Bağımsızlık Demokrasi Özgürlük Eşitlik Birlik

‘Altı kez demokrasi şafağı söktü, ama hiç gündüze ulaşamadık’

Bülent Bilmez’le Temmuz 2025 sayımızda, “Osmanlı-Türkiye Demokrasi Tarihi / Türkiye’de Demokrasinin Hasta Kökleri” kitabıyla ilgili söyleşi yapmıştık.

1820’lerden 2020’lere demokrasi meselesini farklı bir açıdan ele aldığınız kitabın konusu olan “demokrasinin hastalıkları”nı konuşmuştuk. Tanzimat’tan Osmanlı’nın yıkılışına yaşananlar, Cumhuriyet’in ilk yılları ve Ekim 2024’te MHP lideri Devlet Bahçeli’nin çağrısıyla fiilen başladığını söyleyebileceğimiz, günümüzde adı hâlâ farklı anılan süreci ve fazlasını.

Şubat 2025 ilk cildin basım tarihiydi. Şimdi basım tarihi Ekim 2025 olan “Osmanlı-Türkiye Demokrasi Tarihi” kitabının ikinci cildi “1876’dan Günümüze Geceye Evrilen Demokrasi Şafakları” kitabını konuşacağız.

-İlk sorum okuyucuya hatırlatmak için ilk kitabı da içersin istedim… Özellikle altını ilk kitapta çizdiğiniz iki temel nedenden kaynaklı “hasta kökler” mi demokrasiyi yaşayamama nedenimiz?

-İki kitap da Osmanlı-Türkiye Demokrasi Tarihi üstbaşlığıyla yayımlandı ve birbirinden bağımsız değil; aynı araştırmanın ve aynı düşünsel çabanın birbirini tamamlayan iki aşaması. İlk kitap daha çok kökenlerle, yani teşhislerle ilgiliydi; ikinci kitap ise bu teşhislerin yaklaşık 150 yıllık siyasal tarihte nasıl doğrulandığını incelemeye çalışıyor.

İlk kitapta temel soru şuydu: Bu coğrafyada demokrasi neden kök salamıyor? Orada, demokrasinin önündeki en önemli zihniyet engellerinden biri olarak “egalofobi”, yani irrasyonel eşitlik, daha doğrusu denklik korkusunu tartışmıştım. Bunu “fobi” olarak niteliyorum; çünkü rasyonel bir temele dayanmıyor. Ancak egalofobi kendiliğinden ortaya çıkmış bir zihniyet değil. Tarihsel olarak kolektif kimlikler düzleminde üretilen ve yeniden üretilen kastlaşmış yapılarla ve kastik ilişkilerle yakından bağlantılı. Burada “kast” kavramını, bazı kimliklerin diğerlerinden doğal, meşru ya da kaçınılmaz biçimde üstün veya aşağı görüldüğü tarihsel bir toplumsal örgütlenme ve zihniyet kalıbı anlamında kullanıyorum. İlk kitapta özellikle kolektif kimliklere dayalı eşitsizlikler üzerinde durmuştum. Çünkü eşitlik fikrine yönelik en güçlü dirençlerden biri tam da burada ortaya çıkıyor.

Elbette demokrasi sadece anayasalardan, seçimlerden ve parlamentolardan oluşmaz; ama bunlar demokrasinin vazgeçilmez kurumlarıdır. Buna karşılık eşit yurttaşlık fikri toplumsal meşruiyet kazanmadıkça, bu kurumların kalıcı biçimde işlemesi de son derece zor, hatta kimi zaman imkânsız hale gelir. İlk kitapta tartışmaya çalıştığım temel mesele buydu.

İkinci kitabın odağında ise demokrasinin kökenlerinden çok demokratikleşme deneyimlerinin/girişimlerinin tarihi var. Başka bir ifadeyle, ikinci kitapta temel soru şuydu: Demokratikleşme yönündeki güçlü tarihsel açılımlar neden kalıcılaşamadı?

Bu soruya geçmeden önce demokrasi kavramının kendisi üzerinde durmak gerekiyor. Demokrasi üzerine konuşurken en sık yapılan hatalardan biri, onu tek ve değişmez bir model gibi düşünmek. Oysa demokrasi, tarih boyunca sürekli değişmiş, genişlemiş ve yeniden tanımlanmış tarihsel bir kavram. Bu nedenle “Demokrasi nedir?” sorusundan önce, “Hangi demokrasi anlayışından söz ediyoruz?” sorusunu sormak gerekiyor. Kitapta da önce demokrasinin anlamını, sınırlarını ve tarihsel dönüşümünü tartışıyor; ardından Osmanlı-Türkiye tarihindeki demokratikleşme süreçlerini anlamaya imkân verecek analitik bir çerçeve öneriyorum. Bu çerçevede demokrasi; anayasal yönetim, siyasal temsil, hukuk devleti, temel hak ve özgürlükler, çoğulculuk ve giderek genişleyen siyasal katılım ekseninde ele alınıyor.


”Yaklaşık 150 yıllık süreç boyunca anayasal düzen arayışları yaşandı; parlamentolar açıldı; seçim sistemleri kuruldu ya da genişletildi; çok partili hayata geçildi; özgürlük ve reform vaatleriyle yeni dönemler başladı. Buna rağmen bu açılımların hiçbiri kalıcı bir demokratik düzene dönüşemedi”

Bu tarihsel perspektiften bakıldığında dikkat çekici bir olgu ortaya çıkıyor. Yaklaşık 150 yıllık süreç boyunca anayasal düzen arayışları yaşandı; parlamentolar açıldı; seçim sistemleri kuruldu ya da genişletildi; çok partili hayata geçildi; özgürlük ve reform vaatleriyle yeni dönemler başladı. Buna rağmen bu açılımların hiçbiri kalıcı bir demokratik düzene dönüşemedi. İşte ikinci kitabın temel problemi tam da budur.

