Bağımsızlık Demokrasi Özgürlük Eşitlik Birlik

Kadınların kaleminden: Fatoş Kaytan yazdı…

Türkiye’de yaşayan halklardan ve inançlardan kadınlara sorduk: “Türkiye’de ve sizin kültürünüzde kadın olmak üzerine neler söylemek istersiniz?” Aysel Gürel Kayaoğlu, Çiğdem Demir, Dilek Odabaş, Esma Bektaş, Fatoş Kaytan, Katrin Nikolau, Kayuş Çalıkman Gavrilof, R. Irmak, Sennur Yılmaz, Sevilay Refika Kadıoğlu ve Sosin Aslan yanıtladı.


 Roman kadınları sadece ayrımcılık bağlamı üzerinden anlatmak eksik kalır 

Türkiye’de kadın olmak, çoğu zaman yaşamın her alanında “eşit yurttaşlık” hakkını fiilen kurmaya çalışmak ve bu hak için sürekli bir uğraş ve emek vermek anlamına gelmektedir; çünkü kadınlar olarak hem aile içinde hem iş yaşamında hem de kamusal alanda, geleneksel toplumsal cinsiyet beklentileriyle ve bunların ürettiği görünmez/görünür engellerle sürekli karşılaşma riski altında yaşamayı beraberinde getirir.

Kadından “iyi anne, iyi eş, iyi evlat” gibi rollerin kusursuz biçimde yerine getirilmesi beklenirken, aynı anda eğitim alması, çalışması, ekonomik olarak ayakta durması ve “başarılı” olması da talep edilir; bu çelişki kadınların omzuna çok yönlü bir yük bindirir. Bakım emeğinin (çocuk, yaşlı, hasta bakımı; ev içi düzen) büyük ölçüde kadınların sorumluluğunda kalması, kadınların zamanını ve hareket alanını sınırlar; kariyer planlarını, eğitim sürekliliğini, sosyal hayata katılımı ve hatta sağlık hizmetlerine erişimi bile etkileyebilir. Belirlenen normlar üzerinden her şeyin mükemmel yapılması beklenir ama aynı zamanda o mükemmellik kadınlar için mükemmel adlandırılmaz ve her gün eleştirilen bir çemberin içinde, döngü halinde kendini sorgulayan bir sisteme dönüşür. Kadınların çalışma hayatına katılımında karşılaşılan ayrımcılık, güvencesiz istihdam, ücret eşitsizliği ve cam tavan gibi sorunlar ekonomik bağımsızlığı zorlaştırırken; şiddet, taciz ve güvenlik kaygıları kadınların günlük kararlarını (gece eve dönüş, toplu taşıma kullanımı, sosyal çevre seçimi) doğrudan belirleyebilecek kadar güçlü bir baskı alanı yaratır.

Roman/Rom/Dom kadın olmak ise bu genel tabloya, toplumsal dışlanma ve ayrımcılığın eklenmesiyle daha katmanlı bir deneyime dönüşür. Roman olmak, Roman kadın olmak, Dom kadın olmak, Roman/Dom genç kadın olmak, Roman yaşlı kadın olmak… Birçok alanda kesişimsel ayrımcılık riski altında olan Roman/Dom kadınlar; kadın oldukları için cinsiyet temelli eşitsizliklerle; Roman kimlikleri nedeniyle önyargı ve ayrımcılıkla karşı karşıya kalırlar; buna ek olarak yoksulluk, güvencesiz barınma, düşük eğitim olanakları ve düzensiz gelir gibi yapısal dezavantajlar da sürece eklendiğinde Roman kadınların hayatı oldukça zor bir hale gelir.

