Muhaceret

0
54

Kuzey Kafkasya halklarının 19. yy’da Osmanlı İmparatorluğu’na kitlesel göçü (muhaceret), bölge tarihinin dramatik bir parçasıdır. Yüzbinlerce Çerkes ve diğer etnik gruplardan onbinlerce insan evini terk etmek zorunda kaldı.

Osmanlı İmparatorluğu’na göçten bahsederken çoğu zaman 1817-1864 yılları arasında devam eden Kafkasya savaşından etkilenen Kuzey Kafkasya halkları kastedilir. Oysa Osmanlılar muhacirlerle daha önce, Rusya İmparatorluğu’nun 18. yy’da Kırım Hanlığı’nı fethetmesinden sonra karşılaştılar. Daha sonra imparatorluğun baskısıyla diğer halklar, mesela Nogaylar da göç etmeye başladı.

Ama özellikle Kafkasya savaşının sonucu bu süreci o denli kitlesel bir hale getirdi ki Osmanlı İmparatorluğu makamlarının yeni göçmenlerin sorunlarını çözmek için özel komiteler kurmaları gerekti. Göçmen sayısı o kadar çoktu ki, İstanbul, kuzey komşusuna başvurarak Kuzey Kafkaslıların gelişini sınırlandırmasını rica etti: 1860’lı yıllarda, daha yakın zamanda göç etmiş Çerkeslerin toplam sayısı yarım milyona yaklaşmıştı.

Kuzeydoğu Kafkasya dağlıları (Çeçenler ve Dağıstan halkları) ve keza Merkezi Kafkasönü’den Osetler ve Kabardeyler nicelik bakımından Adige halklarından biraz daha azdırlar.

Bir kavrama açıklık getirelim: Muhaceret, Müslümanların azınlık oldukları yerlerden, kendi dindaşlarının çoğunlukta olduğu bir ülkeye kendi iradeleriyle ve kitlesel olarak göç etmeleri demektir.

Çoğunlukla bu olay savaş harekâtları sonucunda cereyan eder.

Kuzey Kafkasya halklarının Osmanlı İmparatorluğu’na göçü konusunu Çeçen tarihçi Mayirbek Vagaçayev, Adigey’den tarih doktoru Samir Hatko ve RBA (Rusya Bilimler Akademisi) Kabardey-Balkar bilim merkezi Sosyal Bilimler Araştırma Enstitüsü’nün Ortaçağ ve Yakınçağ Tarihi Sektörü Başkanı Zaur Kojev’le konuştu.

 

-Vaçagayev: Kuzey Kafkas dağlılarının tarihi vatanlarını terk ederek Osmanlı İmparatorluğu’na gidişi bir defalık bir iş değildir, bu süreç Kafkas savaşının bitiminden çok önce başlamıştı. Üstelik, savaşın bitiminden önce ve sonra gelenler tamamen farklı insan grupları idi. Bu işler nasıl oldu, bu karara varılmasına öncülük eden hadiseler neydi?

-Hatko: Ben bu konuyu anlamaya çalışırken ben olsam ne yapardım diye bakıyorum. Ama her halükârda, eğer devletin desteğini bekliyorsan, kendini muhacir olarak sunman gerekir. Bu nüfusu muhacir olarak damgalamak Osmanlı devletinin de çıkarına idi. Neden? Çünkü sultanın kendi halkına yeni gelenlere yer açmak gerektiğini, zor zamanlardan geçildiğini, İslam dünyasının hudutlarından yüzbinlerce insanın bize geldiğini bir şekilde açıklayabilmesi gerekiyordu. Bunlar savaş felaketine maruz kaldı, hastalıklar vesaire vesaire… Bunlara yardım etmemiz lazım, iman uğruna acı çektiler ve sen, Batı Anadolu’dan herhangi bir toprak sahibi veya sultan arazisinin bir kiracısı, Sayın Muhammed Bey, senin yer açman gerekiyor. Sen vergini, sultan hazinesine muntazam şekilde ödedin ama sana başka bir yer buluruz, haydi sen buradan göçüver. Senin yerine, mesela 2000 Abhaz muhaciri iskân edelim. Veyahut Çerkesleri ya da Çeçenleri… Bu nedenle sorunu değerlendirirken kullanacağımız bu kriter, duruma göre son derece değişkendir. Gerçekte, şüphesiz ki, büyük kısım, özellikle Batı Çerkesya’dan ve asıl ana kitlenin geldiği 1862-1864 yılları ve 1865 kışı ve ilkbaharında gelen muhacirler tabii ki savaştan kaçanlardır. Dini motivasyon sanki ikinci plandadır. Açıkçası insanlar çareyi kaçmakta bulmuşlardır.

 

-Vaçagayev: Sıklıkla göçün ana tezlerinden biri olarak, galip gelen Rusya’nın, asırlardır Müslüman dininde olan yerli halkı Hıristiyanlaştırma ihtimali dile getirilir. Bu risk ne kadar gerçekti?

-Hatko: Hıristiyanlaşma korkusunun olduğu kanaatinde değilim. Böyle bir şey görünmüyor. Bir uygulama olmuş. Maykop’ta çok ilginç bir mecmua basıldı, tarih fakültesinden bizim bir öğrencimiz, Ostapenko yayımladı, Kubanötesi bölgesinde kalan Adige ve Abazin halkına yönelik dini politikalara dair belgeleri kapsıyor. Bu iş orada teşvik edilmiş ve hatta böyle bir Hıristiyan misyonerlik denemesi de olmuş, köylerde okullar açılmış, ama o derece inatçı bir dirençle karşılanmış ki, hiçbir sonuç vermemiş. Ama çok az sayıda da olsa birkaç kişi Ortodoksluğa geçmiş.

Ama büyük bir askere alınma ve total olarak değerler sisteminin karşı tarafa benzemesi korkusu vardı.

Bu dönemde Kuzey Kafkasya sahalarındaki nüfusun büyük kısmı -hem Dağıstan (Özellikle Şamil’in imamlığının üssü olan bölgeler) ve Çeçenya ve Batı Çerkesya- özgür toplumlardı. Hatta günümüzde sosyal antropologlar bunları Antik Yunan tipinde polis olarak adlandırmayı öneriyorlar. Bunlar, demokratik olarak yönetilen halk meclisleri, halk mahkemeleri, halk jürileri, şeriat mahkemeleri olsa da, kapsamı itibariyle halk mahkemeleri idi. Seçim prensibi burada baskındır. Bu insanlar yaklaşık olarak 18. yy’ın ikinci yarısıyla 19. yy başlarında özgürlüğe kavuştular. Tam da şu seçimle karşı karşıya kaldıkları sırada: Rus Çarlığı’nın bu yayılmacılığına, güneye doğru ilerlemesine karşı şiddetli bir direniş mi gösterelim, yoksa fazla direnmeyelim mi? İşte tam bu noktada insanlar özgürlüğe kavuştular ve hak ve hukuk bakımından neredeyse eşitlendiler.

İmtiyazların yok olmadığı kesindir ama çok güçlü bir eşitlenme durumu olduğu şüphe götürmez.

Bölgelerin çoğunda ise tam bir eşitlenme cereyan etmiştir. İşte Şapsığlarda, Natuhaylarda bu yeminli aile temsilcilerinden oluşan ortak jürileri seçimle gelen insanlar yönetmektedir. Bunlar siyasi liderlerdir. Bunlar köken itibariyle hem eşraftan olabilir ve hem de eski bir serf olabilirler. Ama ana kitle işte böyle bir orta sınıftır. Bu bize gerçekten de Yunan polisini hatırlatıyor. Orada da böyle bir varlıklı nüfus, varlıklı köylüler, şehirliler siyasi istikameti belirlerlerdi. Ve bunlar düzenlerinin bozulmasını istemediler, bu olağanüstü direniş enerjisi buradan kaynaklanıyor.

Burada bir de şeriat akımı var. O da bir tabaka oluşturdu, bu süreci pekiştirdi ve uyarıcı rol oynadı, ideolojik olarak bütün bunları gerekçelendirdi. Ve işte bu eşitlikçi ruh hali de ortadaydı. Güya İslama göre şöyle olmalı, böyle olmalı havası vardı ve propagandacılar bunu kullandı, Osmanlı paşaları bunu kullandı. Gerektiğinde aristokratik bakış açısıyla, gerektiğinde halkçı bakış açısıyla…

-Vaçagayev: Nihayet, Kafkas savaşının sonuçlarının doğurduğu süreç başlıyor. Gitmek gerektiğine dair süreç… Halk artık buna hazırlanmıştır. Ama gerçekte bu göç nasıl cereyan etti? Yani görünürde bu bir organize operasyon gibi duruyor veya bizatihi Kuzey Kafkaslıların kendi inisiyatiflerinin sonucu muydu? Mesela Çeçen ve Oset göçünün lideri olarak Musa Kundukhov’u işaret ediyorlar. Kuzey Kafkasya’nın batı kısmında böyle bir şey var mıydı? Orada bu hareketi yöneten biri var mıydı veya insanları Karadeniz kıyılarına süpüren Rus makamları mı idi?

-Hatko: Batı Kafkasya ve Kafkasya’nın tümünde, göçten bahsederken olayı büyük resimde değerlendirmek lazım, hem teritoryal hem de kronolojik çerçevede. Teritoryal çerçeveye tabii Kırım’ı, Kırım Hanlığı’nı, Kırım Hanlığı’nınki de dahil olmak üzere Nogay nüfusunu dahil etmek lazım. Pek çok kaynakta “Çerkes Nogayları” diye bir adlandırma var, onlar göçe daha da önce başladılar. Teritoryal olarak bu büyük bir sahayı kapsıyor ve kronolojik olarak Kuzey Kafkas göçüne öncülük ediyor. Ve burada olay tabii ki, iki imparatorluğun kesişme noktasındaki büyük halk hareketleriyle bağlantılıdır. Yani anlaşılıyor ki, ilk muhacirler, eğer Çerkeslerden bahsedeceksek, Yermolov döneminin (Kafkas savaşının başlangıç döneminin çarlık generali.-Red.) Kabardey muhacirleri olan Hajretlerdir. Neden Hajretlere muhacir denmesin? Bunlar muhacirin ta kendisidir. Büyük sayılarla Çeçenya’ya göç ediyor ve bunların büyük kısmı, yaklaşık 60 köy, başlarında beyleri ve asilleriyle birlikte Batı Çerkesya’ya göç ediyorlar. Tarih, 1821-1825 aralığı.

Kabardeylerin bir kısmı Türkiye’ye ve hatta Mısır’a gitti. Sultan Hangirey bu konudan notlarında bahsediyor. Bu gerçekten de muhacerettir.

Ardından 1829 yılı. Eylül ayında Edirne Anlaşması imzalandıktan birkaç ay sonra, Osmanlı hükümeti Kubanötesi Adigelerine adam göndererek tüm arzu edenlerin Türkiye’ye göç edebileceğini ilan etti.

