Modernliğin krizi ve umudun yeniden inşası

0
201

Seçimlere doğru giderken, derin hesap kitapları olan bir zümre, İstiklal Caddesi’nin ortasında bomba patlattı. Failler altı kişiyi öldürdüler, onlarca insanın yaralanmasına neden oldular. Önümüze “zanlı” diye sunulan ve muhtemelen neye alet olduğunu bile bilmeyen bir kişiyi bir kenara bırakırsak, bombayı patlattıranların derin hesabında, kuşkusuz derin bir güvensizlik ve çatışmacı bir atmosfer yaratmak olduğunu görmek herhalde çok zor olmaz. 

Bu bombanın, Türkiye toplumunda çok uzun zamandır üretilen, üreyen kutuplaşma dinamikleri ile doğrudan ilgili bir operasyonun parçası olduğunu görmek de çok zor değil kuşkusuz. 

Çatışmalar üzerine kurulmuş, çatışmalardan beslenen bir zihniyetin hâkim olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Ulusun inşa tarzından başlayıp, sosyalizasyon süreçlerimize, eğitim sistemimize, siyasal pratiklerimize, toplumsal hafızamıza uzanan birçok alanda çatışmanın izlerini, çatışma potansiyelini, çatışmacı bir mantığı görmemek mümkün değil. Adeta sürekli içtiğimiz bir su bizi hasta ediyor, sürekli bir kısırdöngünün içinde gibiyiz. Aslına bakılırsa, belli ki, bu bir kader değil; “fıtratımızda” böyle bir yazı yok. Çünkü zaman zaman da olsa bu kısırdöngünün dışına çıktığımız dönemler oluyor. O dönemlerde muhteşem bir iyimserlik hâkim oluyor topluma; en düşman bilinenlerin bile “meğer o kadar da kötü insanlar olmadığını” fark ediyoruz. 

Ancak sınıflı, hiyerarşik, çok büyük güç farklılaşmalarının olduğu bir toplumdayız ve toplam gücün aslan payına sahip olanların o zapt edilemez ve açgözlü, daha çok sahip olma arzuları ile eklemledikleri şiddet dili bu barış dönemlerini kısa sürede sona erdiriyor. Ve tekrar evden trafiğe, okuldan işyerlerine, siyasetten medyaya kadar her alanda gergin söz dalaşından kanlı bıçaklı kavgalara, kadın cinayetlerine, toplu linçlere uzanan bir yelpazede çatışmacı kısırdöngünün içine tekrar giriyoruz. 

  

Yapısal, konjonktürel, yerel, küresel? 

Bütün bu iniş ve çıkışlar içinde, insanı çok kolay ikna eden yorumlar ortalığı ele geçiriyor: “Böyle gelmiş, böyle gider”, “Türkler böyledir”, “Yabancı güçler bizi bölüyor” vb. Yani eskiyi andıran gelişmeler gündem geldikçe sorunların “yapısal” olduğuna ya da “bizim özelliğimiz” olduğuna dair güçlü bir kanı oluşabiliyor. İnişlerin bazen derinliğinden ötürü, çıkışları göremez hale gelebiliyoruz. Ve evet, bir devamlılık ya da kendini tekrar eden, inatçı bir gerilim hali var ama bu gerilimi anlamak için, toplumu oluşturan insanların yaşadıkları hikâyeleri anlamaya çalışmakta yarar var.  

Bu gerilimin Türkiye’ye çok özgü veçheleri var. Bu veçheleri anlamak için, bu köşede çeşitli zamanlarda, Türkiye toplumunun yaşadığı ağır travmalara, güvensizlik üzerine kurulu bir tarih ve eğitim sosyalizasyonuna, dolayısıyla gerilimlere, kutuplaşmalara ve çatışmalara değinmeye çalıştım. 

Ancak, bu hallere biraz daha mesafe almak, Türkiye’yi de içine alacak şekilde genele bakmak da belki zihin açıcı olabilir. Kuşaktan kuşağa gerilimlerin nedenlerinde farklılaşmalar olsa da, içinde bulunduğumuz dönem çok ciddi kırılmalara ve yapısal dönüşümlere sahne oluyor ve daha da olacak gibi görünüyor. Çünkü öncelikle ulus-devlet hâlâ güçlü bir kurum gibi görünse de, çok tutarlı görünen, bir paket olarak inşa olan idealleri, projeleri ve umutları gerçekleşmiş gibi görünmüyor. Modernleşmenin, seküler milliyetçiliğin vaat ettiği refah ve eşit, özgür dünya gerçekleşmedi. 20. yüzyılın eşiğinde ortaya çıkmış ruh hali, 21. yüzyılda çok derin adaletsizlikler karşısında dünyanın “Güney” ya da “Doğu”sunda hüsrana dönüştü. Neoliberal ideolojinin egemenliği altında, bir zamanlar bizzat gene modern toplumun üretmiş olduğu işçi sınıfı gibi sosyal aktörler derin bir krize girdi.  