Dolayısıyla ilk kitapta tartıştığım “hasta kökler” ikinci kitapta terk edilmiyor; aksine, tarihsel arka planı oluşturmaya devam ediyor. Ancak bu kez odak noktası kökler değil, onların ürettiği tarihsel sonuçlar. Mercek de kolektif kimlikler düzleminden daha geniş bir alana, siyasal alanın bütününe çevriliyor. Ekonomik boyut bu kitapta merkezde olmasa da her zaman arka planda yer alıyor.

Kitap, 1876’dan günümüze kadar yaşanan altı büyük demokratikleşme hamlesini birbirinden kopuk olaylar olarak değil, aynı tarihsel problemin farklı dönemlerde aldığı biçimler olarak ele alıyor. Ben bunlara bu nedenle “demokrasi şafakları” diyorum. Çünkü her biri güçlü bir demokratikleşme umudu yaratıyor; ama hiçbiri kalıcı bir demokratik gündüze dönüşemiyor.

Aslında ikinci cildin bütününe yön veren soru da budur: Demokratikleşme umutları neden defalarca ortaya çıkmış, fakat her seferinde farklı yollarla kesintiye uğrayarak yeniden otoriterleşmeye evrilmiştir ve bu yöndeki güçlü tarihsel açılımlar neden kalıcılaşamamıştır? Bu kitap, o soruya tarihsel bir cevap arama denemesidir.

-1820’lerden bugüne altı demokrasi şafağı yaşandı. Neden “demokrasi şafağı” tanımını kullandınız?

-Çünkü bu tarihsel dönemlerin hiçbirini tam anlamıyla demokrasi olarak nitelendirmiyorum. Aynı şekilde bunları yalnızca başarısız girişimler ya da kaçırılmış fırsatlar olarak görmek de bana göre eksik kalıyor. Ben bu dönemleri “şafak” olarak tanımlıyorum. Çünkü şafak, karanlığın bütünüyle sona ermediği, ama aydınlığın da henüz tam olarak doğmadığı geçiş anıdır. Umudun görünür olduğu, fakat sonucun henüz kesinleşmediği bir zaman dilimini ifade eder.

Ancak burada bir noktayı özellikle vurgulamak isterim. Kitabın kronolojik başlangıcı 1876’dır; ancak analitik başlangıcı değildir. Analitik çerçeve, ilk kitapta tartıştığım ve özellikle 19. yüzyılın ortalarında belirginleşmeye başlayan zihniyet dünyasında aranmalıdır. İkinci kitap, bu zihniyet dünyasının yaklaşık 150 yıllık siyasal tarihte nasıl tezahür ettiğini incelemeye çalışıyor.

Türkiye’nin yaklaşık 200 yıllık modernleşme ve siyasal dönüşüm tarihine bu gözle bakıldığında, birbirinden oldukça farklı görünen bazı dönemlerin aslında ortak bir özellik taşıdığı görülüyor. Bu dönemlerin her birinde anayasal düzenin kurulması ya da yeniden canlanması, siyasal temsilin genişlemesi, meclisin güç kazanması, temel hak ve özgürlüklerin gelişmesi, çoğulculuğun artması ve devlet iktidarının sınırlandırılması yönünde güçlü beklentiler ortaya çıkmıştır. Kısacası, her biri demokrasiye doğru güçlü bir yönelişi temsil eder. Ama hiçbiri kalıcı ve köklü bir demokratik düzene dönüşememiştir.

Bu nedenle “devrim”, “reform”, “anayasal dönem” ya da “demokratikleşme süreci” gibi kavramlar yerine “şafak” metaforunu tercih ettim. Çünkü bu kavram hem umudu hem de kırılganlığı aynı anda anlatıyor.

Aslında bu kitapta yapmak istediğim şey, Osmanlı-Türkiye siyasal tarihini tek tek rejim değişiklikleri üzerinden okumak yerine, uzun erimli bir demokratikleşme tarihi olarak yeniden düşünmek. Bu yönüyle kitap, yalnızca yerleşik bazı tarihsel kabulleri değil, anaakım tarihyazımı ile kolektif hafıza politikalarının birlikte kurduğu anlatıyı da tersyüz etmeyi öneriyor.

Temelde, ilerlemeci anaakım anlatının karşımıza çıkardığı “modernleşmenin doğal sonucu olarak sürekli ilerleyen demokratikleşme” anlayışını, yani “karanlıktan aydınlığa doğrusal geçiş” hikâyesini sorguluyorum. Bunun yerine, ara umut dönemlerine rağmen demokrasisizliğin büyük ölçüde devam ettiğini ve asıl sürekliliğin geceye ait olduğunu öne sürüyorum. Bu nedenle şafak metaforu aynı zamanda doğrusal tarih anlayışına da bir itiraz içeriyor. Demokrasi tarihi doğrusal bir ilerleme çizgisi izlemiyor; ilerlemeler kadar geri dönüşler, açılımlar kadar kapanmalar, özgürleşmeler kadar otoriterleşmeler de bu tarihin ayrılmaz parçaları. Hatta kimi dönemlerde demokratikleşme ile otoriterleşme eğilimleri aynı süreç içinde birlikte var olabiliyor. “Şafak” kavramı tam da bu ikili karakteri anlatmaya imkân veriyor.

Hâkim anlatılar genellikle 1876’yı, 1908’i, 1920-23 dönemini, 1946 yılında çok partili hayata geçişi, 1960 sonrasını ya da 2002 sonrasını birbirinden kopuk tarihsel kesitler olarak ele alıyor; çoğu zaman bunlardan her birini kendi ideolojik bağlamı içinde ya yüceltiyor ya da bütünüyle mahkûm ediyor. Oysa ben bunların, bütün farklılıklarına rağmen, aynı tarihsel örüntünün farklı tezahürleri olarak okunabileceğini düşünüyorum.

Dolayısıyla kitap altı ayrı hikâye anlatmıyor; tek bir tarihsel hikâyeyi altı farklı tarihsel bağlam içinde izliyor. O hikâye de demokratikleşme arayışlarının sürekli yeniden başlaması, her seferinde güçlü umutlar üretmesi ve ardından farklı mekanizmalarla kesintiye uğramasıdır.

Kısacası, kitapta kullandığım “şafak” kavramı yalnızca edebi bir metafor değil; aynı zamanda analitik bir kategori. Bu kavram sayesinde farklı tarihsel dönemleri ortak ölçütlerle karşılaştırmak, demokratik umutların hangi koşullarda güçlendiğini ve neden kalıcılaşamadığını daha net görebilmek mümkün oluyor.

Zaten kitabın ikinci bölümünün başlığı da bu nedenle Geceye Evrilen Demokrasi Şafakları. Benim asıl merak ettiğim mesele şafakların ortaya çıkması değil; neden her seferinde yeniden geceye evrildikleridir. Çünkü bana göre Osmanlı-Türkiye demokrasi tarihi, altı ayrı dönemin hikâyesi değil; altı kez demokrasi şafağının söktüğü, ama bir kez olsun kalıcı bir demokratik gündüze ulaşılamayan uzun bir demokrasisizlik hikâyesidir.

-Altı demokrasi şafağını kısaca tarihler misiniz?

-Elbette. Ancak önce küçük bir uyarı yapayım. Bu dönemleri birbirinden kesin çizgilerle ayrılan rejimler ya da birbirini tekrarlayan demokratikleşme girişimleri olarak görmüyorum. Her biri kendi tarihsel bağlamı içinde son derece özgün özellikler taşıyor. Ortak olan, hepsinin güçlü bir demokratikleşme umudu üretmesi; farklı olan ise bu umutların ortaya çıkış biçimleri, toplumsal taşıyıcıları ve sonunda neden geceye evrildikleridir.

Birinci demokrasi şafağı, 1876-1878 dönemidir. Kânûn-ı Esâsî’nin ilanı ve Meclis-i Mebusan’ın açılmasıyla birlikte Osmanlı tarihinde ilk kez mutlak iktidarın anayasal sınırlar içine alınması yönünde ciddi bir adım atıldı. Bu deneyim kısa sürdü; ama anayasal parlamenter yönetim fikrini siyasal gündeme kalıcı biçimde soktu.

İkinci şafak, 1908 Devrimi ile başladı. II. Meşrutiyet yalnızca anayasanın yeniden yürürlüğe girmesi ve parlamenter sisteme dönüş anlamına gelmiyordu. Basının, derneklerin, siyasal örgütlenmelerin ve kamusal tartışmaların olağanüstü canlandığı; çok farklı toplumsal ve siyasal aktörlerin görünür hale geldiği dinamik bir dönemdi. Ancak savaşlar, olağanüstü koşullar ve giderek merkezileşen siyasal iktidar bu çoğulcu atmosferi kısa sürede daralttı.

Üçüncü şafak, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından, 1918 sonrasında ortaya çıkan yeni uluslararası ve bölgesel konjonktürde söktü; 1923’te Cumhuriyet’in ilanına giden süreçte yeniden geceye evrildi. Bana göre Türkiye demokrasi tarihinin en özgün ve aynı zamanda en yanlış anlaşılan dönemlerinden biridir. Özellikle 1918-1920 arasındaki arayışlar ile 1920-1923 Birinci Meclis deneyimi, farklı siyasal eğilimlerin ve temsil anlayışlarının bir arada var olabildiği çoğulcu bir siyasal laboratuvar oluşturdu. Ancak bu çoğulcu imkânlar giderek tasfiye edildi ve bu şafak da kalıcı bir demokratik düzene dönüşemedi. Bu sürecin neden ve nasıl sona erdiğini ayrıca konuşuruz.

Dördüncü şafak, 1946’da çok partili siyasal hayata geçişle başladı. Tek parti yönetiminden seçim rekabetine geçilmesi ve 1950’de iktidarın seçim yoluyla el değiştirmesi, siyasal tarih açısından kuşkusuz tarihsel önemde gelişmelerdir. Ancak yalnızca seçim ve parlamentoyla sınırlı demokratikleşmenin yeterli olmadığı da kısa sürede görüldü; 1954’e gelindiğinde bu modelin sınırları belirginleşmeye başladı.

Beşinci şafak, öncekilerden belirgin biçimde ayrılıyor. 1960 sonrasında, özellikle 1961 Anayasası’nın açtığı özgürlük ortamıyla başlayan ve yaklaşık 20 yıl boyunca bütün iniş çıkışlarına rağmen devam eden uzun bir demokratikleşme döneminden söz ediyorum. Bu dönemi farklı kılan yalnızca anayasal güvencelerin genişlemesi değildir. Ayırt edici asıl özellik, demosun çok daha geniş kesimlerinin ilk kez siyasal hayatın aktif öznesi haline gelmesidir. İşçi hareketi, sendikalar, öğrenciler, kadınlar, sosyalistler, İslamcılar, Kürtler, Aleviler ve daha birçok toplumsal aktör, bütün farklılıklarına rağmen siyasal alanı önceki dönemlerle kıyaslanamayacak ölçüde genişlettiler. Elbette bu dönem askeri müdahaleleri, siyasal şiddeti ve otoriterleşme eğilimlerini de içeriyordu. Buna rağmen hem önceki şafaklardan çok daha uzun sürdü hem de demokratikleşmeyi toplumsallaştırması bakımından en derin izleri bıraktı.

Altıncı ve son şafak ise 2002 sonrasında AK Parti iktidarıyla başladı. İlk yıllarda Avrupa Birliği süreci, reform politikaları, askeri vesayetin geriletilmesi ve demokratikleşme söylemi hem içeride hem dışarıda güçlü bir iyimserlik yarattı. Ancak zamanla bu umut yerini yeni bir otoriterleşme sürecine bıraktı ve başlangıçtaki demokratikleşme iddiasıyla ortaya çıkan siyasal tablo ile arasındaki mesafe giderek büyüdü.

Görüldüğü gibi, bu altı şafak birbirinin tekrarı değildir. Her birinin tarihsel koşulları, aktörleri ve dinamikleri farklıdır. Kitabın iddiası da bütün bu farklılıkların içinde tekrar eden ortak tarihsel örüntüyü görünür kılmaktır. Bu nedenle kitap esasen altı ayrı dönemi anlatmıyor; yaklaşık 150 yıllık tek bir demokratikleşme hikâyesini altı farklı tarihsel uğrak üzerinden yeniden okumayı öneriyor.

Esasen kitabın bölümleri de bu altı döneme göre değil, bu uzun tarihsel sürecin makro-analizi sonucunda ulaştığım altı ortak gözlem ve tespite göre kurgulandı. Çünkü asıl amacım dönemleri tek tek anlatmak değil, bu dönemlerin ortak mantığını görünür kılmaktı. Dolayısıyla cevap aradığım temel soru şu: Bunca farklı tarihsel koşula rağmen, neden altı demokrasi şafağının hiçbiri kalıcı bir demokratik gündüze dönüşemedi?

-Tartıştığınız konulardan belirleyici olanı demokrasi şafaklarının geceye evrilmesi. Neden geceye evrildi, güneş doğamadı? Bu bağlamda altı şafak için ortaya koyduğunuz altı genel gözlem ve tespiti özetler misiniz?

-Aslında kitabın analitik omurgasını bu altı temel gözlem ve tespit oluşturuyor. Bir önceki soruda sözünü ettiğimiz altı demokrasi şafağı, yaklaşık 150 yıllık demokratikleşme tarihinin kronolojik uğraklarıydı. Kitabın bölümleri ise bu dönemlere göre değil, bu uzun tarihsel sürecin makro-analizi sonucunda ulaştığım altı ortak gözlem ve tespite göre kurgulandı. Çünkü beni asıl ilgilendiren, tek tek dönemlerin ayrıntılarından çok, bütün farklılıklarına rağmen neden benzer sonuçlar üretmiş olmalarıydı.

Detaya girmeden önce bu altı gözlem ve tespiti kısaca sıralayayım…

Birincisi, demokrasi şafaklarının hem başlangıçlarında hem de sona erişlerinde darbelerin ve olağanüstü siyasal müdahalelerin oynadığı belirleyici rol. İlginç olan, darbelerin yalnızca demokrasiyi kesintiye uğratan olaylar olmaması; bazı şafakların ortaya çıkışında da önemli rol oynayabilmeleri. Bu da bizi “darbe”, “ihtilal” ve “devrim” kavramlarını yeniden düşünmeye zorluyor.

İkincisi, demokratikleşme süreçlerinde sıkça tekrarlanan “emperyalizm” ya da “Batı dayatması” açıklamalarının yeniden değerlendirilmesi gereği. Yaklaşık 150 yıllık tarihe bakıldığında uluslararası konjonktürün ve Batı ile ilişkilerin demokratikleşme üzerinde her zaman olumsuz değil, kimi dönemlerde oldukça olumlu etkiler de yaptığı görülüyor. Dolayısıyla tek yönlü açıklamalar yetersiz kalıyor. Bu konu, benim “Anti-emperyalizmin ergenlik hastalığı” diye tanımladığım meseleye kadar uzanıyor; ama o, başlı başına ayrı bir söyleşinin konusu.

Üçüncü gözlem ve tespit, demokratikleşmeyi ya da cumhuriyeti savunan birçok devrimci veya reformcu aktörün demokratik zihniyeti aynı ölçüde içselleştirememiş olmasıyla ilgili. Kitapta bunu “demokratsız demokrasi” olarak kavramsallaştırıyorum. İlk kitapta tartıştığım zihniyet dünyasının, özellikle egalofobinin ve onun beslendiği tarihsel kodların, siyasal tarih içindeki yansıması da budur.

Dördüncü gözlem ve tespit, şafakların başlangıçlarında olduğu kadar kendi içlerinde de halkın, yani demosun, büyük ölçüde edilgen kalmasıdır. Demokratikleşme adına önemli adımlar atılıyor; ama halk çoğu zaman sürecin gerçek öznesi haline gelemiyor. Kitapta bunu da “demossuz demokrasi” kavramıyla tartışıyorum.

Beşinci gözlem ve tespit, hemen bütün demokrasi şafaklarında “yandaş” ve “karşıt” söylemlerinin araçsallaştırılması. Siyasal mücadele zamanla demokratik rekabet olmaktan çıkıp, rakibi gayrimeşru ilan etmeye dayanan bir meşruiyet mücadelesine dönüşüyor. Bu noktaya, isterseniz bir sonraki soruda daha ayrıntılı döneriz.

