Biraz kişiselleşmiş ve duygularıma çok gem vurmadığım bir yazı olacak, kusura bakmayın lütfen. Daha doğrusu bütün yazılar, söylenenler her halükârda bir tarafıyla kişiseldir, içinde duygu olmayan yazı pek mümkün değildir. En azından en rasyonel görünümlü kelimeler ve cümlelerin kâğıda dökülene kadar geçirdiği güzergâhta duygular yer alır. Kaldı ki, ben de zaten yaklaşık 35 yıldır süren yazma (hatta akademik) hayatımda duygularımı aşırı derecede saklama ihtiyacı duymadım. Tabii ki uğraştığım alan olarak sosyolojinin sağladığı çok avantaj var; sosyoloji bağırıp çağırmadan, ağlayıp sızlamadan dünyanın felaketlerini, insanların acılarını görünür kılan, anlatabilen bir disiplin. Yani sahadan veri toplama aşamasından, o verileri analiz edip, anlamlı sonuçlar çıkarıp, sunma aşamasına kadar insanın aklından ve kalbinden geçen türlü çeşitli duygular söz konusu. Sosyoloji de -birçok sosyoloğun iddia ettiğinin tersine- sosyologların, duygularından arınmış bir şekilde icra edecekleri bir disiplin değil.
Ben de hiçbir zaman o “kupkuru” sosyoloji yapma pratiğinde yer almadım. Mizahla uğraştım, kahkahalarla güldüm; arabesk çalıştım, ağladım; başörtülü öğrencilerin ellerinden alınan okuma hakkı meselesinde kendimi başörtülü gibi hissedip, içim acıdı; Kürt köylerinde yerlerde süründürülen yaşlı insanların hikâyelerini, Diyarbakır Cezaevi’ndeki işkenceleri dinleyince öfkem doldu taştı; Hrant’ın bir Ermeni olarak çaresizliklerini dinlediğimde gözyaşlarımız karşılıklı döküldü. Ve bütün bunların hepsi, benim için duygularımla içine daldığım mücadele alanı oldu.
Uzun lafın kısası; bu yazıda duygularımı gemleyecek bir “sosyolojik analiz” yapasım, hatta “duygu sosyolojisi”nin araçlarını kullanasım bile gelmiyor.
Cambaza bak!
Çünkü gerçekten içinde bulunduğumuz zaman dilimi içinde dünyada ve tabii ki bizi hüsrandan travmalara atıp tutan memleketimizde, sözleri, kelimeleri, cümleleri ya da düşünceleri değil; duyguların çığlıklarını, kavgalarını duyuyoruz. Hissettiğimiz acı, öfke, hüsran, kayıp gibi duyguları anlatacak söz bile bulamıyoruz. Bulsak bile, bu duygularımıza sebep olan, kendilerini “kutsallaştırmış” iktidar seçkinlerinin ve onların emir eri ya da borazanı kıvamındaki sözde “düşünce” insanlarının bu sözleri duyma imkânları hiç yok.
Çünkü tepedeki oyunu kuran takımın bir kısmı “davalarını” (yani sınıf iktidarlarını) pekiştirmek için hakkaniyet, adalet ve hukuk gibi referansları pek ciddiye almazken; diğer kısmı da, özellikle “kamuoyu yapma” organları, asgari terbiyeden yoksun, “savaş, savaş!” diye tepinen medya borazanları, “iletişim” uzmanları, sosyal ya da siyasetbilimci görünümlü reklamcıları, kitle manipülasyon uzmanları, “halkla ilişkilercileri” de bize “cambaza bak” masalları anlatıyorlar. Toplum çatır çatır ikiye, üçe, dörde bölünmüş; insanlar yaşadıkları stresten, geçim sıkıntısından, buna karşılık konuşamamaktan, konuşursa başlarına neler geleceğini bildiklerinden derin hüsran duygularıyla cebelleşirken, ruhları kararmışken, sürekli bir reklam kampanyasında bize “Türkiye yüzyılı”, “Ortadoğu ve dünya liderliği”, bilmem hangi Türk şirketinin (marifetmiş gibi) sattığı silahlar, bilmem hangi Amerikalı uzmanın Türkiye’nin silahlarını nasıl övdüğü anlatılıyor.