Aslında “kriz”, tepeden tırnağa bir kriz olarak adlandırılabilir. Devletin, ulusun, milliyetçiliğin, merkeziyetçiliğin, sekülarizmin ve hatta sekülarizmi krize sokmuş gibi görünen dinin bile krizinden bahsedilebilir. Tabii ki, bunların hepsi, standart olarak kendilerine ait değilmiş gibi görünen kaynaklardan beslenme yolları buldu. Mesela milliyetçilik çok daha fazla dine, din çok daha fazla seküler ideolojilere yaslanır oldu.  

Bu arada unutmamak lazım; kapitalizmin derinlerde işleyen bir krizi vardır belki; içinde yaşadığımız dönemde sınıf meselesinin giderek tekrar öne çıkması kapitalizmin giderek daha da çok sorgulandığının işareti de olabilir. Ancak dünya ölçeğinde, piramidin en tepesindeki mutlu azınlığın toplam gelirden ya da refahtan aldığı pay giderek artıyor. Yani en tepedeki bu küçük azınlığın krizde olduğunu söylemek çok zor. 

  

Modernliğin nefesi kesilen umudu

20. yüzyıl modernleşmenin tarihi çok çeşitli mercekler altında okunabilir. Ama bir açıdan bakıldığında, modernliğin daha önceki yapıları bir bakıma “askıya aldığından” bahsedebiliriz. 20. yüzyıla yaklaşırken kapitalizmin, paranın, yeni sınıfların ve yeni sınıflar arasındaki güç ilişkilerinin beslediği bir siyasal ve toplumsal yapı, daha öncekilerden farklı olarak, çok daha soyut bir inanç sistemini inşa etti. Daha önce insanların ayaklarını bastıkları, elleriyle dokundukları toprak fikri yerine, haritalar vasıtasıyla öğrendikleri, kırmızı çizgilerle çevrilmiş bir soyut “toprak” fikrini öğrendiler ve sahiplendiler.

Ya da sahiplendiklerini zannettik. Şimdi bu yeni toprakla birlikte, daha geleneksel aidiyetler yerine esas olarak ilerleme ve akıl gibi yeni değerleri sahiplenen “modern” insanların öğrendiklerinin çok da içselleşmemiş olduğunu gördük. “Ehlileştiğini”, “medenileştiğini” zannettiğimiz modern insanın kolayca “gayri-medenileştiğini” de gördük. 

Bu gayri-medenileşme aniden ortaya çıkmadı. Buraya birbirlerini hazırlayan merhalelerle geldik. Bu merhalelere ilişkin olarak, çok karmaşık ve iç içe geçen süreçleri sadeleştirmeye çalışırsak, şöyle bir güzergâh izleyebiliriz: 

Her şey bir yana, dünya ölçeğinde modernlik eşit olarak dağılmadı; farklı hızlarda paylaşıldı. Dünyanın bir yanı yerinde sayarken, başka bir yanı son sürat refah merdivenlerini tırmandı. Ve tabii ki yerinde sayanlar, onları son sürat sollayanları, aradaki sosyal uçurumları gördü. Her şeye çözüm getireceğine inandığımız teknoloji ve ilerleme fakirliğe çözüm getirmedi. Son sürat gidenler, yerinde sayanların sadece öfkelerini kamçıladı. 

Böyle bir dünyada devrimler “aşağılanmanın intikamını” aldılar. Geçmişten gelen hüsran duyguları büyük bir enerjiyle birikip, patladılar. Gücü ellerine geçirenler ya da bir zamanların güçsüz olanlarını “temsil eden” yeni seçkinler, eski mağdurların adına büyük bir keyifle intikam aldılar. Ama bu devrimler adına ya da devrimlerin üzerine bina edilen ideolojiler de -iddia ettiklerinin tersine- yeryüzü cennetlerini kurmanın yanına bile yaklaşamadılar. Tersine, hayal kırıklığı ve hınçlarla dolu duygular denizine yeni ırmaklar boşalttılar.  

  

Milatlar 

Modernliğin kendinden önceki inançları ve var oluş hallerini askıya alan soyut inanç sistemini ciddi bir biçimde sorunsallaştıran “olay” 1968 olayları oldu. Sokaklara inen gençler, dertlerinin sadece iş bulmak, ev ve araba sahibi olmak ve de yılda on beş gün tatil yapmak gibi “maddi bir kazanç” elde etmek olmadığını anlattılar. Buna karşılık, çok daha anlamlı, duygusal olarak çok daha zengin bir dünya ve hayat hayal ettiklerini bağırdılar. Bu açıdan bakıldığında, 1968 yeni bir toplumsal düzen yaratan devrimci bir dönüşüm getirmemiş olsa da, hayatı yeniden düşünmemiz için çok radikal bir zihniyet dönüşümüne zemin hazırladı.  

Modernliğin bir başka radikal dönemeçlerinden biri kuşkusuz 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve hemen akabinde Sovyet sisteminin çöküşü oldu. Kapitalizmle mücadele adına kapitalizmin bir benzerini üreten Sovyet sistemi, esas olarak Batı kapitalizmi için sadece mükemmel bir şekilde işlevselleşen bir “düşman” profili sundu. Berlin Duvarı hem doğusunda hem de batısında, modernliğin “ikili düşünme” zihniyetinin yeniden üretimi için adeta bir şablon ya da metafor oldu.  

Duvarın yıkılışı ise dünya çapında büyük bir umut uyandırdı. Artık doğu – batı düşmanlığının bittiğine karar verdik dünya kamusal alanında… Fukuyama bize “tarihin sonu”nu müjdeledi. Ancak bu mutluluk ve huzur beklentisi uzun sürmedi. Avrupa’nın ortasında kana bulanan Yugoslavya ve Afrika’da hortlayan soykırım Huntington’un “medeniyetler savaşı” tezinin daha çok kabul görmesine neden oldu. 

Belki de zaten hep mevcut olan “küreselleşme” olgusunda yepyeni bir evreye geçtik. Bir yanıyla yumuşak, huzur dolu; diğer yanıyla sert bir küreselleşme dünya üzerinde yaşayan insanların herhalde tamamını bir karmaşıklık ve gerilim halinin içine sıkıştırdı. Aynı anda hem barışı hem savaşı düşünmek zorunda kalan bir küresel insanlar, cemaatler ve toplumlar olduk.  

Bu iç içelik haline yeni bir müdahaleyi ise 11 Eylül 2001 operasyonu getirdi. Kapitalist dünya için çok büyük bir ihtiyaç olan düşman figürünü El Kaide gibi örgütler aracılığıyla Müslümanlar oluşturdu. Bir merkez olarak “Orta Dünya” yeniden kuruldu; Müslümanlar, Batı’nın ortalama insanının kafasındaki düşman imajı için, adeta Orkları andıran mükemmel bir sembol oldu.  

11 Eylül saldırıları dünya çapında yeniden ikili düşünmenin ve kutuplaşmanın çok önemli bir vesilesi ve operasyonu oldu ama daha da önemlisi çok daha güvensiz bir dünya fikrinin zihinlerde üremesine neden oldu. Bu güvensizlik ve belirsizlik atmosferi, sembolik bir milat olarak 1968’den beri gelen çoğulluk arzusuna, postmodern arayışlara, çokkültürcülüğe çok güçlü bir darbe vurdu. Sosyal devletin sonunu getiren neoliberal ekonomi politikaları da bu güvensizliğin beslendiği en önemli dinamiklerden biri oldu.  

Böyle bir ortamda ulus-devlet, modernlik, seküler milliyetçilik çok ayrıntılı bir şekilde sorgulandı ve sorunsallaştırıldı; “refleksif modernlik”, “risk toplumu” gibi kavramlar vasıtasıyla modern insanın macerasının ne kadar çok potansiyeller ve kaos içerdiği yoğun biçimde tartışılır oldu. 

  

Yeniden umut 

Bu kaos dönemi, beraberinde korku ve güvensizlik içinde olan insanlar ve onların bağlandıkları kutsal ve güçlü liderler, popülizm, otoriter ve totaliter zihniyetler getiriyor. Travmalarla yüklü, sosyal adaletsizlikten mustarip, modernizmin muhafazakârlıkla iç içe geçtiği vatandaş inşa teknolojilerine maruz kalmış insanlar kendileri gibi olmayanlar karşısında korkuyla besleniyorlar. Nefret ve güçsüzlük eşliğinde, azınlıkları, mültecileri, zayıfları kolayca günah keçileri haline getiriyorlar. Kibirli devletler ve seçkinlerin manipülasyon teknolojileri altında bitmez tükenmez bir aşağılanmışlık taşıyorlar. 

Aynı zamanda kapitalizmin en vahşi, devlet-siyaset korumasındaki kapitalistlerin en arsız ve izansız olduğu döneme de tanık oluyoruz. Yani içinde olduğumuz dönemde hasar büyük. Bu hasarın ne kadar daha derinleşeceğini öngörmemiz pek mümkün değil. Ama böyle hasarlı bir zamandan çıkmanın araçlarını da bugünde görebiliyoruz. Gezegen ölçeğinde olduğu gibi Türkiye toplumunda da çok sayıda genç, kadın ve çevre hareketleri yeni bir toplumun mümkün olduğuna dair sayısız işaret veriyorlar. Soğuk savaş artığı, üstten bakan, kibirli, çok bilmiş, güce tapan, otoriter zihniyetli yaşlı ideolojik kuşaklara karşı, komplekssiz, dayanışmacı, mütevazı bir tutum ve davranış içinde olan bu insanlar birbirleriyle titreşim halinde yepyeni bir dinamik geliştiriyorlar.  

Öyle görünüyor ki, ruhumuzda oluşan hasarlarımızı onarmak ve iyileşmek devletlerin elinden ya da kendi kendine gelmeyecek. Kendilerine güvenen ve aşağılanmış insanlara güven verecek yeni toplumsal hareketlerin iyileştirici adımları bu yenilenmenin ön adımları olacak. Bitmez tükenmez bir intikamcılık silsilesini ortadan kaldırmak ve iyileşmek için kesinlikle yüzleşmek ve yıpranmış duyguları tamir etmek gerekecek. Bu dönemden küçük bir azınlık dışında herkes yeni travmalarla baş başa kalacağı için, herkesin kendi acısını ve mutsuzluğunu iyileştirmek için, başkalarının da mutsuzluğunu iyileştirmesi gerekecek.  

Gezegeni ve toplumu derin bir güvensizlik içine iten, ürettikleri bu güvensizlikten ve kutuplaşmadan beslenen şimdiki zamanın muktedirlerinin performanslarını tersine çevirerek düşünürsek, yenilenmenin nasıl olabileceğini de anlarız. Güce tapmak yerine tevazu, dikey otorite ilişkileri yerine yatay karşılaşmalar, tekleştirme yerine çoğulluğa saygı duymak, kimlikleri kutsallaştırmak yerine kesişimlerin kıymetini bilmek, insanı merkeze alıp ve tanrısallaştırmak yerine doğanın bir parçası olarak görmek gibi yeni bakma yollarını düşünmemiz ve bu yönde “sözü ele geçirmek” gerekecek. 

Önceki İçerik‘Gülistan Doku nerede?’
Sonraki İçerikMaykop’ta sanat buluşması
Ferhat Kentel
Son olarak, kapatılan İstanbul Şehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi olan Ferhat Kentel 1981’de ODTÜ’de işletmecilik lisans eğitimini tamamladıktan sonra 1983’te Ankara Üniversitesi SBF’den yüksek lisans ve 1989’da Paris, Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales (EHESS)’den sosyoloji doktora derecesi aldı. 1990-1999 arasında Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu Yönetimi Bölümü’nde, 2001-2010 arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalıştı. Fransa’da Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales (EHESS)’de ve Université de Paris I’de çeşitli dönemlerde misafir öğretim üyesi ve araştırmacı olarak bulundu. Türkiye’de ve yurtdışında çeşitli kitap ve dergilerde modernite, gündelik hayat, yeni sosyal hareketler, din, İslâmi hareketler, aydınlar, etnik cemaatler üzerine makaleleri yayımlandı. Yayınlanmış araştırma ve kitapları şunlardır: Ermenistan ve Türkiye Vatandaşları. Karşılıklı Algılama ve Diyalog Projesi (Gevorg Poghosyan ile birlikte), TESEV, İstanbul, 2005; Euro-Türkler: Türkiye ile Avrupa Birliği Arasında Köprü mü Engel mi? (Ayhan Kaya ile birlikte) İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları, İstanbul, 2005; Milletin bölünmez bütünlüğü: Demokratikleşme sürecinde parçalayan milliyetçilik(ler) (Meltem Ahıska ve Fırat Genç ile birlikte), TESEV, İstanbul, 2007; Belgian-Turks: A Bridge, or a Breach, between Turkey and the European Union? (Ayhan Kaya ile birlikte), King Baudoin Foundation, Brüksel, 2007; Ehlileşmemek, düzleşmemek, direnmek, (Söyleşi: Esra Elmas), Hayykitap, İstanbul, 2008, Türkiye’de Ermeniler. Cemaat-Birey-Yurttaş (Füsun Üstel, Günay Göksu Özdoğan, Karin Karakaşlı ile birlikte), İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları, İstanbul, 2009; Yeni Bir Dil - Yeni bir Toplum, (Söyleşi: M.Talha Çiçek, Gülçin Tunalı Koç), Bilsam yay., Malatya, 2012; “Kır Mekânının Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Dönüşümü: Modernleşen ve Kaybolan Geleneksel Mekânlar ve Anlamlar” (Murat Öztürk ile birlikte), TÜBİTAK araştırması, 2017.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz