Osetlerde kadim halk tıbbı ve geleneksel tedavi şekilleri – 2. Bölüm

0
486

Zabitı Jarbeg’in (Дзабиты Зарбег) Oset Halk Tıbbı (Ирон Адæмон Хостæ) kitabının Badı Muammer Tekin tarafından yapılan çevirisini yayımlamaya devam ediyoruz.


Oset hekimler, tüberküloza karşı yaptığı ilaçlarla başarılı oluyor, yaraları çabuk iyileştiriyor, gırtlakla ilgili hastalıkları tedavi ediyorlardı. Vücuttaki şişmiş bezeleri kolayca alıyorlardı. Çok şöhretli şifacılar yetişmişti. İlaç yapımında hayvanların iç organları, solucanlar, kurbağalar, böcekler, çeşitli hayvanların idrarları, her türlü ot ve çiçek kullanılıyordu. Sarı sabır otu ve özellikle soğan en çok başvurulan bitkilerdi. Usta hekimler dış görünüşlerinden otların yarayıp yaramadıklarını anlayabiliyorlardı. Sarılık hastalarına, sarı renkteki çiçeklerin suyu içiriliyordu. Ayrıca içine alabalık ve armut kabukları konmuş suya baktırıyorlardı. Su sarardığında, hastalığın suya geçtiği için sarardığı varsayılıyordu.

Vücudunda çıbanlar olanlara ve karın ağrısı çekenlere dikenli otların suları veriliyordu. Yaprakları kalp şeklinde olan bitkilerden kalp ilacı yapılırken, sarılık hastalarına, sarılıktan ölen hayvanların ciğeri yediriliyordu. Mide kanaması geçirenlere hayvanların temizlenmiş safra keseleri çiğnenmeden yutturuluyordu. Hekimler hastalıkların çaresini biliyor ve başarıyla tedavi ediyorlardı, fakat zaman zaman çıkan bulaşıcı hastalıklar konusunda aciz kalınabiliyordu. 1910 yılında Terek Nehri kenarlarında ikamet edenlerin %8’i yayılan bulaşıcı bir hastalık nedeniyle yok olmuştu.

Hekimler ilaçlarının yarısını çiçekler ve otlardan yapıyorlardı. Günümüzde dahi kalp ilaçlarının %80’i bitkilerden üretilmektedir.

Hekimler halk arasında büyük saygı görüyor, halk kendilerine kurtarıcı gözüyle bakıyordu. Hekimler yaptıklarının karşılığında para istemezken durumu iyi olanlar ödeme yaparlardı. Hazırladıkları ilaçların sırrını kimseye söylemeyen hekimler ölmeden yerine başka birini yetiştiriyordu. Osetlerde medikal kültürü eski çağlardan beri vardı. Arkeolojik çalışmalar ve çıkarılan materyaller de bunu kanıtlıyor.

Arkeoloji profesörü Textı Bargat çalıştığı Tli denilen bölgede 11. ve 12. yüzyıllara ait önemli materyaller buldu. Bulgulara göre ağır kafa darbelerinde kırıklar bakır tellerle tutturuluyordu. Vücudundan parçalar koparak ölenlerin parçalanıp ayrılan kısımları da aynı şekilde bakır teller yardımıyla dikildikten sonra ceset gömülüyordu. Parçaların vücuttan ayrı gömülmesi töreye aykırıydı.

Şifacı hekimler mesleklerine göre yara hekimleri, kemik hekimleri, kırık çıkıkçılar diye branşlara ayrılıyordu. Bunların yanında batıl inançları kullanan üfürükçüler, medyumlar, tükürük tedavicileri de çoktu. İç hastalıklarla ilgili ilaçlarda ayı eti kullanmak yaygın ve popülerdi. Hekimler ilaçlarına ve hastalıklara kendilerine özgü isimler veriyordu. İlaçlarda kullanılan otların belirli toplama tarihleri vardı. Zamanında toplanmayan bitkilerin şifa gücünü kaybettiği veya zayıfladığı düşünülüyordu.

