah’a, bazen peygambere, bazen mafyatik erkeklik raconuna ya da liderlere, bazen de sultan gibi mühim otoritelere referans verilerek, silah elde inşa olan maneviyatla yatıp kalkanlar mı karşılayacaklar?

Hâlâ toplum muyuz?

Durkheim’ın bahsettiği ve normsuzluk, kuralsızlık ya da değersizlik hali olarak “anomi” toplumun önemli bir sektörünü, çok çeşitli katmalarını ele geçirmiş durumda. Buna karşılık, hukukun terki diyar ettiği ama gene de kendini dev aynasında görmeye çalışan bir ülke, insan öldürmek üzere ürettiği silahları ihraç etmekle övünüyor. Ancak “büyük ülke” olma iddiasına soyunan bir ülke kendi insanlarına değer vermiyor.

Medyada, dizilerde ve haberlerde sürekli yeniden üretilen, insandan kopmuş bir şiddet kültürüyle iç içeyiz. Bu kültür, insanı kurban edilecek, “şehit” verilecek ya da “temizlenecek kir” olarak görüyor. Sıradanlaştırdığı insanları iş kazalarında, doğal afetlerde kaybedilecek “sayı” olarak görüyor. İnsanları birbirinden kopartmış bu “kültür” kan edebiyatı yapmaktan vazgeçmiyor.

Öncesi, hazırlanışı, sona erişi ve artçı darbeleriyle insanlarda derin travmalar yaratmış olan ve 100 binleri bulan bir nüfusu hâlâ cüzzamlı gibi gören KHK zulmü ile 15 Temmuz darbesi, okullarda da hâlâ kan ve nefret kültürü üretmeye devam ediyor. Vatanın her bir tarafı ölümle hatırlanan hafıza ve travma mekânlarına dönüşüyor.

“Vatan-millet” retoriğini serbest tarzda kullanmakta gayet rahat davranan devlet ve kendilerini onun uzantıları zanneden devletçi aparatçikleri, Maraş’ta öldürülen Yusuf Tarık Gül’ün adını ölen çocuklar listesine koymamışlar, tabutuna bayrak da koymamışlar… Babası KHK’lı olduğu için… Hastalıklı, kin tutan bir devletin zavallı bürokratları hiçbir suçu olmayan o çocuğu toplumdan saymamışlar… Zavallı ülkemizin ezile ezile ezikleşmiş bürokratının rütbe ve makamla “adam” olduğunu zannettiği anda bütün komplekslerini ortaya döktüğü bir performans!

Bütün bu devlet performanslarını ve şiddeti bir araya getiren örnekler tabii ki hemencecik derin sosyolojik çıkarımlar üretmeye yetmez ama bazı istatistikler var ki, şiddet üzerine çok dikkatli düşünmemize imkân sağlayan veriler sunuyor.

Mesela “100 bin kişide cinayete kurban gitme oranı”… Avrupa ölçeğinde Rusya ya da Ukrayna kadar değil ama Türkiye, Macaristan’la birlikte, en yüksek orana sahip. Fakat bu verileri daha da ilginç kılan başka bir şey daha var. Türkiye, Montenegro ile birlikte, 100 bin kişide en yüksek polis oranına sahip…

Yani manzara çok açık; şiddet kol gezerken polis yok, bu kadar çok polis en azından şiddeti önlemek için “işe yaramak”tan ziyade belli ki başka bir işe yarıyor. Ödenmeyen ücretlerini almak isteyen madencilerin, topraklarını hırsızlara karşı korumak isteyen köylülerin tepesine anında polis ya da jandarma şiddetle biniyor. Sosyal medyada eleştiri yazmış liseli çocuk ya da haber yapmış gazeteci, evlerine şafak operasyonuyla baskın yapılıp götürülüyor. Şiddetsiz her gösteri “terör” olarak tanımlanıyor; dile gelen her farklı fikir, savunulan her talep “beka meselesi”ne dönüşüyor. Polis toplumun değil, şirketlerin, tepedeki bir küçük zümrenin çıkarlarını kolluyor.

Daha büyük ölçeklerde ABD’nin İran’a, İsrail’in Filistin’e ya da Lübnan’a ve hatta eski “terörist” Colani’nin Suriye’sinin Rojava’ya ya da Alevilere yaptığı gibi… Hep “teröre karşı önlem” alıyorlar! Sadece ölçekler farklı ama mantık aynı…

Doğaya şiddet

Tepemizde giderek daha çıplak ve açıktan açığa sürdürülen, en masumane tabiriyle “neoliberal saldırı” olarak gördüğümüz ancak “tekno-faşizm”, “tekno-feodalizm”, “ganimet-mafya devlet” gibi kavramsallaştırmalarla anlamaya ve adını koymaya çalıştığımız bir düzende yaşıyoruz. İsrail’in Filistin’de sürdürdüğü soykırım, Trump’ın ABD’sinin İran’a karşı utanmazca yürüttüğü, petrol niyetini saklamayan açgözlü saldırı bu “yeni dünya düzeni”nde yaşanıyor. Bu yeni dünya düzeninde, Oxfam raporuna göre, “dünyanın en zengin yüzde 0,1’lik kesimi, yaklaşık 2,84 trilyon dolarlık serveti vergi dışı offshore hesaplarda tutuyor; bu miktar dünya nüfusunun en yoksul yüzde 50’sinin (4,1 milyar insan) toplam varlığını aşıyor.”

Bu dünya düzeninin farklı versiyonları “yerli ve milli” retoriği altında farklı ülkelerde yaşanıyor. Her halükârda, “yerlilik ve millilik” retoriği satanlar, dünyadaki bir avuç insan ve şirketin, devletlerle ve siyasetle kurmuş oldukları koalisyonların işini görüyorlar.

Bu bir avuç çıkar çevresinin türevleri de emellerine ulaşmak için şiddet uygulamaktan hiç sakınmıyorlar. “Vatanımız” ve “topraklarımız” lafları ağızlarından düşmüyor ancak memleketin dört bir yanında “topraklar” talan ediliyor; adeta “sömürge madenciliği” yürütüyorlar.

Kırsal alanlar, kâr hırsı ve silahlarıyla gözü dönmüş bu azınlıkların inanılmaz saldırısı altında can çekişiyor. Devlet eliyle palazlanmış şirketlerin siyaset içinde girmiş oldukları çıkar ağları yönetiyor memleketi. Devletin halktan, sıradan insanlardan, işçiden, memurdan, esnaftan topladığı vergiler tepemizdeki iktidarı güçlendirmek için kullanılıyor. İnanılmaz bir arsızlıkla, şirketlere her türlü imkân sağlanıyor. Kutsal maden avcılığı adına ne zeytin ağacı, ne mera, ne orman, ne su ne de hava kalıyor. Şirketlerin gasp ettikleri tarım alanlarını korumaya çalışan köylüleri bizim “yerli ve milliler” jandarma şiddetiyle ezmeye çalışıyorlar.

Kutsal lider, kutsal savaş ve titreşimler…

Bu şiddet dolu dünyada yaşadığımız ölçekler birbirlerinden bağımsız değiller. Farklı coğrafyalarda korkularımız, inançlarımız ya da umutlarımız da birbirleriyle titreşim içinde evriliyor.

Mesela Trump Efendi’nin yaptıkları bizi ilgilendirmiyor diyemiyoruz. Bu şahsiyetin -her ne kadar hiçbir zaman şarlatanlıktan çok uzak olmasa da- kendisine “ruhani danışmanlık” (!) yapan bir kadın tarafından Hz. İsa’ya benzetildiğini hatırlayalım. Kadının, efendisinin “Tanrı tarafından seçildiğini” söylemesi oldukça ibretlik!

Tabii ki biliyoruz her sistemde, her dönemde, en “rasyonel” olduğunu iddia eden rejimlerde bile bir lider, bir ideoloji, bir bina, bir sembol kutsallaştırılır. Ama ABD rejiminin şimdiki güç ilişkileri içinde en araçsal figür olan Trump’la birlikte bir eşik atlandı. Kulağından yaralanması (son günlerde gene bir “silahlı saldırıya uğraması”), yaptığı hukuksuzluklar ve ahlaksızlıklar karşısında uğradığı soruşturmalar da vesile oldu ve adeta yaşayan bir “şehit”e dönüştürüldü.

Ruhani danışmanın çeşitli zamanlarda dile getirdiği şu muhteşem (!) söz demetini de anmadan geçmeyelim: “[Hz. İsa] Üçüncü gün dirildi, kötülüğü yendi, ölümü alt etti. Ve siz de onun dirilişi sayesinde ayağa kalktınız. Her işinizde galip olacaksınız ve Tanrı bunu biliyor. (…) Sizin huzurunuza çıkmaktan onur duyuyoruz. Başkanımıza destek vererek bereketinin ve lütfunun onun üzerinde olmaya devam etmesi için dua ediyoruz.”

Ve söz konusu ruhani danışman, bizim de pek aşina olduğumuz o sihirli formülü dile getirdi: “Tanrı’nın her zaman bir planı vardır!”

Yani ibretlik sözler ama çok da şaşıramıyoruz, çünkü bu türden kutsallıklar dünyası bize hiç yabancı değil.

Kuşkusuz, sermayesiyle, unvanıyla ya da emrindeki adamlarla egosu şişen, “bu dünyayı ben yarattım”cı abiler bile belli bir zamandan sonra güven patlaması yaşayıp, her durumda “haklı olup”, her durumda ahkâm kesebilirken, Trump’ın şımarmasına çok şaşırmamak lazım. Ne de olsa koskoca emperyalist bir devletin başkanı!

Bu arada adam kendine o kadar çok güveniyor ki, kılıçla dans ediyor! Tabii biliyoruz, kılıç çok kutsal bir şeydir; dans da edilir, mihraba falan çıkıp poz da verilir!

Tump’ın bir de Savunma/Savaş Bakanı var; adı Pete Hegseth… O da “Tanrı”yı ağzından düşürmüyor ve İran gibi düşmanlar karşısında “Tanrı’dan gazabını dökmesini ve tanrıtanımazların dişlerini kırmasını” istiyor… Adeta zaman makinesiyle yüzyıllar öncesine gidiyor, Haçlı seferleriyle özdeşleşiyor, ölümü kutsuyor, kıyamet vaat ediyor.

Büyüyen umut ateşleri

Yeryüzünde buna benzer adamlardan oldukça çok olmasına ve bu adamlara “tapan” yığınlar olmasına rağmen, onların kapkaranlık dünyaları karşısında insanlar teslim olmuyorlar, direniyorlar, mücadele ediyorlar. Küresel kapitalizmin Orban’la sembolleşen “yerli ve milli” temsilcileri yıllardır hüküm sürdükleri Macaristan’da kocaman bir yenilgi yaşadılar.

Ve her karanlık dönem alternatif sesleri de öne çıkarıyor. İspanya Başbakanı Pedro Sanchez tam da, Trumpgiller vasıtasıyla kararmış bir dünyada, bu sesleri dile getiriyor; içimizde patlayan duyguların uluslararası kamusal alana taşınmasına aracılık ediyor:

“Ne kadar bağırdıklarının önemi yok. Ne kadar yalan haber uydurduklarının da. Uluslararası aşırı sağın zamanı sona erdi. Ve biz yeni bir ilerleme çağını getireceğiz.

Onların yok etmeye çalıştıklarını yeniden inşa edeceğiz, dünyaya geleceğin daha iyi olabileceğini göstererek…”

Ferhat Kentel
Ferhat Kentel
Son olarak, kapatılan İstanbul Şehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi olan Ferhat Kentel 1981’de ODTÜ’de işletmecilik lisans eğitimini tamamladıktan sonra 1983’te Ankara Üniversitesi SBF’den yüksek lisans ve 1989’da Paris, Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales (EHESS)’den sosyoloji doktora derecesi aldı. 1990-1999 arasında Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu Yönetimi Bölümü’nde, 2001-2010 arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalıştı. Fransa’da Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales (EHESS)’de ve Université de Paris I’de çeşitli dönemlerde misafir öğretim üyesi ve araştırmacı olarak bulundu. Türkiye’de ve yurtdışında çeşitli kitap ve dergilerde modernite, gündelik hayat, yeni sosyal hareketler, din, İslâmi hareketler, aydınlar, etnik cemaatler üzerine makaleleri yayımlandı. Yayınlanmış araştırma ve kitapları şunlardır: Ermenistan ve Türkiye Vatandaşları. Karşılıklı Algılama ve Diyalog Projesi (Gevorg Poghosyan ile birlikte), TESEV, İstanbul, 2005; Euro-Türkler: Türkiye ile Avrupa Birliği Arasında Köprü mü Engel mi? (Ayhan Kaya ile birlikte) İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları, İstanbul, 2005; Milletin bölünmez bütünlüğü: Demokratikleşme sürecinde parçalayan milliyetçilik(ler) (Meltem Ahıska ve Fırat Genç ile birlikte), TESEV, İstanbul, 2007; Belgian-Turks: A Bridge, or a Breach, between Turkey and the European Union? (Ayhan Kaya ile birlikte), King Baudoin Foundation, Brüksel, 2007; Ehlileşmemek, düzleşmemek, direnmek, (Söyleşi: Esra Elmas), Hayykitap, İstanbul, 2008, Türkiye’de Ermeniler. Cemaat-Birey-Yurttaş (Füsun Üstel, Günay Göksu Özdoğan, Karin Karakaşlı ile birlikte), İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları, İstanbul, 2009; Yeni Bir Dil - Yeni bir Toplum, (Söyleşi: M.Talha Çiçek, Gülçin Tunalı Koç), Bilsam yay., Malatya, 2012; “Kır Mekânının Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Dönüşümü: Modernleşen ve Kaybolan Geleneksel Mekânlar ve Anlamlar” (Murat Öztürk ile birlikte), TÜBİTAK araştırması, 2017.

Yazarın Diğer Yazıları

Küresel çıkarlar – “yerli ve milli” duygular

Dünyayı baştan başa geçen bir popülizm dalgası şirketlerin, sermayenin ve onların siyaset ve devlet alanındaki temsilcilerinin kâr hırslarını ve neoliberal kibri gayet başarılı bir...

“Uçarken” çocuklarını aşağı döken Türkiye’den senaryolar

Türkiye uçarken… Türkiye yüzyılı maarif modeliyle yetiştirilen çocuklar ve gençler, uçarken konacak yer bulamazken... Türkiye her yerde petrol ve gaz bulurken… Türk uçakları acayip sükse yaparken… Suriye, lider...

Vicdanını cemaatten sıyırarak özgür olmak

Ayda bir Jineps’e yazı yazmanın benim için sağaltıcı bir tarafı var. Yazı yazmak, memleketin ve dünyanın halleri hakkında kafamın içinde uçuşan duygu ve düşünceler...

Sosyal Medyalarımız

9,251BeğenenlerBeğen
2,745TakipçilerTakip Et
4,012TakipçilerTakip Et
677AboneAbone Ol

Son Yazılar

- Advertisement -spot_img