Xabze sohbetleri “Xabze Medeniyeti”

0
520

Toplumların; insanların oluşturdukları kalabalıklar olduğunu bilirsiniz. İnsanoğlu yeryüzüne geldiği günden beri bir arada yaşamaktadır. Bu birliktelik süreci içerisinde oluşan toplumlar çeşitli nedenlerle uzun zaman yolculukları içerisinde yeryüzüne yayılmıştır. İnsanlar farklı zamanlarda, farklı toplumlarla farklı farklı ilişkiler kurmuşlardır. Bu ilişkiler sürecinde olumlu, olumsuz birçok tecrübeler edinmişlerdir. Dolayısıyla insanoğlu her bir sürecin içerisinde kendisini yeniden kurgulamıştır. Bu kurgulama sürecinde tecrübelerini edinir, olumsuzluklarını eler, olumlu gördüğü yeni şeyleri yeniden inşa eder ve topluma ikram eder. Biliyorsunuz insanlar -genel kabul gören ana görüşlerden bir tanesi budur- bir ana atadan yeryüzüne gelmişler ve ondan çoğalmışlarsa bu, başlangıçta kardeş toplumlar olduğunu gösterir. İlerleyen zamanlar içerisinde farklı uluslar oluştururlar. Farklı kültürel yaşam biçimleri, farklı coğrafyalar, farklı geçim kaynakları farklı kültürler meydana getirirler. Dolayısıyla bu uzun süreç içerisinde, elbette ki Çerkesler de -Adigeler de- kendi paylarına düşeni yani kendi nasiplerini almışlardı.

Ama biz şunu önemsiyoruz: Önümüzde bize hazır olarak ulaşmış bir kültür kompleksi var. Bir kültür bütünlüğü var. Yani nasıl demeli, sadece bir hayat tarzının bir ünitesi değil. Sadece bir yemek kültürü değil veya sadece bir savaş kültürü değil, insanların ev inşa etme kültürü değil ya da sadece çocuklarını büyütme tarzlarını ifade eden bir şey değil. Bütün bunların hepsini daha nicelerini bir arada irdeleyen, bütün bunların hepsini bir arada bütünleştiren hazır bir kültürü kucağınızda buluyoruz. Adige toplumunun kendi dilinde biz buna ‘Xabze’ diyoruz. Kabataslak zihninizde oluşan şekliyle, ‘Xabze’ dediğimiz bu kavramın bir sözcük anlamı vardır, bir de ıstılahî anlam dediğimiz sosyolojik anlam söz konusudur.

Bugün her toplumun, her var olan şeyin, her kültürün bir doğuş süreci, bir yükseliş süreci, bir de yayılma süreci var. Bir de zaman içerisinde eğer kendini restore edemez, yenileyemez, çağın gelen ihtiyaçlarına karşı değiştirmezse yani toplum statik hale gelmişse çağına ayak uyduramaz ve emsallerinin gerisine düşer ki bu da çöküş süreci demektir. Bu kendini değiştirememe çöküş için bir neden, tabii ki sosyolojik açıdan önemli bir neden. Sadece tek bir neden değil, nedenlerden bir tanesi bu.

Toplum ve kültürlerin varlığını etkileyen diğer önemli bir neden de dış saldırıların etkisidir. Eğer İbn-i Haldun’un Devlet adlı kitabını okursanız (İbn-i Haldun’un tavsiye edeceğim kitapları arasındadır), önemli tespitlerde bulunur bu konuyla ilgili. Şimdi Xabze sözcük anlamıyla, terminolojik olarak ne anlama geliyor diye kendi insanımıza sorduğunuzda, insanlar bizim kültürümüz diyor, örf ve adetlerimiz diyor. Bu şekilde… Tabii vatandaşın söyleyeceği budur aslında. Oldukça sığ bir cevap alıyoruz. Oysa bunu cevaplandırması gereken Çerkes aydınlarına, Çerkes entelijansiyasına -ki varsa – büyük ihtiyaç duyuyoruz. Bunun yeniden ele alınarak, farklı boyutlarıyla değerlendirilip yeniden topluma sunulması, dünya insanlarına tanıtması gerektiğine inanıyorum. Bu bir zorunluluktur. Bu tespitimi yapmış ve yeri gelmişken de burada söylemiş olalım.

Bunun dışında Xabze’yi sadece bir örf gibi düşünemeyeceğimizi bilmemizde fayda vardır.

Bunu doğru anlamak adına, daha modern zamanlara gelmezden önce de Sanayi Devrimi’nden sonra Osmanlı Devleti’nde, Sanayi Devrimi’nden önce ise Fransız toplumunda, bugünkü medeniyet anlamına gelen, civilization olarak ifadesini bulan kavram literatürde yerini aldı. Nedir bu civilization diye geçen kavram? İlk kez 1757 yılında Marquis de Mirabeau tarafından kullanılıyor. Ki 1757 dediğiniz şey, 1789 Fransız Devrimi’nden birkaç yıl öncesi. Sanayi devriminin miladı olarak kabul gören 1763 buhar gücünün keşfinden hemen sonrası.