Tabii ki, bu arada İsrail’le yapılan ticaretten bahsetmeye ve dolayısıyla o ticareti kesmeye cesaret edecek bir dürüstlük olmadığı için, çocuklar başta olmak üzere, tüm Filistin ölmeye devam ediyor. Türkiye’nin milliyetçi-dindar görünümlü yeni iktidar sınıfının organları ve uzantıları, İsrail’i boykot eden “gâvur” ülkelerle bile yan yana duramıyorlar; tam tersine, İsrail’e açıktan silah satan şirketleri ağırlamaktan utanmıyorlar. “Ümmet” söylemi altında mangalda kül bırakmayan reklamcılar da bizim için uygun “cambazlar” bulmakla uğraşıyorlar. “Ümmet” ya da “halkımızın değerleri” adına sokaklara dökülen güruhlar, Madımak usulü karikatürist linç etmeye soyunurken, en fazla ezberledikleri, bir markanın mekânını dağıtmaya yürekleri yeterken, İsrail’e silah, petrol dahil olmak üzere, her türlü ticareti engellemek için kıllarını kıpırdatmıyorlar.
Aşağılık ve büyüklük kompleksi
Bütün memleket, adeta sinekten yağ çıkarmaya çalışan bir ganimet/yağma/mafya ekonomi yönetimi; bankalarda duran paralardan medet uman bir korporasyon yönetimi altında… Büyüklere af getirilirken, küçüklerden, milletin kendilerinden olmayan kesimlerinden toplanan vergileriyle, yollarda kurulan ceza tuzaklarıyla, köprü-yol ücretleriyle, maden yasalarıyla, iyice anlamsız hale gelen ÇED raporlarıyla, acele kamulaştırmalarla, kesilen ve adrese teslim edilen orman alanlarıyla, iktidarın “yakini” olan dost ve akrabalara sunulan sahillerle ve daha nice “yaratıcı” (!) usulle, adeta Deli Dumrul mantığına hapsolmuş durumda…
Otoriter modernleşmeci ve tekçi Cumhuriyet rejiminin ürettiği, aşağılık kompleksli yeni bir seçkinler sınıfının ve onların ideologlarının, travmalarını aşmak için ürettikleri “Türkiye yüzyılı” (“dünya liderliği” vb.) söylemi, memleketi parselleyip, ceplerini dolduranlar için dört dörtlük bir kılıf oldu.
Bu kılıf, kişisel ve sınıfsal olarak para, şan, şöhret, itibar, statü gibi her türlü avantajı ve nimetleri sağlarken ve bunları meşru kılarken; lafın büyüklüğü (“yüceliği”) de o ideologların altına sığınabilecekleri bir “şaşaayı” da sundu. Düne kadar (mesela 28 Şubat’ta) devletten korktukları için sesini soluğunu çıkaramayan dindar-muhafazakâr ideologlar, bugün devletin koltuk altına girdiklerinde, “iktidar” sahibi olmanın, adam yerine konmuş olmanın muhteşem zevkine vardılar. Parti-devlet ne istiyorsa, onu tekrar ediyorlar.
“Türkiye yüzyılı”, “güçlü devlet”, “asrın lideri” gibi totaliter ideolojik kurgular toplumsal felaketleri, çevre felaketlerini, eril şiddet yüzünden acı çeken binlerce kadını görmüyor. Bizzat “ideolojik aygıt” olan sosyologlar, siyasetbilimciler, akademisyenler, hukukçular ve iletişimciler boşanma istatistiklerini düşürmek için o kadınların boşanmalarına izin vermeyip, acılarını bitmez tükenmez bir cehenneme çeviren zihniyeti, “aile yılı” falan gibi devletin ideolojisini papağan gibi tekrar ediyorlar.
Ne kadar kompleksli insanlarmış bu adamlar ve kadınlar!
Osmanlı’dan beri bitmeyen bir “aşağılık-büyüklük” kompleksinin tezahürlerini yaşamaya devam ediyoruz. Başkaları tarafından “işgale uğrayan” ama başkalarının toprağını “fetheden” bir devlet geleneğinin izdüşümlerini yaşayıp duruyoruz. Kendini “dünyanın merkezi” zanneden, hep “haklı” olan, hep saygı bekleyen, önemli olduğunu göstermek isteyen, asla özür dilemeyen, tevazu göstermeyen bir devlet ve bu devletin yarattığı vatandaş modeli… Sol ya da sağ örgütleri, solcu, sağcı ya da İslamcı aydınları, dernekçileri… Ne yapıyorsa itibarı ve namının yürümesi için yapan işadamları ya da mafyacıları…
“Padişahımız 1. François’yı fena benzetti”, “Che’nin cebinden ‘Nutuk’ çıktı”, “şu şu liderler bizimkini örnek aldığını söyledi”, “liderimiz karşısında ötekinin boyu kısa kaldı” türünden bitmeyen bir karşılaştırma, utanma ve böbürlenme silsilesi bugün -hiç olmadığı kadar- devam ediyor. Şimdikiler aynı kompleksten devam ediyorlar ve “maneviyatımızı güçlendirmek” üzere her türlü atraksiyonu çekiyorlar.
Yanmayan yer kalmadı…
İşte birileri bu maddi ve manevi iktidar halinden inanılmaz bir kâr ve keyif devşirirken, bütün memleket cayır cayır yanıyor!
Bir cambazlık gösterisi altında, kasım kasım kastıran “şaşaalı yüzyılda” doğru dürüst yangın söndürme uçağı yok!
Bu işlerden sorumlu olması beklenen sorumlu şahsiyet, yangın karşısında evini, hayvanlarını kaybetmekte olan ama buna rağmen, her şeyiyle alevlerle boğuşan köylününki kadar bile bir tutum ve davranış geliştiremiyor.
Adı bile “dezenformasyon” içeren, bir sürü kanunu kurnazca aynı torbanın içine tıkıştıran “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” ile, zeytinlikler, milli parklar, korunan alanlar, sit alanları, sulak alanlar ve yaban hayatı koruma ve geliştirme sahaları enerji ve madencilik yatırımlarına açılıyor.
Ormanlar yanıyor. Yanmıyorsa kesiliyor. Acele kamulaştırılan köylerde bahçelerini koruyan köylülere madenciler, “güvenlik” görevlileri eşliğinde saldırıyor. Ve seçkinler ve de seçkinlerin uzantısı olan reklamcılar/iletişimciler bizim “iyiliğimiz” için yaptıkları “dezenformasyonla mücadele” adına, “yok yok, o kadar da çok maden ruhsatı vermedik” diyorlar. “Dezenformasyonla mücadele” adına, bize “konuşulması gerekenleri” söyleyen ideoloji aparatı olarak bu tür “merkezlerin iletiştiği” bilgiye inanmamızı istiyorlar.
Bu sırada ormanlar hâlâ yok olmaya devam ediyor. Bu sırada köylüler hâlâ topraklarını kaybediyor. Köylerde insan kalmıyor. Sanayileşen, kapitalistleşen tarımı ele geçiren şirketlerin her türlü kimyasalı, pestisiti ve zehri bastıkları tarım ürünleri yabancı gümrüklerden geri dönüyor ve marketlerimizde, sofralarımızda bir güzel yerini alıyor.
Zeytinleri yok eden ve iklimi korumak bir yana, zerre kadar umursamayan kanunları çıkaranlar, yaptıkları dezenformasyon eşliğinde bize “maden”, “silah”, “yüzyıl”, “ümmet” imajları satarken, memleketin müşterekleri olarak havamızı, suyumuzu, toprağımızı, ağacımızı yok ediyorlar.
Ormanlar bitiyor, yağmur da bitiyor… Yeraltındaki sular da bitiyor. Böyle giderse, kesilmedik ve yanmadık orman kalırsa, onlar da susuzluktan bitecek. Yüzde 88’i çölleşme riskiyle karşı karşıya olan “cennet” vatanımızda, böyle giderse, gösterimleri 1980’lerin başına uzanan “Mad Max” adlı distopik (kıyamet sonrası) filmlerindeki bir dünyaya biraz daha yaklaşacağız. Her taraf çöl… Sadece bir avuç toprak ya da iki bardak su için birbirleriyle savaşan çetelerin dünyası… Yani bizim madencilerin ve onların sınıf arkadaşı siyasetçilerin, hukukçuların ve ideologların o zamanki versiyonlarının dünyası… “Amerika’yı yeniden büyük yap”çılarla birlikte çöllerde kapışan versiyonların dünyası…
Devletiyle ve toplumun önemli bir kesimine sirayet etmiş, sevgisizlik ve şiddetle beslenmiş bu kompleksli ve travmatik geçmişin bıraktığı narsist ruh halinden kurtulmak çok kolay değil; ancak bu ruh halinden çıkış, bu ruh haline teslim olmamış insanlar sayesinde olacak.
Bağıracağız, ağlayacağız, narsist zihniyetin taşıyıcısı olan kurum ve insanların kendilerinden başka sevmedikleri her şeyi, insanı ve doğayı severek iyileşeceğiz.