Roman mahallelerinde ise kadınlar, aile içi düzenin ve topluluk bağlarının merkezinde yer alır; çocukların gündelik ihtiyaçları, akrabalık ilişkilerinin sürdürülmesi, komşuluk dayanışmasının örgütlenmesi ve kriz anlarında “tampon” rolü sıklıkla kadınların omuzlarındadır. Bu durum, bir yandan Roman kadınların topluluk içinde güçlü sosyal sermayeye ve etkili ilişki ağlarına sahip olmasını sağlarken; diğer yandan kamusal alana, eğitime ve ücretli istihdama katılımı sınırlayabilecek faktörler olabiliyor. Özellikle erken yaşta evlilikler ve erken annelik, kız çocuklarının eğitimden kopmasına ve yaşamlarının çok erken “yetişkin sorumlulukları” ile şekillenmesine yol açabilir; bu da kadınların haklara erişimini (sağlık, istihdam, sosyal destek mekanizmaları) uzun vadede zayıflatır. Kayıt dışı ve güvencesiz işlerde çalışma hem ekonomik kırılganlığı artırır hem de sosyal güvence eksikliği nedeniyle kadınları sağlık ve yaşlılık döneminde daha savunmasız bırakır. Ayrıca Roman kadınlar kamu hizmetlerine erişimde, kurumlarda önyargılı tutumlarla karşılaşabildiklerinde “kendini sürekli ispat etme” ve “damgalanma” duygusu yaşayabilir; bu da hizmetlere başvurma motivasyonunu düşürerek bir kısırdöngü yaratabilir. Ek olarak, tüm bunların suçlusu gibi aktarılan Roman kadınlar birçok suçlayıcı tavrın hedefinde olur. Yapısal eşitsizliklerin ve kamusal politikaların rolü görünmez kılınırken, sorumluluğun bireyselleştirilmesi Roman kadınları yaşadıkları koşulların tek failiymiş gibi gösteren ayrımcı söylemleri beslemektedir. Bu nedenle failin doğru işaretlenmesi oldukça önemlidir.

Tabii bununla birlikte Roman kadınları sadece ayrımcılık bağlamı üzerinden anlatmak eksik kalır; çünkü Roman kadınlar aynı zamanda kültürün taşıyıcısı, dayanışmanın kurucusu ve dönüşümün potansiyel liderleridir. Müzik, sözlü kültür, aile içi bilgi aktarımı, topluluk dayanışması ve mahalle içi arabuluculuk gibi alanlarda kadınların rolü çok belirgindir.

Doğru şekilde desteklendiğinde; yani,

• Ayrımcılıkla mücadele eden, hak temelli ve kültürel hassasiyeti olan yerel politikalar;

• Kız çocuklarının eğitimde kalmasını güçlendiren önlemler;

• Kadınların güvenli istihdam ve mesleki becerilere erişimini artıran programlar;

• Üreme sağlığı ve psikososyal destek hizmetleri;

• Yerel yönetimlerin kapsayıcı sosyal hizmet mekanizmalarıyla…

Roman kadınlar hem kendi yaşamlarında hem de topluluklarında güçlü bir dönüşüm etkisi yaratabilir.

Fatoş Kaytan

Yazarın Diğer Yazıları

Doğu Akdeniz Çerkes Şenliği mayısta

Ceyhan Kuzey Kafkas Kültür Eğitim Derneği’nin düzenlediği "Doğu Akdeniz Çerkes Şenliği" 10 Mayıs’ta. Çerkes Karamezar (Adapınar) Mahallesi Ceyhan, Adana’daki şenlik saat 12.00’de başlayacak. Etkinlik...

“Biga Çerkesleri… Savaştepe-Dereköy”

Danef TV’nin belgesel yayınları devam ediyor. 21 Nisan’da yayımlanacak belgesel yapımın konusu “Biga Çerkesleri… Savaştepe-Dereköy” başlığını taşıyor. “Bir sürgünün ardından…”  altbaşlıklı belgesel saat 21.00’de.

“Kurtuluş Yıllarında Çerkesler”

Samsun Çerkes Derneği’nin 19 Nisan’da düzenlediği Pazar kahvaltısının konuğu Prof. Dr. Önder Duman oldu. Duman bu buluşmada, "Kurtuluş Yıllarında Çerkesler" konulu sunumu yaptı.

Sosyal Medyalarımız

4,890BeğenenlerBeğen
1,353TakipçilerTakip Et
4,000TakipçilerTakip Et

Son Yazılar

- Advertisement -spot_img