Dünyada, Fransız Devrimi’yle birlikte 1789’da ciddi anlamda ulusalcı hareketler yani milliyetçi hareketler diyebileceğimiz nasyonal hareketler gelişiyor ve Fransa’da ifadesini buluyor. Dikkat edilirse hem ekonomik hem sosyal hem kültürel hem de sınıfsal olarak birçok şey eş zamanlı olarak değişime uğruyor. Bu da manidardır aslında. Bir cümle ile değinip geçeceğim. Bilim tarihiyle ilgilenen insanların buna mutlaka söyleyecekleri şeyler olacaktır. Biliyorsunuz 1479 yılında kiliseden bağımsız olarak engizisyon mahkemelerinin ilk kurulduğu yer İspanya’dır. İspanya’dan kaçan insanların çoğu Fransa’ya sığınırlar. Yani aradan geçen 200-300 yıl içerisinde sosyal değişimler Fransa’da biraz daha etkili bir zemin bulur.

Devrim hareketlerinin çoğu böyledir, doğduğu yerlerde değil daha çok ikinci bir coğrafi bölgeye geçerler ve orada kendilerine zemin bulurlar. Yani sürgün veya mahkûmiyet… İslam hareketi de böyledir. Hz. Peygamber, Mekke’den Medine’ye hicret eder. Mao’nun hareketi ve Marksizm hareketi, Fransız Devrimi, İran İslam Devrimi vs. hepsinde benzerlerini bulursunuz. İspanya’da yaşanan, İslam bir taraftan bilimsel yapıyı beslerken diğer yandan da kiliseye karşı gelişen tüm düşünceleri çarmıha geren hem devlet hem de kilise baskısı yükseliyor. Bu baskı, 1490’lara gelindiğinde Endülüs İslam devletinin yıkılışıyla ve Yahudilerin ülkeden sürülmeleriyle doruk noktasına çıkacaktır. Bu kadarıyla bu konuyu kapatalım.

Toplumsal değişimler olurken toplumsal ifadelerde de değişimler gelişir. Yeni doğan olgulara, yeni doğan sosyolojik olaylara yeni terminolojiler bulmak zorundasınız. Bu sosyal çalkantılar sürecinde toplum yeniden kurgulanırken civilization sözcüğü ortaya çıkıyor. Bu kavram, ilerleyen zaman içerisinde Avrupa›nın diğer toplumlarına yayılıyor. Tabii ki Osmanlı Devleti’ne de sirayet ediyor ve karşılığını Medeniyet olarak buluyor.

Arapçadan Osmanlıcaya geçen urf kelimesi var. Türkçeye örf olarak geçen kelimenin kökeninin Arapçadaki urf kelimesi olduğunu biliyoruz. Ama bir de Hadara kelimesi kullanılıyor Arapçada. Bu manidardır aslında, hem Hadramutun bölgesinin Arap Yarımadas’ında var olması hem Hadara sözcüğünün Arapçada var olması. Hadramut, Ad toplumuyla ile ilgili bağları ve bahçeleri, üzüm bahçeleri ve dikili sütunlarıyla önemli bir bölge. Amerikalı arkeolog tarafından kazılar yapılmış. Konumuz onlar değil de değinerek geçeceğim. Bu sözcüklerin hem aynı dilde hem aynı coğrafyadan gelmesi manidar. Hadramout, Meot kelimeleri ve bunların toplumları arasında bir ilişki olduğunu, Meotların su (deniz) kenarında yaşamaları nedeniyle su anlamına gelen Ma’ kelimesi ile bir şeyin kenarında duran anlamındaki (ut) kelimesinin birleşmesiyle Meot kelimesinin su kenarındaki toplulukları ifade ettiğini, Hadramout kelimesinin de diğer Meotlar anlamına geldiğini, böylece Hadramut ile Meot toplumları arasında bir ilişkinin olabileceğini şimdiden söylemek erken olmaz sanırım. Bilim insanlarının böyle bir çalışmaya ihtiyaç duymaları gerektiğine de inanıyorum.

Osmanlı Türkçesinde 19. yy’da Medine (şehir) anlamına gelen Medeniyet kelimesi kullanılmaya başlanıyor. Medeniyet terminolojisi ile ise uygarlık anlamına gelen bir kelimedir. Kökeni Medine’dir. Arapçada Medine kelimesi şehir demektir. Medeniyet kelimesinin kökü de (de: kabul etmek) kelimesidir. Bir şeyi de kabul etmek demektir. Çerkesçe düşünürseniz bunu yakalarsınız zaten. “Def, yidağ, dağe, den” hepsi aynı kökenden gelir. Sadece kabul etmek de değil; bir şeyi araya almak, kuşatmak, içine almak anlamını da taşır. Türkçede birebir karşılığı olduğunu sanmıyorum. Ayrıca iki şeyi birbirine bağlamak anlamını da içerir. Bir şeyi kabul etmek, içine almak anlamı da ilginçtir. Mesela ceviz ve fındıkların her ikisinin, cevizgiller diyelim biz ona, adı da (de) kelimesidir.

Deji (küçük de): fındık, deşxo (büyük de): ceviz anlamındadır. Ders kelimesinin kökeni de oradan geliyor. Yani bir şeyi kuşatan, kabul edilmesi gereken bir şeyi inşa eden onu çevreleyen, onu kuşatan, kabul edilmişler bütünü.

Din kelimesinin de kökeni aynı (de) kelimesidir. Istılahî anlamıyla Allah’ın insanlar için sunduğu kabul edilmişler bütünü demektir. Medine (şehir) kelimesinin kökeni de. Toplumun kabul ettiği insani yaşam zaruretlerinin giderilebildiği, bütün kabul edilebilir şeylerin bir arada bulunabileceği yer, demektir. Nedir O? İslam fıkıh alimleri bu konu üzerinde ciddi çalışmışlardır. Mesela cuma konusunu işlerken, cumanın farziyetinin şartlarını ve cumanın edasının şartlarını görürsünüz. Yani bir insana farz olması için gerekli şartları, bir de farz olan bir şeyin yerine getirilebilmesinin şartlarını görürsünüz. İslam fıkıh alimleri şehir hükmünü kapsamlı bir şekilde irdelerler. Bunu oldukça manidar bulurum. Peki, nedir o şehir olması için gerekli olan şartlar?

1- Güvenlik olacak. Olmazsa olmaz şartlardan bir tanesi budur. Güvenlik özgürlük demektir aslında. Eğer siz bir yerde güvenliğinizi sağlayamıyorsanız, o toplumda özgür değilsiniz ya da toplumun kendisi de özgür değildir. Özgür değilseniz o toplumda cumayı kılamazsınız. Yani orada güvenliğinizin sağlanıyor olması lazım şehir hayatında. Kırsalda olduğunuz zamanda da bu şarttır.

2- İhtiyaç duyduğunuz zaman hakkınızı savunacak bir hukuk mekanizmasının bulunması gerekiyor. Yani hukukun orada işliyor olması gerekiyor.

3- Orada barınmanın dışında beslenme ihtiyacını giderebilecek pozisyonda olmanız gerekiyor. Dolayısıyla orada pazarınızı çarşınızı kurabilmeniz icap ediyor veya kendi yiyeceğinizi üretebilmeniz ya da satın alarak giderebilmeniz gerekir.

4- Barınma ihtiyacı giderilmiş olacak. İhtiyacınızı gidermeniz için barınak yerlerinizin olabilmesi lazım. Bunu bir başkasına ihtiyaç duymadan sağlayabiliyor olmalısınız.

Tabii ki barınak önemli. Bu, ev de olabilir, günün imkânlarına göre otel de olabilir. Çerkes toplumlarında irdelediğiniz zaman çok kadim zamanlardan itibaren Haç’eş kültürü vardır mesela. Çerkeslerde misafir kabul edilen kimdir? Ev hanesi dışında olan herkes misafirdir. Önemli bir şeydir bu. Yani dışardan gelen herkes misafirdir. Misafire kimsin diye sorulmaz. Yani misafir olması yetiyor. Dini sorulmaz, ırkı sorulmaz. Dili sorulmaz. İnsan olması ve bir ihtiyacını giderebilmesi için Haç’eş kapısının kendisine açık olduğunu zaten görüyor ve buraya sığınmış olması yetiyor.

Onun içindir ki Çerkes kültüründe Haç’eş kapısı her daim açıktır. Dolayısıyla o dönemlerde Kadim Çerkes toplumlarında bunu Haç’eş kültürüyle aşmış. İlerleyen modern zamanlarda hotel dediğimiz de odur. O anlama gelse gerekiyor. Ha kelimesinin insan yaratılmış insan anlamında olduğunu defalarca söyledim. Ters üstünde yatan demek. İnsan yatık, yatan, yaratma merkezidir. Bunu ifade etmek mümkün. Hotel ya da otel ifadesi. Dolayısıyla modern zamanda da bu çözüm otellerle karşılanmış. Daha ilerleyen zamanlarda ise kaplıcalar ve turistik yerler şeklinde karşımıza çıkmış. Demek ki bugünkü anlamda medeniyet, şehirleşmekten geçiyor.

Şimdi eski demokrasi algısını bir düşünün. Eski demokraside neler yapılmıştır? Bir demokrata 17-18 köle düşüyordu eski Yunan›da. Bugünkü anlamda yaygınlaştırılmış, geliştirilmiş ileri demokrasi dediğimiz şey o seçkinlerin sahip oldukları hakların tabana yayılarak o 17 kişi başına düşen 17-18 köleye de demokratların imkânlarından yararlanma hakkına sahip kılınmasıdır. Yani, dünya nimetlerinin de o insanlara yaygınlaştırılmasıdır. (Devam edecek)

 

Not: 09 Mayıs 2020 tarihinde Şimali Kafkas Derneği gençlerinden Gerige Talha’nın şahsımla yapmış olduğu söyleşiden alınmıştır

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz