Bağlılık savaşında duyguları yaratmak

0
148

Otoriter ve totaliter iktidarlar, yönetimlerini daimi kılmak için her zaman çok yönlü planlar yapmak zorunda hissediyorlar kendilerini. Çoğunlukla şeytani planlar bunlar ve yıldırma, yalan, baskı, manipülasyon, her halükârda destekleyecek yandaş ve yardakçılara ulufe dağıtımı, sürekli istihbarat gibi çok geniş bir yelpazeye yayılan teknikleri içeriyor… 

Ama işin önemli tarafı galiba psikolojik boyut… Ve bu psikolojik boyutu sağlayan en önemli araçlardan biri propaganda kanallarının (“Propaganda Bakanlığı” ya da “İletişim Bakanlığı” gibi isimler altında çalışan devlet kurumlarının) izdüşümü olarak medya organları ve medyada totaliter yönetimin, liderin gölgesi gibi konumlandırılan “kanaat yayıcıları”…  

Psikolojik bir hali “yayma” işlevini yürüten gazeteciler ve köşe yazarlarının işlevi çok önemli… Çünkü her ne kadar herkesi ikna etme gibi güce ve kapasiteye sahip olmasalar da, bunlar ortalık yerde, kamusal alanda, kahve köşelerinde, sokaklarda onları izleyen insanların ellerinde malzeme olarak tutuşturulacak hamaset malzemesi yanı sıra, muhalefet hakkında yalan haber, tezvirat, aşağılayıcı anekdotlar, irili ufaklı komplo söylentileri, dedikodular üreterek, “hakim bir söylemi” sürekli kılmak, izleyenlere “savaş malzemesi” ya da “cephane” vermek gibi bir işleve sahipler…  

Çünkü totaliter yapılar için her şey bir savaş vesilesi… Her şey kazanmak ve kaybetmek ikilemi içinde yer alıyor. Gerekirse, her türlü ahlaksızlığa da, iktidarı korumak için meşruiyet zemini üretilebiliyor. Dine, milliyete, ulu tarihe, ulu kırmızı ya da yeşil kitaba uydurularak, “Aslolan iktidarı korumaksa, ahlaksızlık da meşrudur” türünden kutsal sözler yaygınlaştırma kanallarına sokulabiliyor. Burada mühim olan totaliter yapının altında hâlâ taşıyıcı olarak bulunan kitlelere “duygusal” dayanak sağlamaktır… 

Yani aslolan bir duygu ortamını yaratmak; heyecanlarla, taraftarlarla, korkularla, hınçlarla, düşmana yöneltilen öfkeyle bir duygudaşlık kimliği yaratmaktır…  

Daha önce de bahsetmiştim sanırım ama Netflix’te izlediğim “Zorba nasıl olunur?” adlı bir belgeselin bir kısmına burada biraz daha ayrıntılı olarak yer vermek istiyorum. Dizinin 2. bölümünde duyguların nasıl inşa edildiğini, nasıl kolayca düşman kategorisine girildiğini ve aynı zamanda düşman olmamak için, “içeride” durmak için nasıl olağanüstü bir duygusal çaba harcandığını çok güzel anlatan bir bölüm bu… 

 

“Şanlı liderimiz, beni sev, beni cezalandırma, her şeyi yapmaya hazırım!” 

Özellikle Saddam Hüseyin’e odaklanan bu bölümün metninden bazı alıntıları aktarmak istiyorum… 

“İktidarda olmak için her an tetikte olmak gerekir. 

Rakip olma ihtimali olan herkesi temizlemek gerekir. En yakın müttefikler dahil. 

Uzun yürüyüşte Mao’nun yanında olan bütün generaller öldü. 

Stalin’in, Castro’nunkiler de dahil. 

Ama Saddam’ınki en sürprizli olanıydı. 

22 Temmuz 1979, iktidara gelişinin altıncı günü… 

Kendisine yönetimi El-Bekir’den tehdit ve darbeyle almasından hoşnut olmayanlar olduğuna dair bir bilgi verildi. 

Bunun üzerine, Saddam bütün Baas partisi üyelerini, meclis salonuna çağırıyor ve purosu ağzında “burada benim liderliğime karşı çıkanlar, komplo hayalleri kuranlar varmış’ diyor.  

Baas’ın önce gelenlerinden ve sahneye davet edilen Maşadi ezberlenmiş bir konuşma yapmaya başlıyor. Saddam’a ve Baas yönetimine bir komplo ve darbe planlandığını ‘itiraf ediyor’. 

Ancak bu yalandı; Maşadi işkence görmüştü. Saddam, Maşadi’nin karısını ve çocuklarını hapishaneye getirtip, seçim yapmasını istemişti: Gardiyanların karısına ve çocuklarına tecavüz edip öldürmelerini seyretmek ya da ‘itiraf etmek’ ikileminde bir seçim…  

O karşılaşmada Maşadi ikinci şıkkı seçmişti; mecliste tek tek isim okumaya başladı. Bu isimler darbede onun ‘suç ortakları olan komploculardı’. 

Sonra sivil kıyafetli bir polis, ismi okunanları teker teker salondan çıkarmaya başladı.” 

İşte tam bu aşamada ekrana gelen görüntüler, belgeselin en can alıcı kısmını oluşturuyor… 

Hayal etmeye çalışın; o salondasınız… Ağzında purosuyla, o salona hâkim olduğu çok belli olan bir adamın kontrol ettiği kürsüdeki adam her an “hainler” listesinde sizin de isminizi okuyabilir. Siz bir komploya karışmamış olsanız bile, lider hakkında aklınızdan geçmiş kötü bir söz ya da parti koridorlarında dile gelmiş hafif bir serzeniş her şeyin sonunu getirebilir. İnşa ederken teslim olduğunuz lider, sizi tam anlamıyla kurbanlar ya da atıklar sınıfına itebilir…. 