Birkaç yüz aile bundan faydalandı ve göç etti. Bu tarihten itibaren belgelerde Çerkeslerden bahsedilmeye başladığını görürüz: Samsun’da, Sinop’ta, İstanbul’da vs. yaşayan Çerkesler. Bunlar 19. yy’ın 30’lu yıllarında anavatanlarının askeri ve ticari ihtiyaçlarını tedarik etmeye çalışıyorlar. Ve 1847 yılında Kırım Prensi Kaplan Giray, Temirgoy prensi, göçe önderlik etti. Muhaceret deyimi kullanılmıyor ama şüphe yok ki bu, 2500 Temirgoylunun muhaceretidir.

Ardından Şamil geliyor, bu 1859 yılıdır. Ardından büyük Adige dalgası, 1862-1865 yılları arasında. Ardından bir duraklama geliyor. Hatta tam tersine, göç engelleniyor.

1872-1873 yıllarında Yekaterinodar kazasındaki Bjeduğların neredeyse hepsi Türkiye’ye göç etme yönünde oy kullandı. İstanbul’a bir heyet gönderildi, heyeti Sultan Abdülaziz’in annesi olan Valide Sultan Pertevniyal kabul etti. Kendisi aslen Kabardey idi ve İstanbul’daki Rus elçisinin bildirdiğine göre tüm Kafkaslılara yardım etmeyi görev biliyordu. Ve sonuçta sultanla olmasa da en azından başvezirle görüşebilmişlerdi ve sanki göçe onay verilmiş gibi idi.Ama işte bu dönemde Rus hükümeti bu göçün kesin olarak önüne geçti ve hatta bu hareketin elebaşıları ev hapsine alındı, Yeysk’e ve başka yerlere nakledildi. Bu dalgayı önlediler.

 

-Vaçagayev: Neden? Yerli halka karşı tutumlarını neden gözden geçirdiler ve göç etmek isteyenlere engel olmayı tercih ettiler?

-Hatko: Kuban yönetiminde zihniyet değişmişti ve tam aksi yönde bir fikir ortaya çıktı ama anlaşılan bu durum Rus-Türk ilişkileriyle, 1877-1878 yıllarında cereyan eden Rus-Türk savaşından sonra ortaya çıkan sempati ve antipati dalgalarıyla alakalı idi. Osmanlı yönetiminin tutumu da burada etkili olmuştu. Gösterdiği muvafakatın derecesi değişkendi, daha sonraları birtakım kotalar koymaya çalıştılar vs…

Daha sonra Kuban makamları tutum değiştirerek göçü teşvik etmeye karar verdiler ve Rusya Dışişleri Bakanlığı vasıtasıyla Türk hükümetinden 23-24 bin kişilik bir kota almayı başardılar. 19. yy’ın 80’li yılları idi. Ama Çerkesler artık karar değiştirmişlerdi. Çoğunlukla diyelim… Daha önce göç etmek isteyen herkes vazgeçmişti. Anlaşılan refah seviyesi biraz yükselmişti, yeni koşullara biraz uyum sağlamışlardı. Yerel makamlar, Labinsk kazası veya şubesi diyelim, çünkü idari birimlerin adları da değişiyordu, Maykop veya Yekaterinodar şubesinde vs. ne kadar uğraşsalar da karşılaştıkları durum her yerde aynı değildi. Ama bu kotayı hiç olmazsa 23 bine kadar doldurmak istiyorlardı lakin Adigeler bu rakamı yalnızca 9 binde tuttular. Bu, 1888-1890 yıllarındaki en büyük dalga idi. Ve nihayet tüm bu muhaceret hikâyesi 1900’lü yıllarda kesin olarak sona erdi. Eğer Kafkas savaşı boyunca ve savaş sonrası dönemini birlikte ele alırsak, bu hareketin içinde olanlar hem muhacirler, hem muhacir olmayanlar ve sosyoekonomik göçmenlerdir.

 

-Vaçagayev: Ama en büyük dalga herhalde 1862-1865 yılları arasında oldu?

-Hatko: Evet, evet. Adolf Berje’ye, arşiv belgelerine vs. göre 470 bin. İşte bu rakam, her yerde aşağı yukarı aynı çıkıyor, 470 bin. Ve Adige olmayan nüfusla -Nogaylar ve diğer etnik gruplar- beraber bu sayı 490-500 bine çıkıyor. Ama toplam Kuzey Kafkasyalı sayısını telaffuz etmekten çekinirim, zira her halükârda bu sayı telaffuz edilenin çok üzerinde olmalıdır.

Bakın, Kemal Karpat’a göre tüm Kuzey Kafkasyalı yoldaşlarımızı önce Anadolu’ya, imparatorluğun Asya tarafına değil, Balkanlar’a iskân etmişler. Kendisi Osmanlı İmparatorluğu istatistikleri konusunda çok büyük bir uzmandır, 1877-1878 Rus-Türk savaşı arifesinde Balkanlar’da 600 bin Kuzey Kafkasyalı olduğunu söylüyor.

İşte tüm bu Ürdün, Suriye grupları Balkanlar’dan gelenlerdir. Neden? Çünkü Anadolu’da artık yer kalmamıştı. Anadolu, Balkanlar gibi uzun süredir yerleşik nüfusa sahip istikrarlı bir alandı. Berlin Anlaşması uyarınca, Çerkeslerin (dolayısıyla tüm Kuzey Kafkasyalıların da) Rusya İmparatorluğu ve Yunanistan sınırlarına yakın yerlere iskân edilmesi yasaklanıyordu, böyle özel bir madde konmuştu. İşte Ürdün ve Suriye’deki bu büyük cemaatlerimiz bu şekilde oluştu.

 

-Vaçagayev: Çerkeslerin nereye ve kaç kişi olarak iskân edileceğine kim, nasıl karar veriyordu?

-Hatko: Henüz güçten düşmemiş Kafkasya’yı, o zaman kullanılan ifade ile bir an önce itaat altına almak gerekiyordu. Denizden harekât için elde imkân yoktu. Tüm gücü yoğunlaştırarak karadan bu bağımsız Çerkesya bölgesini boğma kararı alındı. Özellikle Şamil’den, 1859 Kasım’ından sonra, Abzehlerin, Şamil’in naibi Muhammed Emin’in sözünü dinleyerek teslim olmasından sonra.

İşte bir an önce bitirme düşüncesi ortadadır. General İvan Paskeyeviç (1826-1831 yılları arasında Müstakil Kafkas Kolordusu Başkomutanı, Feldmareşal) 1830 yılı civarında uygulanacak esas metodun, herhangi bir reformasyon programından önce itaat altına alma olduğu görüşündedir. Bu birinci şarttır. Ardından 3-4 yıl sonra 1834 civarında bir plan yapar. İşte insanları kitlesel olarak göçürme düşüncesi ilk defa burada dile getirilir. Şöyle bir üçgen önerir; diyelim ki Kuban kıyısındaki Olginskoye Kalesi’nden müstahkem hat boyunca düz bir çizgi üzerinden Gelencik’e kadar ve batıda Kuban ağzına kadar tarihi Natuhay toprakları… Yani denizle Kuban arasındaki arazi Gelencik’e kadar Natuhaylardan tamamen temizlenecekti. General Paskeyeviç işte böyle bir fikir üretti, ama bir süre sonra bu düşünce unutuldu.

Daha sonra, 1856 Kırım Savaşı’ndan sonra 1857 yılı için planlanan askeri harekâta dair çalışmalar sırasında Prens Aleksandr Baryatinskiy neredeyse Paskeyeviç’in kullandığı kelimelerle aynı fikri dile getirdi; yani Natuhay topraklarını Natuhaylardan temizlemek ve onların yerine Kazakları iskân etmek gerekirdi. Ayrıca bu mesele Kafkas Komisyonu Tutanakları arasında bulunan, daha sonra savaş bakanı olan Milyutin’e ait büyük bir belgede dile gelir. O dönemde Milyutin henüz Kafkasya’da bulunuyordu, ve doğuda Teberda Irmağı’ndan (Yani Karaçay’dan) Pşiş Irmağı’na kadar, yani bu Kubanötesi’nin tam ortası demektir, dağlarda hiçbir dağlı nüfusa tahammül edilemeyeceğini yazıyordu. Onları nereye göndereceğini yazmamış. Herhalde denize doğru itelemeyi, batıda şuraya buraya dağıtmayı kastediyordu.

Ve daha sonra bu gerçekleştirildi. Bu fikrin taraftarları esas olarak Aleksandr Baryatinskiy (1856-1962 yılları arasında Müstakil Kafkas Kolordusu Komutanı, daha sonra Kafkas Ordusu Başkomutanı) ve Piyade Generali Nikolay Yevdokimov idiler. Yeri gelmişken söyleyelim ki, çoğunluk bu fikre taraftar değildi. Tabii ki İmparator Aleksandr taraftardı, çünkü Aleksandr ve Mihail Nikolayeviç olmadan bu olay gerçekleşemezdi. Aleksandr, Prens Mihail Nikolayeviç, Prens Baryatinskiy, Kont Yevdokimov; işte bu tezi bizzat savunanlar bunlardı. Filipson bunların arasında değil. Çerkeslerle 30 yıl boyunca savaşan Filipson (piyade generali, Karadeniz Kazakları atamanı.-Red.), itaat altına alma modelinin kullanılması gerektiğini savunuyordu, işte Abzehler itaati kabul ettiler, iki yıl boyunca hiç savaşmadılar. 1859 Kasım’ından 1861 Kasım’ına kadar, hatta 1862 Mart’ına kadar. Ve çar geldiğinde, savaşmadıkları gibi, çarı karşıladılar da… Savaş yeniden başlamadan önce, eylülden 1862 Mart ayına kadar altı ay daha geçti.

Yani tüm bu dönem boyunca Şapsığlar, Ubıhlar savaştı. İşte onlar Abzehlere sitem ediyor ve onlara aldatıldıklarını söylüyorlardı, oysa Abzehler sorunun çözüldüğü konusundan çok emin idiler, çünkü Muhammed Emin’le birlikte kalabalık bir heyet olarak Tiflis’te karşılanmışlar, daha sonra hepsi Petersburg’a götürülmüş, orada Aleksandr anlaşmayı bizzat tasdik etmişti. Oysa bu, anlaşma bile değildi. Resmi olarak bu belge “itaati tanıma şartları” olarak adlandırılıyordu. Belgenin içinde aynen bir anlaşmada olduğu gibi gerekli tüm maddeler (15 kadar) mevcut idi, ama hepsi Filipson tarafından yazılmış idi. Tabii ki Abzehler tarafından yazılmamıştı. Ama Abzehler tüm maddeleri kabul ettiler. İmparator aynı insanlara şöyle dedi: “Arkadaşlar, şartlar değişti, iyisiniz, hoşsunuz, sizlerden çok memnunum da hepinizin düze inmesi gerekiyor.” Ardından, mart ayında Yevdokimov 20 bin kişilik bir kuvvetle Maykop’un biraz aşağısında, şimdi Hanskaya Köyü’nün olduğu, Hanskiy Mağarası denen yerde Belaya Irmağı’nı geçer ve 1863 yazına kadar bir buçuk yıl sürecek yoğun bir savaş başlar. Abzehlerin son savaşı… Dağlıların göçünden bahsederken işte tüm bu nüanslar hesaba katılmıyor.

 

-Vaçagayev: Zaur, Çerkeslerin bizatihi göçü nasıl gerçekleşti? Herhalde çoğunluk denizyolunu kullanmak zorunda kaldı, yurdunu terk eden Kuzeydoğulu dağlılar, Çeçenler, Osetler, Kabardeyler ve Dağıstanlılar gibi karadan yürüyemediler. Burada Çerkesler ve Abhazlar teknelerle gittiler.

-Kojev: Etkili olarak direnişin artık hiçbir şekilde mümkün olmadığı, Çerkesya’nın, Batı Kafkasya’nın fethinin birkaç yıllık bir mesele olduğu anlaşılınca, sahile yakın olan Çerkes grupları göç etmeye başladı. Ziraatla uğraştıkları arazilerinde sıkıştırılanlar, yani ilk göçmen grupları, daha 1860’lı yılların başında Osmanlı İmparatorluğu topraklarına gitmeye başladılar. Çerkes muhaceretini ulaşım araçları açısından herhalde birbirine eşit olmayan iki kısma bölmek mümkündür. Asıl kitle fiili olarak denize doğru itilen Batı Çerkesleridir. Bu, planlı bir politika idi. Halkı önce kuzeydeki tüm düzlükleri işgal ederek taciz ettiler, ardından da sahile iterek kıstırdılar ve sahilden Osmanlı İmparatorluğu’na gitmeye zorladılar. Taşıma araçları çok çeşitli idi. Hatta Rus hükümeti bu süreci hızlandırmak için yabancı gemiler bile kiraladı. Ve tüm bu göçmen akını Osmanlı İmparatorluğu’nun farklı noktalarına yürüdü, ama doğaldır ki ilk önce sahil şehirlerine çıktılar.

-Vaçagayev: Ve Batı Çerkeslerinin ana kitlesi denizyoluyla göç etti…

-Kojev: Hem Kafkas ordusunun kontrol ettiği noktalardan, mesela Novorossiysk, Anapa, Tuapse’den ve hem de Kafkas savaşının aktif fazının sonuna kadar, yani 1864 Mayıs’ına kadar henüz Rus orduları tarafından kontrol edilemeyen yerlerden yola çıktılar. Yani bu, sahilin bugünkü Büyük Soçi rayonuna tekabül ettiğini söyleyebileceğimiz kısmıdır. Muhacirlerin, göçmenlerin yüzde 90’ı denizyoluyla gitti. Çerkeslerin nispeten küçük bir kısmı, öncelikle de Kabardeyler -aynen Çeçen muhacirler gibi-Gürcistan üzerinden Asya Türkiye’sine göç ettiler.

Göçmenlerin göç araçları kendi gelecekleri için belirleyici oldu, çünkü asıl zenginliklerini vatanda yitirmişlerdi, bu topraktı. Menkul mallarını, yani canlı hayvanları satamadılar, çünkü etrafta satın alacak kimse yoktu. Varlıklar, fetih hukukuna göre el değiştirdi; ya ganimet olarak orduya kaldı veya yerlerine iskân edilen göçmenlere. Yalnızca karayoluyla Gürcistan üzerinden göç edenler varlıklarının hiç olmazsa bir kısmını koruyabildiler. Kabardeyler söz konusu olduğunda bu attır. Kabardey göçmenler için kendilerini besleyen, refahı sağlayan, ekonomik zenginliklerinin esasını teşkil eden asıl üretim sahası atçılıktır. Bu durum 20 yy’ın 50-60’lı yıllarına kadar, yani öncelikle Türk ordusuna at satabildikleri tarihlere kadar böyle devam etti. O tarihten sonra bu iş güncelliğini yitirdi.

Batı Çerkeslerine gelince; en fazla, yanlarına alabildikleri şeyler, bazı değerli eşya, silah, bazı ev eşyası idi. Tüm bu göçler son derece spontane cereyan ediyordu, kısa bir süre içinde yüzbinlerce insanın tüm güvenlik kurallarına riayet ederek, acele etmeden göç etmesi mümkün değildi. Taşıma araçları çok yetersizdi. Tüm görgü şahitleri, göçün tüm emniyet kuralları ihlal edilerek yürütüldüğü konusunda hemfikirdir. Teknelere kaldırabileceğinden fazla insan bindiriliyordu, dolayısıyla eğer varsa, para ve değerli silahtan başka büyük eşya yükleme imkânı yoktu. Yani bu insanlar, Osmanlı makamlarının gelecek göçmenleri nihai varış noktalarına sevk etmeden önce bir süre barındırmak için hazırladıkları kamplara, çoğu zaman hiçbir geçim vasıtasına sahip olmadan ulaşıyorlardı. Onlar, normal bir barınak vasfı taşımayan bu kamplarda günlerce, haftalarca, aylarca kalıyorlardı. Bundan dolayı göçmenler arasında bulaşıcı hastalıklar yayılıyordu. Türkiye’nin Karadeniz sahilindeki şehirlerde yani Trabzon, Sinop ve göçmenlerin ulaştığı diğer noktalarda bulunan Rus konsoloslarının değerlendirmelerine göre; buralardaki ölüm oranı çok yüksekti.

Toplam kayıplar onbinlerle ifade ediliyor, Osmanlı sahillerinde göçmenler arasında yayılan salgın hastalıklardan yaklaşık 120 bin kişi. Buraya ulaşan göçmenlerin çoğu zaten perişan haldeydi, çünkü Kafkas sahillerinde sıranın kendilerine gelmesini, çoğu zaman aynı şekilde hiçbir barınak vasfı taşımayan sığınmacı kamplarında uzun aylar boyunca bekliyorlardı, bazen sonbahar ve kış döneminde. Geçim imkânına sahip olmaksızın, hakkıyla ısınma, beslenme imkânından mahrum olarak doğaldır ki iyice zayıf düşüyorlardı. Göçün zahmetleri de onların yaşam direnci ve sağlığı üzerinde olumlu etki yaratmıyordu. Bundan dolayı hem Kafkas sahillerinde ve hem de Karadeniz’in Türk sahillerindeki tüm görgü tanıkları bu göç sırasında Çerkeslerin açlıktan, soğuktan, bulaşıcı hastalıklardan kitleler halinde öldüğüne şahit oldular.

Mesele şu ki, bu göçün boyutları Osmanlı hükümetinin beklentilerinin çok üzerinde oldu. Osmanlı hükümetinin bu devasa boyutlardaki göçmenleri aynı anda kabul edip, kendilerine biraz arazi verilebileceği yerlere muntazam olarak dağıtabilmek için sahip olduğu imkânların çok yetersiz olduğu görüldü. Üstelik tabiidir ki Osmanlı devletini yönetim kalitesi, altyapı imkânları bakımından 19. yy. ortalarının standartlarına gore yüksek organizasyon düzeyine sahip bir devlet olarak adlandırmak kolay olmasa gerek. Osmanlı’nın, bir hayli arkaik ekonomiye ve politik sisteme sahip olmasından kaynaklanan kendi dahili sorunları vardı. Ama Osmanlı hükümeti bu göçmenleri kabul etmek için elindeki tüm imkânı kullandı.

Zaten iki imparatorluk arasındaki -Rusya ve Osmanlı İmparatorluğu- Batı Kafkasya’dan gelecek tüm göçmenleri Osmanlı’nın kabul etmesini öngören bir anlaşma yapma isteği, Rusya tarafından geliyordu. Rusya, imparatorluk hükumetinin Batı Kafkasya’da hâkimiyet kurma yönündeki tüm çabalarına onyıllar boyunca inatçı bir direniş gösteren sadakatsiz bir nüfustan kurtulmak, boşalan yerleri imparatorluğa, imparatorluk hükümetine sadık, dindaş bir nüfusla iskân etmek arzusunda idi. Osmanlı İmparatorluğu için de bu göçmenleri kabul etmek, Osmanlı sultanının tüm müminlerin lideri olarak canını kurtarmak için kendisine sığınan dindaşlarını kabul etmekle yükümlü olduğu yönünde bir ideolojik kabulden kaynaklanır. Bunu da göz ardı etmeyelim. Diğer taraftan başka bir gerekçe de, Osmanlı hükümetinin kendisine çok sadık, askerliğe çok hazırlıklı, tarım konusunda oldukça deneyimli bir nüfusu alıp, onları, bu göçmenleri, sultana sadık nüfusa ihtiyaç duyulan yerlere, Kürtlerle, Araplarla, Ermenilerle, Slav nüfusla bir araya iskân ederek kendi dahili problemlerini çözme arzusu idi. Yani bu, hem Osmanlı ve hem de Rusya İmparatorluğu için karşılıklı olarak kârlı bir anlaşma idi. Ama, bu göçmenlerin Osmanlı İmparatorluğu’na kabulü konusundaki esas yükü, esas sorumluluğu Osmanlı İmparatorluğu üzerine aldı.

 

-Vaçagayev: Peki, Rusya’nın rolü ne idi? Hiç yardımcı oldu mu, en azından gemi konusunda?

-Kojev: Sığınmacılara yardım konusu Rusya İmparatorluğu için birincil, ikincil ve hatta üçüncül önemde bir konu değildi. Tabii ki onbinlerce insanın çektiği ıstıraba her gün şahit olan devlet memurları, diplomatik görevliler, Türk şehirlerindeki konsoloslar, herhalde vicdanlı insanlar olarak -tabii, vicdan ve diğerkamlık duygusuna sahip iseler- göçmenlerin acısını paylaşabilmiş ve imparatorluk makamlarına ya Batı Kafkasya’dan itilen bu sığınmacı akınını yavaşlatması veya bazı maddi yardımlarda bulunması ricasıyla başvurmuş olabilir. Ama zaten Rusya İmparatorluğu’nun kendi siyasi hâkimiyetini, siyasi tabiyetini dayatarak anavatanlarında bırakmayı arzulamadığı, Kafkasya’da istenmeyen bir unsur olarak gördüğü sığınmacılara yardım etmek devlet politikasının hedefleriyle çelişiyordu. Bu hedefler insan hayatını kurtarmaya veya kadınların, çocukların, yaşlıların çektiği ıstıraba yardımcı olmaya çalışan bazı tekil şahısların hedefleriye taban tabana zıt idi. Nihayetinde büyük siyaset yapılıyordu ve duygular, bazı memurların, bazı devlet adamlarının, üstelik hiç de o kadar yüksek bir sosyal tabakadan gelmeyen bu adamların şahsi duyguları bu konuda ciddi bir değişim yaratamadı.

 

-Vaçagayev: Osmanlı İmparatorluğu’na ulaştıktan sonra, tüm coğrafyaya iskân edilmeye başladıkları zaman… Yani toplu olarak kimilerini güneye, kimilerini batıya, doğuya, kimilerini Balkanlar’a ve daha öteye… Çerkesler yeni şartlara nasıl uyum sağladılar? Neticede sıfırdan başlamaları gerekiyordu.

