0
276

Gün batımı sonrası, limon ağacından, muz ağacından gelen koku ile çiçeklerin kokusu karışıyor…
Tavukların gıdaklamasını arada sırada bastıran horozun gece ötüşü var, belli belirsiz…
Bahçe sulanmış, kan peşinde koşan, can acıtan sivrisinekler meydanı kaplamışlar…
Deniz tuzu engel oluyor, tene değemiyorlar…
Gündüz yapışan kara sinekler tuz dinlemezlerdi oysa…

Bir evlat, iki evlat…
Bir can, iki can, üç can, dört can…
İki evlat, dört can…

Nasıl yazıyorsun, diye soruyor anlatıcı…
Bana anlatıyorlar, ben dinlediğimi, duyduğumu yazıyorum, diyorum…
O yüzden, nasıl yazdığımı bilemiyorum, diyorum…
Bana nasıl geliyorsa, öyle çıkıyor, biraz anlaşılmaz biraz anlaşılır…
Muhtemel bunu sadece sen anlayacaksın, bana o soruyu soran anlatıcı olarak…
Belki kolyende isimlerin baş harfleri gibi her biri bir başka anlamda olacak…
Tekrarlıyorum, zannediyor musun ki sınır yok…
Bal gibi var, üstelik kalın çizgilerle çizili o sınır…

Bir taş ne kadar taşıyabilir suyu…
Taş aşınır, eğer düzenli gelirse su…
Bir damlanın esamesi okunmaz, ama sürekli damlayan damlanın gücü kimsede yok…
Bir damla olsaydı, sınırlarım çok belli olurdu, artık sürekli olduğu için giderek belirginsizleşiyor o çizgiler…

Taş suya dayanamaz, sınırlara dayanamadığı gibi…
Su birikince, saklar içinde taşı… Taş aşınmaz…
Durgundur biriken su…
Kum gibi, toprak gibi, örter taşı…
Ne damlası!
Su sarar sarmalar taşı, yorgan gibi…
Üstünü örter, aşınmaz taş…
Sütundur yatay saklanan… Dikey olmasına gerek yok, kalandır geriye…

Eğer iki evlada can yoldaşı olan o can başlarsa yol almaya, görecek sınırların kalmadığını…
Dört can, dört nefes, en azından iki can daha katılacak…
Demir gibi bir kapı, hep açık olacak…
Dört can…
Dört defa gülecek, sonra başkalarını güldürecek…

Hikâye bitmez burada, yarına kalır anlatılacaklar…
Daha önce olduğu üzere, bugünün damlası…
Bugünün damlası, dünün damlasından sonra gelir…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here