Bu soruyla başlayan ve sürece dair hafıza oluşturmayı amaçlayan notlarımın Jineps’te yayımlanmasına yaklaşık bir ay ara vermiştik. Bu aranın nedeni, kayda değer bir gelişme yaşanmamasıydı. Ancak son dönemde ortaya çıkan yeni hareketlilikler nedeniyle bir güncelleme yapmanın doğru olacağını düşündüm.
Yakın zamanda yaptığım ziyarette Uzunyayla’yı yıllardır görmediğim kadar yeşil buldum. Bu yıl ülkemizin birçok bölgesinde etkili olan yoğun kar ve yağışlar, coğrafyamıza da hayat vermiş durumda. Zamantı ise geçen yıl hayal bile edemeyeceğimiz kadar coşkun ve canlı akıyordu.
Tam da bu noktada bir endişemi paylaşmak istiyorum. Bu görüntünün hem yetkililer hem de bölge insanı üzerinde bir rehavet ve “sorun çözüldü” algısı yaratmasından kaygı duyuyorum.
Çünkü yetkililerle yapılan görüşmelerde açıkça ifade edildiği üzere, bu yılki olağanüstü yağış ve kar miktarına rağmen yeraltı su seviyelerindeki artış yalnızca yaklaşık 1 santimetre ile sınırlı kalmıştır. Dahası, endüstriyel tarıma yönelik mevcut su tüketim alışkanlıklarının sürmesi halinde bölgenin üç yıl içerisinde ciddi bir su kıtlığıyla karşı karşıya kalma ihtimali oldukça yüksektir.
Ne yazık ki farkındalık tek başına çözüm üretmiyor.
Edindiğim izlenim, bölge insanının, sivil toplum kuruluşlarının, çevrecilerin ve duyarlı siyasetçilerin sürekli takibi ve baskısı olmazsa sürecin bürokratik mekanizmalar içerisinde sürüncemede kalacağı yönündedir. Daha da önemlisi, olumsuz sonuç gerçekleştiğinde herkesin kendi sorumluluğunu yerine getirdiğini söyleyip suçu başkasına yükleyeceği bir zemin şimdiden oluşuyor gibi görünüyor.
Konya, Nevşehir, Niğde, Kırşehir ve Aksaray’da yaşananlar maalesef bu kaygıları destekleyen örneklerdir.
Bu nedenle, ikinci kez yurdumuzu kaybetmek istemiyorsak farkındalığı yükseltmek ve birlikte hareket etmek zorundayız.
Amerikan yerlilerine atfedilen meşhur bir söz vardır:
“Biz dünyayı atalarımızdan miras almadık; onu çocuklarımızdan ödünç aldık.”
Bizim hikâyemiz ise biraz daha farklıdır.
Bizler, anavatanlarından sürülmüş, yeni bir coğrafyada yeniden kök salmak zorunda kalmış insanların torunlarıyız. Büyük acılarla, büyük fedakârlıklarla kurulan bu yaşam alanlarını gelecek kuşaklara daha iyi bırakamıyorsak bile en azından koruyarak devretmek zorundayız.
Kısa vadeli çıkarlar, kişisel hesaplar ya da rehavet nedeniyle bu coğrafyanın yok oluşuna sessiz kalamayız. Bu hem geçmişimize duyduğumuz saygının hem de geleceğimize karşı sorumluluğumuzun gereğidir.
Bugün bölgede endüstriyel tarımı sürdürmekte ısrar eden bazı yapılar, bir bürokratın ifadesiyle adeta “gerilla yöntemleriyle” faaliyet göstermeye çalışmaktadır.
Uzunyayla’nın ürün deseni içerisinde yer almayan, teşvik edilmeyen ve fiilen desteklenmeyen patates üretimi buna örneklerden biridir.
Yetkililerin tespitlerine göre, su kullanım ruhsatlarında belirtilen kapasitenin 100 katından fazla su ve enerji kullanan yaklaşık 100 kuyunun elektriği kesilmiş, ayrıca bu sistemlere bağlı yüzlerce kaçak kuyunun da enerji bağlantıları sonlandırılmıştır. Parsel dışı su taşınarak sulama yapılması da yasaklanmıştır.
Ancak buna rağmen sahada bulunan sabit tesisatlar kullanılarak sulama faaliyetlerini sürdürmeye yönelik girişimlerin devam ettiği görülmektedir.
Temmuz ayı içerisinde fiili durum yaratarak yeniden yoğun su kullanımına başlamayı hedefleyen bu girişimlere karşı dikkatli olunmalı; kamu kurumlarıyla işbirliği içerisinde emrivakilere izin verilmemelidir.
18 Temmuz’da gerçekleştirilecek Uzunyayla Festivali bu açıdan önemli bir fırsattır.
Festivalin yalnızca kültürel bir buluşma olarak değil, Uzunyayla’nın ekolojik ve ekonomik sürdürülebilirliğinin tartışıldığı bir platform olarak değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır.
Bölgenin korunması kadar, bölge insanının ekonomik olarak güçlendirilmesi de gereklidir.
Bugüne kadar denenen aspir ve kimyon üretimi beklenen sonucu vermemiştir. Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından önerilen ve desteklenen yeşil mercimek üretimi bir çözüm olabilir mi, bunu zaman gösterecektir. Ancak bölge halkına gelir sağlayacak alternatif ürünlerin araştırılması ve geliştirilmesi gerektiği açıktır.
Bu nedenle Uzunyayla Festivali’nde “Sürdürülebilir Tarım” ve “Sürdürülebilir Doğa” başlıklarını birlikte konuşmalı, ortak akıl üretmeli ve farkındalığı daha da yükseltmeliyiz.
“Psışho-Zamantı”nın etrafında kurulacak sofraların bereketli olduğu, ağıtların değil neşeyle söylenen wored’lerin yankılandığı günleri görmek umuduyla çalışmaya devam edeceğiz.
Yine yeniden:
Ha Marje!







