Farklı ülkeler, aynı kalp

0
245

Biz diasporadaki ve anavatandaki gençlerin, Abhaz ve Çerkes olma sorumluluğunun farkında olarak ne hissettiği, milletimizi ve kültürümüzü yaşatmak için ne yapabileceği hakkında yazılar hazırladık.

Kültürümüzü geleceğe taşıyacak kişiler olarak böyle bir konuda, biz gençlerin fikirlerinin önemli olduğu düşüncesindeyim.

Türkiye’den katılanlar, ben (Zeynep Gökova) ve arkadaşım Şıbzıkho Mirac Albek Hızlıok; anavatanlardan katılanlar, Abhazya’dan kuzinim Amanda Gogua ve Adigey’den arkadaşım Abrec Alina Abregova.

Tarihten silinmemek için direnmeliyiz

Ben Zeynep Gökova. Abhazım, soyum Gogua. Adapazarı’nın Beynevit Köyü’ndenim. Yeditepe Üniversitesi’nin Çeviribilimi bölümünde okuyorum.

Biz Abhazlar, orijinal adımız “Apsuaa”da olduğu gibi can insanlarız. Eğlenceyi, dostluğu severiz. Düğünsüz yapamayız. Her gittiğimiz düğünde, “Apsua koşara” adını verdiğimiz dansı, en az iki tur oynarız. Başka dansa benzemez. Yorulsak da yorgunluğumuzu umursamayız. “Rinna” ve “Avraşa” danslarımız düğünlerde eskisi kadar oynanmasa da derneklerde gençler tarafından oynanıyor.

Bu tür şeyler bizim sadece iyi zamanlarımızı yansıtıyor. Geçmişte yaşananlar çok acı ve bu acıyı hâlâ hissediyoruz.

Ruslar, insanlarımızı öldürmekle kalmayıp, evlerini, yerlerini yakmış, türlü eziyetler yaparak yurtlarından söküp, bilmedikleri, ait olmadıkları topraklara sürmüş. Bu yolda hastalıklar, ölümler, büyük acılar yaşamışlar. Bunlar yetmezmiş gibi geldikleri yerde de dağıtılmışlar. Dağılınca, dilimizin, gelenek ve göreneklerimizin dağılması da kaçınılmaz oluyor.

Rus savaşlarının bitmesiyle alınan kısa nefes, Gürcülerin saldırılarıyla tekrar kesilmiş. Gürcüler, savaşlarla ve işkencelerle başlattıkları Gürcüleştirme politikalarını uzun yıllar boyu sürdürmüş. 1993’te bağımsızlığımızı ilan etmemize rağmen onların topraklarındaymışız gibi görünüyoruz maalesef. Bizim sahip olduğumuz değerleri, kendilerininmiş gibi gösteriyorlar. Her Gürcü böyle yapmıyor ama devlet, halkı kışkırtıyor ve doğrularımızı yalanlıyor. Ne zaman nereye sürüldüğümüze dair yazılan belgeler dahil olmak üzere, Ruslarla birlikte yaptıklarının kanıtı olan çoğu belgeyi yakmışlar. Pek azı kurtarılmış. Sokaklarımızın adını değiştirmişler, Abhazca eğitimi ve konuşmayı yasaklamışlar… Abhaz nüfusunu azaltıp, Gürcüleri ve başka milletleri yerleştirmişler. Böyle olunca da ırksal karışıklık gayet olası.

Toplu yaşadığımız köylerden okul, iş ve başka nedenlerle şehirlere yerleşmeye başladıkça, Türklerle evlilikler yapılmış. Yok oluşa doğru giden yola bir adım bu da…

Günümüzde, cemiyetçi sayılan, millet aşkından yanıyor görünen bazı kimseler bile Türklerle evleniyor. Kimin kimi sevdiğine karışamam ama kızıyorum ve içimden “Hiç utanmıyor musunuz?” demek geliyor. Bu davranış bana göre atalara ihanet. Yaşadığımız büyük acılardan sonra milletimize ve kültürümüze sahip çıkmamız, sımsıkı sarılmamız gerekirdi. Bundan 20 sene sonra belki Abhaz kalmayacak. Abhazya’da ırksal karışma bahsettiğim gibi daha önce başladı. Hâlâ Gürcülerle ve onlarla yerleştirilen Ermenilerle evleniyorlar. Rusların da istediği buydu zaten. Çocuklar, araya farklı millet girince milletini umursamıyor. Umursayanlar da var ama onlar derneklerde büyüyenler…

Neyse ki cemiyetçi büyüklerimiz de var ve kendi milletinden olanları tercih etmişler. Kardeş milletlerden Çerkeslerle de evlenenimiz olmuş. Kültürel benzerlik ve ortak kader, bütünlüğümüzü bozmamış, bizi daha da yakınlaştırmış.