-Kojev: Her şey yerel şartlara bağlı olarak çok değişkenlik gösteriyordu. İlk muhacir dalgası esas olarak kabaca yarı yarıya bölünmüştü. Kesin istatistikler elimde yok, bu konuda özel araştırmalar yapmak lazım, ama Osmanlı İmparatorluğu’nun Asya ve Avrupa vilayetleri arasında yarı yarıya. Ciddi sayıda Çerkes Balkanlar’a, Balkan Hıristiyanları arasına, Sırplar ve Bulgarlar arasına iskân edildi. Çerkeslerin terk ettiği topraklara, Kuban’da, Karadeniz sahilinde, Batı Kafkasya’da silah gücüyle, askeri güçle Çerkeslerden temizlenen topraklara Rusya İmparatorluğu’nun Kazakları iskân edildi. Osmanlı İmparatorluğu ise Çerkes muhacirlerini, Çerkes sığınmacıları Hıristiyanların, Slav nüfusun çoğunlukta olduğu bölgelere iskân etmeye, yani bu suretle imparatorluk hükümetine, sultan hükümetine sadık bir nüfus unsurunun yoğunluğunu artırmaya çalıştı.

Çerkesler, Rusya ve Osmanlı İmparatorluğu arasındaki bu global mücadelenin rehinesi durumuna düşmüşlerdi. Ve bir sonraki 1877-1878 Rus-Türk savaşı sırasında Çerkesler kendilerini tekrar Osmanlı İmparatorluğu ve Rusya İmparatorluğu arasındaki mücadelenin ortasında buldular. Fiili olarak onlar Osmanlı makamları tarafından muvazzaf Balkan ordusu saflarında maksimum düzeyde silah altına alınmışlardı ve savaşa aktif olarak katıldılar. Savaşın bitiminden sonra, Berlin Kongresi’nde kabul edilen barış anlaşmasına konan bir özel maddede Osmanlı İmparatorluğu’ndan Çerkesleri sürmesi, göçmenleri Balkanlar’dan kaldırması talep ediliyordu. Ve Çerkesler Balkanlar’da kök saldıkları, benimsedikleri toprakları bir kez daha toplu olarak terk etmek zorunda kaldı. Yani fiili olarak bir avuç insan dışında hepsi… Kosova Çerkesleri bölgesi, Kosova topraklarında kalmıştı; Yugoslavya’nın dağılmasından sonra bunlar Başkan Boris Yeltsin zamanında Adigey’e geri dönüş yaptılar. Çerkeslerin ana kitlesi ise bu defa Osmanlı İmparatorluğu’nun Anadolu ve Küçük Asya’daki Asya vilayetlerine ikinci defa iskân edildi.

Osmanlı İmparatorluğu, Çerkesleri imparatorluk arazisi üzerinde, büyük bölgeler oluşturmalarına, bir yerlerde özyönetim talebiyle bir çeşit milli örgütlenme odakları oluşturmalarına engel olacak şekilde eşit olarak iskân etmeye gayret etti. Çerkes göçmenlere tahsis edilen yerler her zaman eşit değerde değildi. Toprağın kalitesi, su kaynakları bakımından çok verimli yerler olduğu gibi, bitki örtüsü bakımından, diğer kaynaklar bakımından çok fakir topraklar, Çerkeslerin gelişinden önce kimsenin beğenip de yerleşmediği ve hak iddia etmediği, yalnızca mevsimlik otlak olarak kullanılan yerler de var. Ama Balkanlar’da, Mavera-i Ürdün’de, Çerkeslerin geldiği her yerde tüm görgü tanıkları bu insanların ziraat konusunda, yerli Kürtlerin, Arapların, Türklerinkinden hiç de geri kalmayan, hatta çoğu zaman onlardan ileri beceriler, teknikler getirdiklerini söylüyor. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Çerkeslerin ilk nesli büyük gayretler sayesinde kabul edilebilir bir refah seviyesine ulaşmıştı. Burada hiç şüphesiz Türk hükümetinin sağladığı bazı imtiyazların önemli katkısı olmuştur. Hükümet Çerkesleri imparatorluk hükümetine sadık, faydalı insanlar olarak görüyordu; ilk zamanlarda onlara, zamanla ayakları üzerinde durup ekonomik refaha kavuşacaklarını ve hükümetin sağladığı tüm imtiyazları telafi edecekleri umuduyla vergi ve zorunlu askerlik muafiyeti getiriyordu.

 

-Vaçagayev: Geldikleri yerlerde yerli halkla aralarında çatışma çıkıyor muydu? Başka türlü ifade edersek, Çerkeslerin yeni yerleştirildikleri yerlerde bazı yanlış anlamalar oluyor muydu? Çünkü buralar öteden beri Türkler, Kürtler, Araplarla meskûn idi.

-Kojev: Şüphesiz, toprak varlığı, su kaynakları, özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun Asya vilayetlerinde her zaman üzerinde paylaşım mücadelesi verilen varlıklardı, bu mücadele her zaman silahlı olmasa da en azından rekabet düzeyinde idi. Her zaman, toprak ve suya yeni talipler ortaya çıktığında şüphesizdir ki, eskiden beri buralarda yaşayan insanlar tepki gösteriyordu. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu’nu, tüm nüfusun aynı idari kurallara tabi olduğu merkezi bir devlet olarak görmemeliyiz. Suriye sahasında, Türkiye Kürdistan’ında muazzam sahalar fiili olarak Osmanlı hükümetinin doğrudan idaresinin dışında kalıyordu. Kürt, Arap, Bedevi, Dürzi kabileleri, geleneksel ortodoks Sünni İslam’ından çok farklı dini cemaatlarını kastediyoruz. Bunlar kendi şeyhleri, kabile önderleri tarafından yönetiliyorlardı, toprak ve su hukukuna dair kendi kanaatleri vardı ve Osmanlı hükümetinin talimatlarını kendileri için zorunlu saymıyorlardı. Bu nedenle Çerkeslerin çoğu zaman kendilerine Osmanlı hükümeti tarafından tahsis edilen toprağı elde silah savunmaları gerekiyordu. Zaten bu çatışmalar, yerel kavgalar Çerkes muhacirlerin tarihinde tüm bir devri kaplamaktadır.

Türk hükümeti, Osmanlı hükümeti, imkân bulduğu zaman Çerkesleri desteklemişti ama hükümetin kaynaklarının bu iş için yetersiz olduğu yerlerde, Çerkesler bu mücadeleyi kendi yardımlaşmalarına, beraberliklerine dayanarak yürüttüler. Ayrıca fiili olarak Çerkesler iskân edildikleri her yerde Osmanlı makamları tarafından aktif olarak askeri ve güvenlik teşkilatlarında görevlendiriliyorlardı. Bu sayede topraklarını savunmak için Çerkeslerin ellerinde imkân vardı.

 

-Vaçagayev: Muhaceretten söz edince, sizin için şahsen bu kelime bugün, 21. yy’da ne ifade ediyor?

-Kojev: Bence her Çerkes için, bilinçli bir Çerkes için muhaceret çok şahsi bir tarih, şahsi bir temadır. Benim sülalemin yarısı Kafkasya dışında yaşıyor. 1991 yılında Rusya demokrasisinin ilkbaharı döneminde, tüm perdeler kaldırıldığı zaman, iletişim imkânları önümüze açılmıştı ve insanlar Türkiye’den, Suriye’den, Ürdün’den, Çerkes diasporasının olduğu diğer yerlerden tarihi vatanlarını ziyaret etmeye başladılar, birbirimizi bulduk, o tarihten beri bu ilişki kopmadı. Görüşüyoruz, biz siyasi sınırlarla bölünmüş tek bir halkız.

Bu nedenle, Kafkas savaşının nihai aşamasındaki Çerkes sürgünü tarihi, bizim için akademik bir problem değildir. Bu, iki asır öncesinin problem, değildir; bu, halkımızın tüm fertlerini ilgilendiren çok canlı, yaşayan bir problemdir. Bir halk olarak kendi irademiz dışında dağıtıldık, unufak edildik, tarihi vatanımızdan kovulduk. Bizim için bazı şeyler öncelikli önemde. Birincisi, bu trajedi, ortak Rus tarihsel geçmişimizin bu problemi hiç olmazsa Rus kamu vicdanına malum olsun, Rusya’da bu konu hakkında bir şeyler bilinsin. Sadece Kızılderililer hakkında değil, Rusya İmparatorluğu’nun Kuzey Kafkasya’yı hangi metotlarla fethettiği hakkında da… Günümüzde çoğunluğu Rusya İmparatorluğu sınırları dışında yaşayan bir halk olarak Çerkeslerin kolayca Rusya vatandaşlığı edinme, isterlerse tarihi vatanlarına dönme hakkına sahip olacak şekilde hariçte yaşayan memlekettaşlar listesine alınması çok önemlidir. Bizim için, çeşitli ülkelerde yaşayan çeşitli Çerkes cemaatleri arasında her türlü müdahaleden azade, serbest ilişkilerin varlığı temel önemdedir; hem Rusya Federasyonu’nda hem de Türkiye’de, Suriye’de ve Ürdün’de. Çerkeslerin büyük devletlerin büyük politikasında piyon olmaması bizim için öncelikli önemdedir.

 

-Vaçagayev: Kuzey Kafkasya dağlılarının muhacereti Kuzey Kafkasya’daki demografik durumu çok ciddi olarak değiştirdi. Birçok halk yok olma sınırına geldi. Osmanlı İmparatorluğu’na göç edince, yeni vatanlarına uyum sağlamak ve eşit hakka sahip vatandaş olabilmeleri için onlarca yıl geçmesi gerekti. İlk dönemlerde Çerkesleri esas olarak savaşçı gibi algıladıkları için, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki adaptasyon sürecinin başlangıç döneminde bu husus temel dayanak noktası oldu.

Önceleri her şey ordu üzerinden, yeni iktidara sadakat, Osmanlı İmparatorluğu için ölmeye hazır olma hali üzerinden yürürken, daha sonraki tarihlerde, imparatorluğun geniş toprakları üzerinde onlarca bakan, hükümet başkanı, vilayet yöneticisi görüyoruz. Bu durum Çerkeslere, Çeçenlere, Dağıstanlılara ve Osetlere kendi ayakları üzerinde durma ve artık asker olma, orduya katılma seçenekleri dışında da imparatorluğun birçok faaliyet sahasında kendi yollarını bulma imkânı sağladı. Kendi emekleriyle Osmanlı İmparatorluğu halkına kendilerini kanıtlayan yazarlar, şairler, siyasetçiler, kültür adamları oldular.

Ama muhacirlerin torunları için önemli bir sorun var; anavatanları Kuzey Kafkasya’ya dönüş yollarında hâlâ engeller var. Bunların çoğu, tarihi vatanlarını Rusya Çerkeslerinin eşvatandaşları olarak ziyaret etmek isterlerdi ama bu sorun şimdilik tartışma aşamasındadır. (www.kavkazr.com)

 

Çeviri: Uğur Yağanoğlu

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here