İşte o meclisteki adamların bazıları göz yaşları içinde “lütfen yapma!” diye bağırırken, başkaları bir sahte sadakat gösterisine girişiyorlar, “Partimiz çok yaşa!”, “Saddam Hüseyin çok yaşa!” diye bağırıyorlardı. 

Çünkü Saddam zaten neler yapabileceğini o zamana kadar göstermişti. O meclis gününe gelene kadar nelere kadir olduğunu ispatlamıştı. Devlet makinasının bütün olanaklarıyla, basın yayın organlarıyla, tapılacak gücü hakkında yeteri kadar ipucu vermişti. Hatta bu gücün inşasına bizzat o mecliste yer alanlar katkıda bulunmuşlardı. Ve şimdi onlar diktatöre topluca itiraz ve isyan etmek yerine, güç karşısındaki hayranlık ve korkuyla dolu duygusal kimlikleriyle esir olmuşlardı bile… 

Meclis koltuklarına sinmiş inanılmaz bir korku vardı. Her an adlarının okunabileceğini düşünen adamların gözlerindeki korku neredeyse elle tutulabilecek kadar net biçimde görülebiliyordu. 

“Toplantı salonunun dışına alınanlardan 20’si hemen idam edildi. Gerisi hapse gönderildi. Onlar şanslı olduklarını sandılar. Ta ki infazı bizzat kendileri tarafından gerçekleştirmeye zorlanana kadar… 

O toplantının videosu her yere gönderildi, yurtdışındaki elçilikler dahil. 

Mesaj açıktı: Rejimlerine ve liderlerine ihanet edenlere ne olacağını görün. Sonları işte böyle olur.” 

Saddam bu ve benzeri tekniklerle inanılmaz bir korku imparatorluğu kurmuştu. Benzeri olan bir çok totaliter rejimin yönetim makinasında olduğu gibi, tehlikeleri savuşturmak için her yerde olmanın yollarını inşa etmişti… Acımasız bir gizli polis ve istihbarat ağı vasıtasıyla sıradan insanların ve hemen etrafındaki adamların korku eşliğinde duygularını inşa etmişti.  

Hem korku hem hayranlık… Gazabından korkmak ve korkarken, affedilmeyi, sevilmeyi beklemek… 

Aslında, yaratılan felaketten bir miktar mesafe alıp, dışarıdan bakınca, insanların “sırat köprüsü” gibi bir yerde ölüm ve yaşam arasında çok ama çok güçlü duygular beslemesini sağlayan bu inşa süreci, bu yüzden “muhteşem bir organizasyon” değil mi? 

Önceki İçerikVefat: Ğumarko Osman Ömür
Sonraki İçerik‘Bir Resmin Öyküsü’
Ferhat Kentel
Son olarak, kapatılan İstanbul Şehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi olan Ferhat Kentel 1981’de ODTÜ’de işletmecilik lisans eğitimini tamamladıktan sonra 1983’te Ankara Üniversitesi SBF’den yüksek lisans ve 1989’da Paris, Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales (EHESS)’den sosyoloji doktora derecesi aldı. 1990-1999 arasında Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu Yönetimi Bölümü’nde, 2001-2010 arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalıştı. Fransa’da Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales (EHESS)’de ve Université de Paris I’de çeşitli dönemlerde misafir öğretim üyesi ve araştırmacı olarak bulundu. Türkiye’de ve yurtdışında çeşitli kitap ve dergilerde modernite, gündelik hayat, yeni sosyal hareketler, din, İslâmi hareketler, aydınlar, etnik cemaatler üzerine makaleleri yayımlandı. Yayınlanmış araştırma ve kitapları şunlardır: Ermenistan ve Türkiye Vatandaşları. Karşılıklı Algılama ve Diyalog Projesi (Gevorg Poghosyan ile birlikte), TESEV, İstanbul, 2005; Euro-Türkler: Türkiye ile Avrupa Birliği Arasında Köprü mü Engel mi? (Ayhan Kaya ile birlikte) İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları, İstanbul, 2005; Milletin bölünmez bütünlüğü: Demokratikleşme sürecinde parçalayan milliyetçilik(ler) (Meltem Ahıska ve Fırat Genç ile birlikte), TESEV, İstanbul, 2007; Belgian-Turks: A Bridge, or a Breach, between Turkey and the European Union? (Ayhan Kaya ile birlikte), King Baudoin Foundation, Brüksel, 2007; Ehlileşmemek, düzleşmemek, direnmek, (Söyleşi: Esra Elmas), Hayykitap, İstanbul, 2008, Türkiye’de Ermeniler. Cemaat-Birey-Yurttaş (Füsun Üstel, Günay Göksu Özdoğan, Karin Karakaşlı ile birlikte), İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları, İstanbul, 2009; Yeni Bir Dil - Yeni bir Toplum, (Söyleşi: M.Talha Çiçek, Gülçin Tunalı Koç), Bilsam yay., Malatya, 2012; “Kır Mekânının Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Dönüşümü: Modernleşen ve Kaybolan Geleneksel Mekânlar ve Anlamlar” (Murat Öztürk ile birlikte), TÜBİTAK araştırması, 2017.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here