Millete ve kültüre sahip çıkma, sırf aynı milletten biriyle evlenmeyle ya da dans etmeyle olmuyor. Dilimize de sahip çıkmamız gerekiyor. Dil biterse millet de biter. Biz gençlerin büyük çoğunluğu anadilini bilmiyor. Bunun sebeplerinden biri, dil bilen anne-babalarımızın biz küçükken bizle o dili hiç konuşmamış olması. İkinci sebebi ise dilimizi öğrenmek için hiç çaba göstermememiz. Büyüklerimiz bizle konuşmasa da derneklerdeki kurslara gidip öğrenebilirdik. Hâlâ öğrenebiliriz. Kaybolmaması için her şeyi yapmalıyız. Dilimizi öğrenmemiz şart. Korumak ve konuşmak zorundayız. Tarihten silinmemek için direnmeli, çaba sarf etmeliyiz.

Yok oluşumuzu önlemek için izlenebilecek başka bir yol ise kendimizi tüm dünyaya tanıtmak. Ülkemizi, birkaç ülke dışında kimse tanımıyor.

Tüm dünyada tanınma amacıyla yola çıkan projeler var. Bunlardan biri, Alaşara Vakfı’nın Abhazya’daki dans ekipleriyle ve müzisyenlerle ortak çalışması olan “Amazara” projesi. Abhaz-Abaza halkının manevi mirasını koruma üzerine yürütülen projede, video yoluyla, modern ve antik danslarımızdan kıyafetlerimize kadar her unsurumuz tanıtılıyor. Ancak bu proje yeteri kadar izlenmiyor. National Geographic gibi dünyaca tanınan bir şirketle anlaşıp, sırf kültürümüzü değil, aynı zamanda örf ve âdetlerimizi de anlatan bir belgesel serisi hazırlayabiliriz. Bunun yanında her yıl turistik geziler düzenleyebiliriz.

Benim de birkaç hayalim var… İleride kendi dans ekibimi kurup yönetmek ve tüm dünyada turneler düzenlemek istiyorum. Geçmişimiz hakkındaki kurgusal kitaplar çok hoşuma gidiyor. Bir tanesinin filminin olmasını çok isterim. Oyuncuları ve çalışanları da bizden olsa çok daha güzel olur.

Bizi biz yapan değerlerimizi korursak, yaşatırsak ve kendimizi dünyaya tanıtıp varlığımızı gösterirsek, en azından yok olma tehlikesini uzaklaştırmış oluruz diye düşünüyorum.

***

Ben Amanda Gogua. Abhazya’da, özellikle Oçamçıra bölgesinde, Acampazra ve Gup köylerinde yaşıyorum. Abhaz Devlet Üniversitesi Filoloji Fakültesi’nin Abhaz Dili ve Edebiyatı bölümünde üçüncü sınıftayım.

Pek çok insan, milliyetçiliğin gurur kaynağı olmadığını söylüyor ama ben şahsen öyle düşünmüyorum.

“Dünyada bir cennet var: Abhaz toprağı!”

Bu güzel ülkede doğduğum ve Abhaz olduğum için nasıl gurur duymayayım! Abhazya her zaman zihniyeti, tarihi, gelenekleri, misafirperverliği ile ayırt edilmiştir. Gururlu ve eşsiz güzellikler ülkesidir. Sadece benim canlar ülkem değildir.

Abhazya’da, özellikle savaştan sonra çok fazla değişme arzusu oldu ve değiştirmek o kadar kolay değildi. Bu, çok fazla sermaye (bütçe) ve zaman gerektiriyor. Abhazya halkı, tarihini, dilini ve zihniyetini korumak için gücünü bir araya getirebilir. Her zaman bir arada olmalı, birbirimizi sevmeli ve saygı göstermeliyiz. Abhazya ancak o zaman derin nefes alır gibi geliyor bana.

Ülkemin hem ekonomik hem de turistik açıdan geliştiğini görmek isterim. Tüm kaynaklara sahip olarak, onları doğru yöne yönlendirmemiz gerekir. Abhazya’mı güçlendirilmiş ve tamamen bağımsız bir ülke olarak görmek isterim. Böylelikle hak ettiği konumda olur, çünkü ülkemizin yeterince yaşadığı sıkıntı var. Tüm dünya ülkelerinin Abhazya’yı tanımasını istiyorum. Zaten diğer her şeye sahibiz!

Ülkemizin diğer ülkeler tarafından tanınması için ne yapılabileceğini hep düşünüyorum ve endişeleniyorum. Abhazya kısmen tanınan bir devlet. Beş ülke dışında BM ülkeleri tarafından tanınmadı. Bu durum, Abhazya’ya farklı bir siyasi statü kazandırıyor. Aşağıdaki ülkeler Abhazya’nın bağımsızlığını tanıdı:

Rusya Federasyonu, Nikaragua, Venezuela, Suriye, iki küçük ada devleti: Vanuatu ve Nauru.

Eminim ki bu, benim eşsiz ülkemin refahının ve büyümesinin sadece başlangıcı. Dahası gelecektir!

***

Çerkes halkının mücadelesinin aracı hayatta tutmaya çalıştıkları bilinçtir

Ben Mirac Albek Hızlıok. Halitbeyören/Gunaşey Köyü’nden Şıbzıkho ailesine mensup, Kayseri, Uzunyaylalı bir Çerkesim. Yeditepe Üniversitesi’nde tarih ve psikoloji lisans eğitimi almaktayım.

Çerkesler için 21. yy.daki gelişmeler, bulundukları ahval 19. yy.da yaşadıkları olayları oldukça anımsatmaktadır. 1700’lü yılların sonundan 1864’e kadar geçen yüz yılı aşkın süreçte sürgün ve soykırıma karşı silahlı mücadele veren Çerkeslerin, günümüzdeki bu mücadeleleri içerik olarak ekseriyetle aynı olsa da metodolojik olarak bugünün konjonktürü doğrultusunda değişiklik göstermiştir. Naçizane bu tarz önemli konularda kafa yoran bir Çerkes genci olarak Çerkeslerin 21. yy.da bulundukları şartlar ve buna bağlı olarak gerçekleştirdikleri fiiliyatlar ile ilgili gözlemlediklerimi, tecrübe ettiklerimi ve okuduklarımı aktarmak isterim.

İlk olarak, Çerkeslerin günümüzdeki durumunun tahlilini yapmak için 1900’lerin ikinci yarısına gitmenin faydalı olacağı kanaatindeyim. Türkiye’de 1960’larda ilk, 80’ler sonrası ikinci dalga olmak üzere ekonomik imkânsızlıkların sebep olduğu iki ana köyden kente göç hareketi gerçekleşti. Çerkesler de bu gelişmelerden etkilendi ve nüfusumuz büyük oranda şehirlerde yaşamaya başladı. Soykırım sonrası nispeten de olsa köylerde Çerkeslik bilincini korumayı başaran insanlarımız şehirlerde de bir araya gelme, kültürünü idame ettirme, dilini konuşma ihtiyacı hissetti ve nitekim bu amaçlarla da şehirlerde dernekler kuruldu, daha sonra da derneklerin bir araya gelmesiyle çeşitli federasyonlar oluşturuldu.

2000 yılını bir milat olarak alacak olursak bu tarihten itibaren teknoloji, iletişim vs. hızlı bir gelişme kat etti. Yeni asrın çocukları olarak nitelendirebileceğimiz Z kuşağı ise bu gelişmelere hızlıca adapte oldu ve kendine ait yeni bir dil, yeni bir zihniyet üretti. Nitekim derneklerin yanında genç Çerkeslerin birbirleriyle daha rahat iletişim kurabilecekleri üniversite gençlik oluşumları olan “ÜNİKAF” oluşturuldu. Eskiden var olanlar da daha aktif bir hale getirildi. Derneklere gitmeye çekinen, utangaç karaktere sahip insanımızın kendini ifade etme imkânı açısından ÜNİKAF’lar son derece önemli oluşum haline gelmiştir. Derneklerde, federasyonlarda vs. hiç görmediğimiz birçok arkadaşımız ÜNİKAF etkinliklerine katılır hale geldi. ÜNİKAF’larda arkadaşlıklar edinen, kendi benliğinin yavaş yavaş farkına varmaya başlayan insanımız, derneklerimiz etkinliklerine de katılmaya başlamıştır. Kendi adıma bu durumu bizzat kuruluş sürecinde yer aldığım YeditepeKaf adlı gençlik oluşumumuzda gözlemlemiş bulunmaktayım.

Gençlerimiz ayrıca ÜNİKAF oluşumlarında çeşitli bilimsel, akademik sempozyumlar vs. düzenlemiştir. Yine birçok üniversite gençlik oluşumu Çerkesçe kursları vermeye başlamış, bu sayede Çerkesçe öğrenmek isteyen ama fırsatını bulamayan Çerkes gençleri tarafından oldukça fayda sağlanabilecek bir kurs sahası yaratılmıştır. Ayrıca zaman içerisinde pek çok ÜNİKAF gençlik hareketi, okul yönetimleri tarafından resmen tanınır hale gelmiştir. Şüphesiz ki bu tanınma üniversitelerde yapılacak etkinliklerin önünü açmada son derece etkili olmuştur.