 

 Nij (Низ) – Hastalık

Eski İran dilinde Naiza kelimesinden Osetçeye geçen “nij” hastalık demektir. Oset dilinde çok eskiden beri var olan bu kelimenin geçtiği bir hayli küfür ve beddua da mevcuttur: “İki kere hastalık da affetmez”, “Hastalık zaman tanımaz”, “Acı ve keder hastalık getirir”, “Hastalık götürsün seni”, “Hastalık yesin seni”, “Kötü hastalık görmeyesice”, “Tanrı’nın hastalığından uzak olasıca” gibi ve daha başkaları…

 

 Rınçın (Рынчыh)

“Rın” hastalık, problem demek. “Çın” ise “-lı”, “-la” takısıdır. Hasta anlamında kullanılır. Eskiden Oset dilinde “rınkın” veya “rıngın” seklinde kullanılırken zamanla K ve G harfleri Ç harfine dönüşmüştür. Günümüzde Güney Osetya’da “ferınçın”, “errınçın” şeklinde telaffuz edilen “hastalandı” kelimesi, Kuzey Osetya’da “şeyı” şeklinde, hastalandı, yatıyor anlamıyla kullanılmaktadır. İron diyalekti konuşanlar hastaneye “rınçındon” derken, Digoron diyalekti konuşanlar “şeygedon” demektedirler.

“Don” takısı iyelik zamiridir, aidiyet bildirir. Ağır, yatalak hastalara “vaton” deniyor: “Vat” oda, “-on” takısı da aidiyet zamiridir. Ölümcül hastalara “Tuxi kenı”, “can çekişiyor” deniyor. Veya aynı anlamda “Gijemar kenı” deniyor. Yatmayan hafif hastalara “Levge rınçın”, yani ayakta hasta deniyor. Başkasından alındığı düşünülen hastalık “Eftıd nij” diye adlandırılıyor.

Genelde geniş aile şeklinde yaşanan eski dönemde aile içinde yaşı biraz ilerlemiş tecrübeli kadınlardan birine hasta bakıcılığı görevi verilir ve başka hiçbir iş yaptırılmazdı.

Çaresiz hastalıklar “Fıd nij” siye adlandırılıyordu Bu kelime ile de çeşitli küfürler, beddualar oluştu. Osetçede ilaçların genel adı “hoş” (хос) olarak bilinir. Bu kelime ile de çeşitli deyimler, atasözleri vardır. “Eşek ilaç yapmaya gitti, kulaksız geri döndü”, “Hastanın ilacı moralidir” gibi…

İlaç yapan ustaların genel adı “xoşgeneg” iken günümüzde modern tıp bünyesinde yerini enternasyonel kelimelere bıraktı. Rusça “lekar” veya “doktor” gibi…

Hastalara, hastalığın türüne göre tapınaklarda kurbanlar kesilip dualar ediliyordu. Kurban kesilen tapınaklarda mum yakma kültürü de vardı. Mum yakılmazsa duaların kabul olmayacağına inanılırdı. Bu mumlu kurbanlardan sonra iyileşenlere “Mıdazı hoş” yani “Mumdan şifalı” deniyordu.

 

Baş ağrısı (Cæры низ) Şerı nij

“Şerı nij” diye tabir edilen, baş ağrılarının ortak ismi olan bir kelimedir. Şer kelimesi Oset diline İran dilinde “Şar”dan geçmiştir. Şar/şer, Oset dilinde de baş, kafa demektir. Baş dönmesi, baş problemlerinin en önemlilerinden biridir. Baş dönmesi yaşayan kişilere süt ile beraber yeni kesilmiş hayvan kanı karışımı içirilirdi. Baş dönme nedenlerinde biri olan kansızlık için de çeşitli ilaçlar yapılarak uygulanmıştır. Bu tip insanlara cüzi miktarda içki veriliyor, ciğer yediriliyordu. Demir içeren maden suları, üvez ve pelin otundan kaynatılarak yapılan sular, pelin otuna karıştırılmış elma suları veriliyordu. Yılan otunun kaynatılmış suyu içiriliyordu. Lahana ince ince doğranıp şekerle yediriliyordu. Kedi otu dallarının suyu içkiyle karıştırılıp içiriliyor, biber çekirdeklerini tuzlayarak sac üzerinde kavurup ekmeğe sürerek aç karnına yediriyorlardı. Isırganotu suyu içiriliyordu.

 

Tansiyon

Enseden hissedilen tansiyon nedenli ağrılar için, ense damarlarından birini delerek kan akıtılır ya da bacak damarlarından biri kanatılır. Böyle durumlarda kanın kirlendiği varsayılır ve kanın rengi değişene kadar kanatılır. Damarın delinen yerine sivri, ucu delinmiş boynuz konuyor ve boynuza akan kan, ucu sivriltilmiş bir çöple temizlenip temizlenmediği kontrol ediliyordu. Boynuzun bölgelere göre ismi değişiyordu. Şaşari, gotoşi, gotoş gibi isimleri vardı. Kanama için kesilen yerler balmumuyla kapatılıp bağlanıyordu. Ensede ağrı olsun olmasın, insanlar genelde kan kirlenmesine karşı enseden kan aldırıyorlardı. Günümüzde yapılan hacamat gibi. Tansiyon hastalarına kırmızı pancar suyu-bal karışımı içirilirdi. Yine pancar suyu, kuşburnu taneleriyle kaynatılıp bal ve elmayla karıştırılarak içirilirdi. Peynir yapımında çıkan suya mısır unu koyarak yediriliyor, porsuk yağı içiriliyordu. Porsuk yağını kanserli hastalara da veriyorlardı. İnce kıyılmış etlere soğan doğranıp pişirilerek bal eklenip aç karnına yediriliyordu. Bu yiyecek diz ağrılarında da öneriliyordu. Kekik çayı içiriliyordu. Kekik çayı şeker hastalarına da veriliyordu. Ormangülü çayı veriliyordu. Tuz çalısı yaprak çayı veriliyordu. Tuz çalısı yaprakları taneleriyle kaynatılarak mide ve kalp rahatsızlıklarında da kullanılıyordu. Tütün tohumu patates suyuna karıştırılıp veriliyordu. Zor içilen patates suyu iyice sulandırılarak içiriliyordu. Bir bardak ayçiçeğinin taneleri iki bardak suda kaynatılıp suyu içiriliyordu. Ekşitilmiş ayva yapraklarının suyu kekikle karıştırılıp içiriliyordu. Çobanperçemi ve sarımsaklı suyu iyi geliyordu. Alıç çayı veriliyordu, bu çay kalp hastalarına da veriliyordu. Fazla kanı olanlara muz ağacının orta yaprakları günde üç kez üçer adet yediriliyordu. Ihlamur çayı içiriliyordu. Kartopu çiçekleri yediriliyor, sarı kantaron suyu içiriliyordu. Tavşancılotu yediriliyor, yapraklarından yapılan çay içiriliyordu.

Tansiyon yükseldiğinde alın kısmına ıslak bez, kar veya buz konuyordu. Ballıbaba çiçekleri kurutularak böbrek ilacı yapımında kullanılıyordu. Ayrıca ürik asit yükselmesi ve kan kaybı için ilaç yapımında da başvuruluyordu. Kan basıncının düşmesi ve yaraların tedavisi için tüy otlarından istifade ediliyordu. Avcı otundan kalp, sarılık, kızamık, hemoroit için ilaç yapılıyordu. Kan basıncı için siyah üvez otu kullanılıyor, turşuya da konuyordu. Halk arasında geceler, püre, çekem gibi adları olan ökseotu tohumlarından bir bardak, üç litre suda kaynatılarak diz ağrılarında iyi gelen suyu tansiyon hastalarına içirilirdi. Osetçe adı “karkı kağ” (каркы къах) olan bu asalak bitki devamlı yeşildir ve ağaçlara sarılarak yaşar. Tansiyon hastalarına ve yaralara beyaz nilüferin kaynatılan suyu da iyi geliyordu. Lahana yaprakları çiğ vaziyette tansiyon yüksekliğinde hastanın alnına konarak tansiyonun düşürülmesi sağlanıyordu. Lahana yaraların üzerine konarak iltihaplanmayı da önlemek için kullanılıyordu. Lahana dişetlerinin güçlenmesi için de öneriliyordu. Hardalotu naneyle kaynatılarak başa sürülüyor ve baş ağrıları giderilmeye çalışılıyordu.

