Doğa cinayetleri politiktir

0
93

Martın son günleri Türkiye için iktidarın dört bir tarafa saldırılarında bir vites daha büyüttüğü gelişmelerle geçti. İktidarın “İnsan Hakları Eylem Planı”nın açıklamasından bir-iki gün sonra, önce TBMM’de özellikle gözaltında ve cezaevlerinde yaşanan insan hakları ihlallerini gündeme taşıyan Kocaeli milletvekili Ömer Gergerlioğlu’nun vekilliği jet hızıyla düşürüldü. Gergerlioğlu bir “şafak operasyonu” ile Meclis’te gözaltına alınarak emniyete götürüldü. Vekilliğin düşürüldüğü gün Türkiye’nin 3. büyük partisi olan HDP’nin kapatılması için dava açıldı. Ardından kadına şiddeti ve insanların cinsel tercihlerinden dolayı ayrımcılığa maruz kalmasını bir insan hakkı ihlali sayan uluslararası bir sözleşme olan İstanbul Sözleşmesi bir gece yarısı kararnamesiyle yürürlükten kaldırıldı. Her ne kadar hukukçular uluslararası sözleşmenin geçersiz olması için TBMM’de karar alınması gerektiğini ileri sürseler de sonuçta fiilen zaten yasaların uygulanmadığı, AİHM kapsamındaki anlaşmalar ve sözleşmelerin tanınmadığı, Anayasa Mahkemesi kararlarının hiçleştirildiği vb. koşullarda artık yazılı hukukun ve teamüllerin hiçbir öneminin olmadığı ortada.

Bitmedi, iktidar aynı günlerde ülkemizdeki ekolojik örselenmeyi derinleştirecek yeni adımlar attı. Türkiye Ormancılar Derneği Antalya’daki Köprülü Kanyon Milli Parkı ve Termessos Milli Parkı, Isparta’daki Kovada Gölü Milli Parkı ve Kızıldağ Milli Parkları ile Konya’daki Beyşehir Gölü Milli Parkı’nda odun üretiminin planlandığını açıkladı. Ardından Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü 79 ilde 651 maden sahasını ihale yoluyla aramalara açacağını duyurdu. Yine bir gece kararnamesiyle “Kanal İstanbul Projesi”ne devlet garantisi verildi. Sulak Alanları Koruma yönetmeliğinde iki önemli değişiklik yapılarak “koruma” kaldırıldı. Tarım ve Orman Bakanlığı’na, eğlenme-dinlenme ve çeşitli faaliyetler için altyapı/üstyapı projeleri yapmak, yaptırmak, işletmek ve kiraya vermek yetkileri verildi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) mülkiyetindeki Taksim Gezi Parkı, “Sultan Beyazıt Hanı Veli Hazretleri Vakfı”na devredildi. Aynı günlerde Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından hazırlanan “Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Teklifi Taslağı” görüşe açıldı. Yani 2002 yılından bu yana gündemde olan ve daha önce toplumdan yükselen muhalefet yüzünden üç kez geri çekilen Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanun Tasarısı 4. kez Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne geliyor.

Ezcümle, topluma karşı saldırılarla doğaya saldırılar birbirine paralel olarak gelişiyor. Başka türlü olma şansı da yoktur. İktidarın birbirinden bağımsızmış gibi görünen bu faaliyetlerinin temelinde aynı mantık var. Topluma yönelik saldırılarla, toplumsal örgütlenmeyi, hak aramayı engelleyerek içinden geçmekte olduğumuz ekonomik ve siyasi krizin bütün maliyeti halkın sırtına yüklenirken doğaya yönelik saldırılarla şirketlere yeni ve daha ucuz yatırım alanları, hammadde sağlanıyor.

Bütün bu gerçeklerin işaret ettiği şey: Bu iktidardan kurtulmadan hiçbir yerde doğanın korunması açısından hiçbir somut gelişme sağlanamayacağıdır. Çevreyle ilgili konular genelde “siyaset üstü/dışı” kabul edilegelmiş. Tek tek şu ya da bu yerelde yüz yüze kalınan bir projede bazı durumlarda iktidar partilerine oy veren seçmenleri “kazanmak” için bu pragmatik söylem kullanıldı. Bazı durumlarda bunun yararı da görüldü. Fakat yerel, geçici yarar için genel ve uzun vadeli bir gerçeği inkâr edemeyiz. O gerçek tek tek her bir doğa düşmanı projenin arkasında iktidarın olduğu, onun hazırladığı yasalar, yönetmeliklerle şirketlerin davrandığı gerçeğidir. Bu gerçek kısa vadeli çıkarlar için hep göz ardı edildi. Siyaset üstülük iddiası apolitizm gibi bir akıldışılık, bir absürtlük yarattı. Bir projede yaşanan ekolojik örselenmeyi dile getiren, hedefi şirketlerle daraltan ya da soyut bir kapitalizm eleştirisi yapmaktan öteye gitmeyen, devlet/iktidar olgusunu görmemek için amuda kalkan bir apolitizm ya da akıldışılık.

Bu yaklaşımın en ağır handikapı ekoloji mücadelesini toplumdaki diğer eşitsizlik ve adaletsizliklerle, dolayısıyla bunlara karşı mücadele eden toplumsal öznelerle bağını kuramamaktır. Dolayısıyla ekolojik örselenme “ekoloji/çevre aktivisti” diye muhayyel bir öznenin işi olarak görülüyor. Kuşkusuz bu durumun müsebbibi sadece çevre/ekoloji hareketi değil. Bu konularda duyarlılık gösteren partiler, hareketler, kesimler de “ekoloji”yi ekoloji aktivistlerinin işi olarak görmeye devam ediyor.

Bu yaklaşımın bir diğer handikapı da yerele, olaya, ana odaklanması; bir strateji, program üretememesidir. Bu kaçınılmazdır da. Eğer iktidar olgusunu atlarsanız, yereldeki tekil bir proje kapsamında elde edeceğiniz başarıyı her şey haline getirir ve kısa vadede çözüm bulmaya, zafer kazanmaya odaklanırsınız. Ama deneyimle sabit olduğu gibi, bir proje biter, öbürü başlar, hatta aynı proje ÇED dosyası değiştirilerek tekrar karşınıza çıkar. Ya da OHAL koşullarında şimdi olduğu gibi, hiçbir yasa vb. kale alınmadan polis/jandarma zoruyla şirketin işe başlaması sağlanır. Böylesi bir durumda OHAL sistemini, onun merkezi olan iktidarı hedef haline getirmeden hiçbir somut, kalıcı bir kazanım elde edemediğimiz, edemeyeceğimiz gerçeğini nasıl inkâr edebiliriz.

Kadın hareketinin temel sloganını ekoloji hareketine özgülersek, “doğa cinayetleri (de) politiktir”. Politik alanın temel sorunu da iktidar konusudur. Hikâye 3-5 ağacı kurtarmak için başlayabilir ama meselenin bu kadar olmadığını da görmeliyiz, dile getirmeliyiz. Mesele orman, mesele ekosistem, mesele bütün dünya. Hele önce şu kapıdaki düşmanı def edelim, sonra bunları konuşuruz pragmatizmi bir yere kadar başarılı oluyor. Ama hareketi içinde bulunduğu patinajdan kurtarmıyor. Bu durumdan çıkmak için ekoloji hareketinin, halihazırdaki faşizme karşı mücadeleyle ekoloji mücadelesinin bağı, bağlamı üzerine daha fazla düşünmesi, buna uygun örgütlenme, mücadele araç biçimleri geliştirmesi gerekir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here