21. yüzyılın ilk çeyreğinde gençlerin bu hareketleri başkaldırı gibi gözükse de zamanla bu durumun böyle olmadığı anlaşıldı. İlk dönemlerde oluşan önyargı büyük ölçüde kırıldı. 2010’lu yılları takiben, kimlik mücadelesi içerisinde olan Çerkes gençlerinin, derneklerle ve federasyonlarla beraber hareket etme seviyesi artış gösterdi. Gençler, yetişkin, belirli tecrübe sahibi Çerkes büyükleriyle sıkı ilişkiler içerisine girdi. Gençlerin yetişemedikleri yerde büyükleri onlara yardım etti. Bir tarafın eksik olduğu yeri bir başkası kapattı.

Çerkeslerin 21. yy.daki mücadelesinin yayıldığı bir başka saha ise hiç şüphesiz sosyal medya oldu. Instagram, Twitter, Facebook vs. başta olmak üzere çeşitli sosyal medya programları Çerkeslerin, sesini topluca duyurabildikleri, dertlerini bir nebze de olsa açıklayabildikleri alanlar haline geldi. Her sene başta 21 Mayıs Çerkes Soykırımı ve Sürgünü, 14 Mart Çerkes (Adige) Dil Günü gibi birçok önemli gün bu tür mecralardan gündem haline getirildi. Son olarak da Kafkasya’da yargı tarafından hukuksuzluğa maruz bırakılan Martin Koçesoko için Çerkes halkı, başta sosyal medyada olmak üzere destek açıklamalarında bulundu. Ürdün’den, Amerika’dan, Türkiye’den, diasporanın, ayrıca anavatanın her yerinden yapılan birlik beraberlik çağrılarıyla haksızlıklara, hukuksuzluklara karşı susmadı.

Günümüz konjonktüründe Çerkes halkının mücadelesinin aracı silah değil, sosyal medyadır, derneklerdir, üniversite gençlik oluşumlarıdır, hayatta tutmaya çalıştıkları bilinçtir. Şu da unutulmamalıdır ki Çerkes halkının varoluş mücadelesi bir intikam hareketi değil, bir adalet arayışıdır. İçerisinde bulunduğumuz 21. yüzyılda Çerkes halkının mücadelesi nasıl devam ediyorsa gelecek asırlarda da bu ruhun devam edeceğine dair inancımız tamdır.

***

Ben Alina Abregova. Maykop, Adigey’de yaşıyorum. Soyum Abrec. Adigey Kültür Üniversitesi’nin Koreografi bölümünden, Adigey Devlet Üniversitesi’nin ise İngiliz Dili bölümünden mezunum. Çocuklara dans dersi veriyorum.

Adigey’de Çerkes olmak harika çünkü evde hissediyorum ve kendimi, bu birlik ve ev atmosferi olmadan düşünemiyorum. Çerkes dilini duymayı seviyorum ama dil şimdi şehrimizde nadir. Daha fazla insanın burada Çerkesçe konuşmasını istiyorum.

Adigey’in en çok doğasını seviyorum. Muhteşem güzelliği var. Ayrıca ulusal bayramlarımızı unutmayışımızı seviyorum.

Nüfusun tüm bölümlerinde ve kurumlarda, kültürü göz önünde bulundurmak ve kültürel tutumu yenilemek isterdim. Çerkes kültürünün çok büyük ve zengin bir tarihi var. Birçok kültürel değer taşıyor. Sırf şehirde değil, köylerimizde de çokça aktivite görmek istiyorum. Kültürel değerlerimizi dans yoluyla gösterme deneyimim var. Bir parçası olmayı seviyorum. Nalmes’te dans etmek, bana kültürümüzün ruhunu ve güzelliğini hissetme fırsatı verdi. Ayrıca tarihimiz hakkında kitaplar okumak, Çerkeslerin tarihi geçmişlerinin nesnel resmini yeniden canlandırma imkânı verdi. Bence tüm dünya bizim kültürümüzü görmeli ve bizi bilmeli. Kültürümüzü bir üst seviyeye çıkarmak istiyorum. Cumhuriyetimi daha gelişmiş görmek, etrafta daha çok eğitimli, iyi ve kültürlü insan görmek istiyorum. Vatana saygı duymalarını, milletimizin daha çok gelişmesinden her birimizin sorumlu olduğunu bilmelerini istiyorum. Bence hepimiz doğduğumuz yeri sevmek, onun için onurlu bir şey yapmak zorundayız.

Diğer milletlerin Adigey’i tanıması için ne yapılabileceğini çok sık düşünüyorum. Milletimizin ve kültürümüzün güzelliğini diğer ülkelerde temsil eden, gerçekten güzel, ilham verici müziğimiz ve danslarımız var. Dürüst ve kültürlü insanlara iyi bir örnek olabiliriz. Görgü kurallarımızı ve diğer insanlarla olan ilişkimizi ve ayrıca doğaya olan saygımızı gösterebiliriz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here