Alnın üstüne ağrılara karşı sıcak tuz konuyordu. Yine baş ağrılarında ayı kafası yağı veya canlı yeşil kurbağa alın kısmına bağlanarak ağrı giderilmeye çalışılıyordu. Kurbağa ölmeden çıkarılmazdı. Sarımsak ezmesi tuz ile karıştırılıp alın kısmına bağlanıyordu. Peynir suyu ile başı yıkamak ağrı gidericiydi. Peynir suyu ile ateşli hastalara banyo yaptırılıyordu. Baş ağrırken kulakları çıtlayana kadar yana çekmek ağrıları hafifletiyordu.

 

Alnın ağrısı (Ных низ) Nıx Nij, migren

Nıx nij adıyla bilinen migrenin Güney Osetya’daki adı “şaçiçi”dir (сачичи). Migren ağrıları için daha çok medyum ve üfürükçülere gidiliyordu. Üfürükçüler anlamsız, tuhaf şeyler yazdıkları kâğıtları tuz ile beraber hastanın alın kısmına bağlıyor ve sargıyı çıkardıktan sonra kâğıdı açıp okumamaları, ateşe atmaları tembih ediliyordu. “Okunursa bir daha faydasını göremezsiniz” deniyordu. Bazı meraklı insanlar açıp bakıyor ve anlamsız kelimeleri görerek üçkâğıda geldiklerini anlıyorlardı. Kâğıtlara genellikle “rike, mike, sane base, jaren baden, hide, side” gibi anlamsız kelimeler yazılıyordu. Aslında baş ağrısını hafifleten tuz oluyor ama kâğıttaki yazılar kutsal dini şeylermiş anlamı veriliyordu.

 

Unutkanlık (Рохкæнаг)

Unutkanlık her yerde olduğu gibi yaygın bir hastalıktı. İleride unutkan olmasınlar diyerek gençlere yabani meyveler, özellikle de rastenye tohumları yemeleri tavsiye edilirdi. Yanık ekmek, altı tutmuş yemekleri yemek unutkanlığı artırıyor diye yemiyorlardı. Yanık kokusu veren içkiler de içilmezdi. Unutkan kişilere bayat bal yediriliyor, üvez yapraklarının kaynatılmasından elde edilen sular içiriliyordu. Paça ve alliyum çiçeğinin de suyu içiriliyordu.

 

Burun kanamaları (Фындзы туг калд) Fınzı tug kald

Burun kanamalarında enseye buz, ıslak bez gibi soğuk şeyler konuyordu. Isırganotunun çiçekleri gölgede kurutulup toz haline getirildikten sonra burna çektiriliyordu. Yine, geyik boynuzu rendelenerek çıkan toz burna çekiliyordu. Bu işlem günde üç kez tekrarlanıyordu. Ayrıca bez yakarak dumanını buruna çektiriyorlardı.

 

Sinüzit (Рондз низ) – Gonzi (Гондзи)

Sinüzit hastalarının yüzlerinde oluşan iltihaplar şırınga tipi emici aletlerle çekilerek alınıyordu. Bu hastalığın adı bölgelere göre değişiyordu. Çeşitli otlardan yapılan ilaçların kokularını burna çektirerek iltihabın akması sağlanıyordu. Mürver çiçeğinin kaynatılan sıcak suyu iyi bir yumuşatıcıydı. Çiğdem çiçeği de ilkbaharda toplanarak kurutuluyor, sonra da ufalanarak burna çekiliyordu. Mürver ve çiğdem çiçeklerinin kaynatılmış sıcak buharını burna çekmek en çok kullanılan yöntemdi.

 

Saç kepeği (Кенк) Kenk

Saçlar, kepeğe karşı korunması için peynir altı suyu, yağmur suyu ve köpüğü gibi sularla yıkanıyordu. Kaynatılmış sarımsak suyu, dulavratotu, huş, yalancı iğde sularıyla saçların yıkanması tavsiye ediliyordu. Saçları bu sularla yıkadıktan sonra kuruyana kadar sarmak gerekiyordu; böylece saçlar parlak ve yumuşak kalıyordu.

 

Saç dökülmesi (Хъуынтæ згъалын) Gunte ıjğalın

Kadınların yüz kısımlarında oluşan tüylerden kurtulmak için çeşitli çarelere başvuruluyordu. Tüylerden kurtulmak için yüzlerine güvercin veya karga yağı sürüyorlardı. Keçi safrası amonyak ile karıştırılıp yüze sürülüyordu. Şeytanotu da denilen “datura” bitkisinden 160 gr. dallarıyla birlikte 1 litre suda kaynatılarak suyu kıllı bölgelere uygulanıyordu. Yeşil ceviz ortadan yarılarak yüze sürülüyordu. İlkbaharda ağaçlara su yürüyünce fındık dalları kesilip suları bir kaba damlatılıyor, içine porsuk yağı, keçi safrası ve sirke katılarak bir hafta serin ve karanlık yerde bekletilerek yüzlerine sürüyorlardı.

 

Kan temizleme (Туг уырс кæнын) Tug vurş kenın

Kan temizleme için 200 gr. darı 1 litre suda kaynatılarak suyu sürekli içilirdi. Kaynatılan sarı kantaron çiçeğinin suyu da içiriliyordu.

 

Saçkıran (Хъисхор) Qişxor

Özellikle kadınlar saçları uçlarından itibaren sararıp dökülmeye başlayınca, saçlarını inek idrarı ve köpürmüş yağmur sularıyla yıkıyorlardı. Saçlar bu sayede daha parlak görünürdü.

 

Güzelleşme (Рæсугъд kæнын) Reşuğd kenın

Genelde vücutları güzel olan Oset kadınları, eskilerin zor ve meşakkatli yaşam tarzına rağmen yüz güzelliklerine önem veriyor ve daha güzel görünmek için çareler arıyorlardı. Kadınlar akşamları yatmadan önce yüzlerini yağı alınmamış inek sütü veya keçi sütüyle yıkıyorlardı. Restenye ve süpürge tohumlarının kaynatılmış sularıyla da yüzlerini yıkıyorlardı.

 

Göz hastalıkları (Цæсты hизтæ) Tseşt nijte

Göz hastalıkları göz iltihabı, egzama, arpacık gibi üç bölümde ele alınıyor (уазæг, уыдырны, кæрзæвæг); vajeg, vıdırnı, kerjeveg gibi isimlerle tanımlanıp tedavi ediliyordu. Göz problemi olan için kocası başkası tarafından öldürülmüş dul ve çirkin bir kadının parmağına sıkıca iplik bağlanıyor ve parmağın siyahlaşıp kan oturması sağlanıyordu. Sonra parmağı delerek kanı hasta göze damlatılıyordu. Ayrıca “Kan oturmuş gözü ilk görenin yıkaması faydalı ve tedavi edicidir” anlayışı hâkimdi. Hasta göz soğuk suyla yıkanırdı. Gözün içine dilini sokarak temizleme gibi tedavi şekilleri de vardı. Diliyle göz temizleyenlerin tükürüklerinin şifalı olduğu zannediliyordu. Arpacık çıkan göze pişirilmiş arpa tanelerini sıcakken bağlayarak arpacığın olgunlaşıp patlaması sağlanırdı. Çok sık ağrıyan göze kulak içi kiri sürülürdü. Yine insanın kendi tükürüğüyle pansuman yapılırdı. Huş bitkisi çiçeği, ayçiçeği gibi bitkilerden elde edilen bitkisel ilaçlar sürülürdü. Solucan üzerine tuz dökülüyor, ölen solucandan çıkan suyla pansuman yapılıyordu. Erkek sığır organı, dişi sığır rahmi işkembeyle kaynatılır ve buharı göze tutulurdu. Enseden kan akıtılıyordu. Ihlamur çayı pansumanı, demli çay pansumanı, içine tavuk dışkısı konmuş su pansumanı gibi tedaviler uygulanıyordu. Göz yorgunluğu için taze ısırgan yaprakları yediriliyordu. Gözlerin iyi görmesi için balık ve yabanmersini yenmesi tavsiye ediliyordu. Göz ağrısı çekenlere tavuk budu ve boyun kısmı yedirilmiyordu. Özellikle arpacık ilacı hububattan yapıldığı için, tavuklar da hububat taneleriyle beslendiği için, inanışa göre etkisini azaltırdı. İğneye geçirilen kırmızı iplik hastanın mendiline takılıyordu. Hastalığın başkalarına geçmemesi için parmaklarına iplik bağlanıyordu. Akne denilen sivilceli hastalığı olanların gözlerine dereotunun suyu damlatılıyordu. (Devam edecek)

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here