Altıncı ve son gözlem ve tespit ise neredeyse bütün demokrasi şafaklarının sonunda yaşanan sert hesaplaşmalar, iç kavgalar ve kapsamlı tasfiye süreçleri. Adeta klasik ifadeyle, “devrimin kendi evlatlarını yemesi”. Demokratikleşmeye öncülük eden aktörler, başarıya ulaştıkları anda kendi içlerinde bölünüyor, birbirlerini tasfiye ediyor ve böylece demokratikleşme süreci de sürekliliğini kaybediyor.

Elbette bu altı gözlem ve tespitin her biri tek başına açıklayıcı değil. Ben de zaten tek nedenli açıklamalar yapmaya çalışmıyorum. Kitapta göstermeye çalıştığım şey, bu altı gözlem ve tespitin farklı dönemlerde farklı yoğunluklarda bir araya gelerek, birbirinden oldukça farklı görünen demokrasi şafaklarının neden benzer biçimlerde geceye evrildiğini açıklamaya yardımcı olduğudur.

-Altı genel gözlem ve tespitten beşincisi, “araçsallaştırılan yandaş ve karşıt senaryoları”. Günümüzde de çok sık kullandığımız bu kavramlar üzerine değerlendirmenizi almak isterim. Yandaşlık ve karşıtlıkla demokrasinin nasıl bir ilişkisi var?

-Elbette var. Ancak kitapta dikkat çekmeye çalıştığım mesele, siyasal kutuplaşmanın kendisi değil; yaklaşık 150 yıllık demokrasi tarihimiz boyunca “yandaş” ve “karşıt” söylemlerinin nasıl araçsallaştırıldığıdır.

Önce bir ayrım yapmak gerekiyor. Demokratik siyasette iktidar ile muhalefetin, farklı siyasal programların ve farklı görüşlerin bulunması son derece doğaldır. Hatta bu, demokrasinin vazgeçilmez koşullarından biridir. Benim ele aldığım mesele ise bu farklılıkların varlığı değil; siyasal mücadelenin zamanla rakibin meşruiyetini ortadan kaldırmaya yönelmesidir.

Osmanlı-Türkiye demokrasi tarihinde, hemen bütün demokrasi şafaklarında, halk, millet ya da demos adına; cumhuriyet, devrim veya demokrasi için yola çıkan siyasal aktörlerin, iktidar mücadelesi sertleştikçe alternatiflerini giderek “demokrasi karşıtı”, “cumhuriyet karşıtı”, “devrim karşıtı” ya da benzeri sıfatlarla tanımlamaya başladıklarını görüyoruz. Böylece siyasal rekabet, farklı demokratik seçenekler arasındaki bir yarış olmaktan çıkıyor; bir tarafın kendisini demokrasinin tek meşru temsilcisi, diğer tarafı ise demokrasinin düşmanı olarak sunduğu bir meşruiyet mücadelesine dönüşüyor.

Ben buna “araçsallaştırılan yandaşlar-karşıtlar senaryosu” diyorum. Çünkü burada belirleyici olan, kimin gerçekten demokrasi yanlısı ya da demokrasi karşıtı olduğu değil; bu kavramların siyasal mücadelede meşruiyet üretmek ve rakibi gayrimeşru göstermek amacıyla kullanılmasıdır.

Bu durumun en önemli sonucu, demokratik rekabet alanının giderek daralmasıdır. Çünkü rakip, meşru bir siyasal aktör olarak değil de demokrasiye, cumhuriyete ya da millete tehdit olarak tanımlandığında, artık onunla eşit koşullarda siyasal rekabet yürütmenin de anlamı kalmıyor. Böylece demokratik mücadele yerini, rakibi tasfiye etmeyi meşru gören bir siyasal anlayışa bırakabiliyor.

Daha da önemlisi, bu söylem yalnızca iktidarlar tarafından kullanılmıyor. Muhalefette olan siyasal aktörler de iktidara geldiklerinde aynı dili yeniden üretebiliyorlar. Bu nedenle ben bunu belirli bir ideolojiye, partiye ya da döneme özgü bir sorun olarak değil; Osmanlı-Türkiye demokrasi tarihinin tekrar eden yapısal özelliklerinden biri olarak değerlendiriyorum.

Esasen burada belirleyici olan, erk mücadelesidir. Demokrasi, cumhuriyet ya da halk adına yürütüldüğü söylenen siyasal mücadeleler, zamanla ortak yaşamı düzenlemeye yönelik demokratik rekabet olmaktan çıkıp, rakibi gayrimeşru ilan etmeye dayalı bir iktidar mücadelesine dönüşebiliyor. Böylece başlangıçta araç olan “yandaş” ve “karşıt” kategorileri, siyasal alanı belirleyen temel ayrımlardan biri haline geliyor.

Bence bugün de en büyük sorunlarımızdan biri budur. Demokrasi, rakibini ortadan kaldırma rejimi değil; meşru rakiplerle birlikte yaşama ve rekabet etme rejimidir. Demokratik kültürün temel ölçütlerinden biri de, siyasal olarak en sert biçimde karşı çıktığımız insanların bile meşru siyasal aktörler olarak var olma hakkını kabul edebilmemizdir.

-Türkiye’de ezberleri bozacak bir dönem, tabii objektif değerlendirildiğinde; üçüncü şafak, 1918-1923. “Bu dönemi Cumhuriyet’in ilanı bitirdi” diyorsunuz. Neden?

-Önce küçük ama önemli bir açıklama yapayım. Burada Cumhuriyet’in ilanını Türkiye’nin demokrasi sorunlarının başlangıcı olarak göstermiyorum. Böyle bir iddiam yok. Tam tersine, ilk kitapta ayrıntılı biçimde tartışmaya çalıştığım gibi, demokratikleşmeyi zorlaştıran zihniyet dünyasının kökleri çok daha eskiye, özellikle 19. yüzyılın ortalarında belirginleşmeye başlayan düşünsel ve siyasal dönüşümlere uzanıyor. Dolayısıyla zihniyet tarihi bağlamında burada söz konusu olan, “yanlış iliklenen ilk düğme” meselesi değil; üçüncü demokrasi şafağının neden ve nasıl sona erdiği meselesidir.

Benim dikkat çekmeye çalıştığım nokta şu: 1918 sonrasındaki gelişmeler ve özellikle 1920-1923 arasındaki Birinci Meclis deneyimi, Türkiye demokrasi tarihinin en özgün ve en yaratıcı siyasal laboratuvarlarından biridir. Bu dönemde yalnızca farklı siyasal eğilimler değil, farklı temsil anlayışları, farklı gelecek tasavvurları ve farklı egemenlik yorumları da aynı Meclis içinde birlikte var olabiliyordu. Bu yönüyle Birinci Meclis, daha sonra oluşacak resmi anlatının geriye dönük olarak sunduğundan çok daha zengin ve çoğulcu bir deneyimdi.

Benim iddiam, Cumhuriyet’in ilanının yanlış olduğu değil; Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde tercih edilen siyasal modelin, Birinci Meclis’in mevcut çoğulculuğunu sürdürememiş olmasıdır. 1923 sonrasında giderek merkezileşen iktidar yapısı, siyasal çoğulculuğun daralması, muhalefetin tasfiyesi ve farklı temsil anlayışlarının sistem dışına itilmesiyle birlikte, üçüncü demokrasi şafağı da sona ermiştir.

Dolayısıyla burada tartışılan şey rejimin adı değil, siyasal pratiğin niteliğidir. Aynı şekilde mesele cumhuriyet ile monarşi arasında tercih yapmak da değildir. Kitapta cevap aradığım soru şudur: Birinci Meclis döneminde ortaya çıkan çoğulcu siyasal imkânlar neden sürdürülemedi? Neden farklı siyasal aktörlerin birlikte var olabildiği o ortam, kısa süre içinde daha merkezi ve tekçi bir siyasal yapıya dönüştü?

Bu soruyu sormanın Cumhuriyet’in tarihsel önemini küçümsemekle hiçbir ilgisi yok. Aksine, Cumhuriyet’in kuruluşunu da demokratikleşme tarihi içinde daha serinkanlı ve analitik biçimde değerlendirebilmekle ilgisi var. Çünkü tarihçilik, kutsallaştırmak ya da mahkûm etmek değil; tarihsel süreçleri anlamaya çalışmaktır.

Bana göre Birinci Meclis dönemi tam da bu nedenle yeniden düşünülmeyi hak ediyor. Çünkü yalnızca yaşanmış olanı değil, yaşanabilecek ama gerçekleşmeyen ya da tasfiye edilen siyasal ihtimalleri de görünür kılıyor. Demokrasi tarihi, yalnızca gerçekleşenlerin değil; gerçekleşme ihtimali bulunan ama farklı nedenlerle sürdürülemeyen deneyimlerin de tarihidir.

-Yüzleşmeyi önemsiyorsunuz. “Bu coğrafyanın buna ihtiyacı var” derken bununla tam olarak neyi kastediyorsunuz?

-Evet, kesinlikle öyle.

Sanırım bu soruyu yöneltmenizin nedeni, Dersim Kırımı (1935-47) üzerine çalışmalarım ve Ermeni Soykırımı’ndan bugüne işlenmiş insanlığa karşı suçlar, yüzleşme ve onarıcı adalet bağlamında söylediklerim ve yazdıklarım. Ancak Osmanlı-Türkiye demokrasi tarihi, daha doğrusu demokrasisizlik tarihi bağlamında kullandığım “yüzleşme” kavramı, yalnızca 1915’ten bugüne devletin ve/veya çoğunluğun eliyle yaşatılmış ağır acıların hatırlanması ve tanınması ile onarıcı adaletle sınırlı değil. Bunlar elbette son derece önemli. Ama bu kitap bağlamında sözünü ettiğim yüzleşme, bundan çok daha geniş bir anlam taşıyor.

Burada kastettiğim yüzleşme, yaklaşık 150 yıllık demokrasi tarihimiz boyunca tekrar tekrar karşımıza çıkan zihniyet kalıplarıyla, siyasal alışkanlıklarla, yerleşik tarih anlatılarıyla ve demokratikleşmeyi engelleyen yapısal sorunlarla yüzleşebilme cesaretidir. Başka bir deyişle, yalnızca yaşanmış büyük adaletsizliklerle değil; o adaletsizlikleri mümkün kılan düşünme ve siyaset yapma biçimleriyle de yüzleşebilmektir.

Bu nedenle tarihçilik bana göre yalnızca geçmişi anlatmak değil, geçmişi eleştirel biçimde anlamaya çalışmaktır. Yüzleşmeyi de geçmişi bugünün siyasal mücadeleleri için araçsallaştırmak ya da sürekli suçlu aramak olarak görmüyorum. Asıl önemli olan, aynı zihniyet kalıplarının ve aynı siyasal reflekslerin neden farklı dönemlerde yeniden üretildiğini anlayabilmektir.

Bu kitapta yapmaya çalıştığım da tam olarak bu. Yaklaşık 150 yıllık demokratikleşme deneyimimize, başarıları kadar başarısızlıklarıyla da bakmaya çalışıyorum. Çünkü ancak o zaman, neden altı demokrasi şafağının hiçbirinin kalıcı bir demokratik gündüze dönüşemediğini anlayabiliriz.

Bana göre bu coğrafyanın en büyük sorunlarından biri, geçmişin ya kutsallaştırılması ya da bütünüyle mahkûm edilmesidir. Oysa demokratik bir toplum, geçmişini ne resmi anlatıların sınırları içinde ne de karşı anlatıların mutlak doğruları üzerinden tartışabilir. Farklı hafızaların, farklı deneyimlerin ve farklı yorumların meşruiyetini kabul edebilen eleştirel bir tarih bilincine ihtiyaç var.

Bu nedenle yüzleşmeyi yalnızca tarihçilerin ya da mağdurların meselesi olarak da görmüyorum. Bana göre yüzleşme, demokratik yurttaşlığın ve demokratik siyasal kültürün temel koşullarından biridir. Geçmişin bütün karmaşıklığını kabul ederek onunla konuşabilen toplumlar, demokratik geleceklerini de daha sağlam temeller üzerine kurabilirler.

Sonuçta amaç, geçmişi daha iyi anlayarak bugünü ve geleceği daha demokratik biçimde kurabilmektir.

-Uzun süredir geceyi yaşıyoruz. Elbette yeni bir şafak için umutvarız. Bugün, yarın, bir gün… Yeniden geceye evrilmemesi için bugünden ne yapmalı? “Demokrasi kültürünün kökleşememesi” tespitiniz var, nasıl kökleşir?

Önceki soruyla ilintili, “Türkiye’de demokratik tahayyülün tam anlamıyla eşit yurttaşlık ilkesine dayanabilmesi için yalnızca kurumsal reformlar değil, aynı zamanda derin bir entelektüel ve kültürel dönüşüm de gereklidir” diyorsunuz. Nasıl?

-Aslında bu iki soru birbirinden ayrılmaz. Çünkü demokratik kültürün nasıl kökleşeceği sorusuyla, gerekli entelektüel ve kültürel dönüşümün nasıl gerçekleşeceği aynı meselenin iki farklı yönünü ifade ediyor.

Yaklaşık 150 yıllık demokrasi tarihine baktığımızda çok önemli bir ders görüyoruz. Defalarca anayasa yapıldı, parlamentolar açıldı, seçimler gerçekleştirildi, temel hak ve özgürlükler genişletildi. Bunların hiçbiri önemsiz değildir; tam tersine demokratikleşmenin vazgeçilmez adımlarıdır. Ama aynı tarih bize, bunların tek başına yeterli olmadığını da gösteriyor. Çünkü demokratik kurumlar ile demokratik kültür birbirini tamamlayan iki temel unsurdur. Kurumlar olmadan demokratik kültürün gelişmesi çok zordur; ama demokratik kültür olmadan da kurumlar uzun ömürlü olamaz.


”Demokrasi, sadece devletin örgütlenme biçimi değil; aynı zamanda bir birlikte yaşama kültürüdür. İnsanların birbirlerini eşit siyasal özneler olarak görebilmeleri, farklı fikirlerle, kimliklerle ve yaşam tarzlarıyla bir arada yaşayabilmeyi içselleştirebilmeleri gerekir”

İşte bu nedenle kitapta yalnızca anayasal ya da kurumsal reformlardan söz etmiyorum. Demokrasi, sadece devletin örgütlenme biçimi değil; aynı zamanda bir birlikte yaşama kültürüdür. İnsanların birbirlerini eşit siyasal özneler olarak görebilmeleri, farklı fikirlerle, kimliklerle ve yaşam tarzlarıyla bir arada yaşayabilmeyi içselleştirebilmeleri gerekir.

Burada ilk kitaptaki temel tartışmaya yeniden dönüyoruz. Orada “egalofobi” kavramıyla tartışmaya çalıştığım mesele, eşitlikten, daha doğrusu denklikten duyulan tarihsel korkuydu. Bu korku aşılmadan demokratik kurumların kalıcı biçimde işlemesi de çok güç oluyor. Çünkü demokrasi, en temelde, insanların birbirlerini eşit siyasal özneler olarak kabul etmelerine dayanır. Bu zihniyet yerleşmediği sürece anayasa değişebilir, seçim sistemi değişebilir, iktidarlar değişebilir; ama demokratikleşme sürekli kırılgan kalır.

Bu nedenle sözünü ettiğim entelektüel ve kültürel dönüşüm, yalnızca eğitim sisteminde yapılacak değişikliklerden ibaret değildir. Çok daha kapsamlı bir zihniyet dönüşümünü kastediyorum. Devletle kurduğumuz ilişkiyi, farklı kimliklere bakışımızı, çoğulculuk anlayışımızı, hakikatle ilişkimizi ve en önemlisi eşit yurttaşlık fikrini yeniden düşünmek zorundayız.

Bu dönüşümün yalnızca devletten beklenmesi de doğru olmaz. Demokratik kültür yasalarla emredilemez. Okulda öğrenilir, ailede deneyimlenir, sivil toplumda güçlenir, gündelik hayatta sınanır ve siyasal pratik içinde olgunlaşır. Kısacası demokrasi, yalnızca devletin kurduğu bir rejim değil, toplumun birlikte ürettiği bir yaşam biçimidir.

Bu yüzden demokratikleşmeyi yalnızca iktidar değişikliği ya da kurumsal reform meselesi olarak görmüyorum. Bunlar elbette gereklidir; ama yeterli değildir. Kalıcı demokratikleşme ancak demokratik kurumlarla demokratik kültürün birbirini beslediği bir zeminde mümkün olabilir.

Sonuç olarak, yeni bir demokrasi şafağının bu kez gerçekten gündüze evrilmesini istiyorsak, yalnızca yeni kurumlar kurmayı değil, yeni bir demokratik siyasal kültür inşa etmeyi de hedeflemek zorundayız. Bunun başlangıç noktası ise bana göre çok açık: Eşit yurttaşlığı yalnızca anayasal bir ilke olarak değil, gündelik hayatın ve siyasal kültürün vazgeçilmez temeli haline getirebilmek.

-Bu iki soruya ek değil de asıl soru olarak, yeni şafağın gündüze evrilmesi için yapılması gerekenler, uyarılarınız ve tavsiyeleriniz? Özellikle radikal demokrasi parantezi açarak…

-Bence bugün asıl tartışılması gereken mesele, yeni bir demokrasi şafağının doğup doğmayacağından çok, doğarsa bu kez nasıl kalıcı hale gelebileceğidir. Çünkü yaklaşık 150 yıllık Osmanlı-Türkiye demokrasi tarihi, demokratik açılımların ortaya çıkabildiğini, ama bunların kalıcı demokratik rejimlere dönüşmesinin çok daha zor olduğunu gösteriyor.

Bugün yeniden demokratikleşmenin, hatta toplumsal barışın konuşulabiliyor olması başlı başına önemlidir. Ancak tarihsel deneyim, böyle dönemlerin kendiliğinden başarıya ulaşmadığını da gösteriyor. İyi niyet, siyasal irade ve toplumsal destek elbette önemlidir; fakat kalıcı demokratikleşme bunlardan ibaret değildir.

Öncelikle demokratikleşmenin, kişilere ya da dönemsel siyasal tercihlere bağlı olmaktan çıkarılıp güçlü hukuki ve kurumsal güvencelere kavuşturulması gerekir. Bunun anlamı yalnızca yeni yasalar çıkarmak değildir. İfade ve örgütlenme özgürlüğünün güvence altına alınması, bağımsız yargının işler hale gelmesi, hukukun üstünlüğünün gerçekten uygulanması ve farklı toplumsal kesimlerin sürece güven duyabilecekleri kapsayıcı bir demokratik çerçevenin oluşturulması gerekir. Demokrasi, kişilerin iyi niyetiyle başlayabilir; ama ancak kurumlarla kalıcılaşabilir.


”Yeni bir demokratikleşme süreci yalnızca anayasal reformlarla sınırlı kalamaz; ifade özgürlüğünü, eleştirel düşünceyi, geçmişle yüzleşme cesaretini ve farklı toplumsal kesimlerin birbirini dinleyebilmesini de güçlendirmelidir. Demokrasi mücadelesinin toplumsallaşması da ancak bu anlayışın toplumsallaşmasıyla mümkündür”

Bunun kadar önemli olan ikinci mesele ise demokratik kültürdür. Bir önceki soruda da vurguladığımız gibi, demokratik kurumlarla demokratik kültür birbirini tamamlayan iki temel unsurdur. Bu nedenle yeni bir demokratikleşme süreci yalnızca anayasal reformlarla sınırlı kalamaz; ifade özgürlüğünü, eleştirel düşünceyi, geçmişle yüzleşme cesaretini ve farklı toplumsal kesimlerin birbirini dinleyebilmesini de güçlendirmelidir. Demokrasi mücadelesinin toplumsallaşması da ancak bu anlayışın toplumsallaşmasıyla mümkündür.

Burada özellikle radikal demokrasi kavramını önemsiyorum. Bunu, mevcut demokratik kurumları reddeden maksimalist ya da köktenci bir yaklaşım olarak değil; onları aşmayı değil derinleştirmeyi hedefleyen bir perspektif olarak anlıyorum. Temsili demokrasi vazgeçilmezdir; ama tek başına yeterli değildir. Demokrasi yalnızca seçimlerden ibaret görüldüğünde kolayca kırılgan hale gelebilir. Oysa bilinçli ve duyarlı yurttaşlar kamusal hayatın sürekli ve etkin özneleri haline gelebildikleri ölçüde demokratik rejimler de güçlenir.

Bu nedenle yeni bir demokrasi şafağının bu kez gerçekten gündüze evrilebilmesi, yalnızca iktidarın değişmesine değil; siyaset yapma biçiminin de değişmesine bağlıdır. Daha katılımcı, daha çoğulcu, daha eşitlikçi ve daha müzakereci bir siyasal kültüre ihtiyaç var. Demokratik rekabetin, rakipleri gayrimeşru ilan eden bir anlayış yerine, farklılıkların meşruiyetini kabul eden ve birlikte yaşamayı mümkün kılan bir zemine oturması gerekiyor.

Bir tarihçi olarak iyimserliği romantik bir duygu değil, tarihsel bir sorumluluk olarak görüyorum. Çünkü tarih yalnızca savaşların, darbelerin ve otoriterleşmenin tarihi değildir. Aynı zamanda toplumların geçmişlerinden öğrenebildikleri, yeni uzlaşımlar üretebildikleri ve daha demokratik bir gelecek kurabildikleri dönemlerin de tarihidir.

Bu nedenle iyimser olmak için her zaman nedenler olduğunu düşünüyorum. Ama bu iyimserlik, tarihsel deneyimin uyardığı riskleri görmezden gelmekten değil; o deneyimlerden gerekli dersleri çıkarabilme ihtimalinden kaynaklanıyor. Yaklaşık 150 yıllık demokrasi tarihinin belki de en önemli dersi şudur: Demokratik şafaklar kendiliğinden gündüze dönüşmez. Bunun için demokratik kurumlara, demokratik kültüre ve eşit yurttaşlık temelinde yeniden inşa edilecek ortak bir siyasal hayata ihtiyaç vardır.

-”Demos yoksa demokrasi de yok” kitapta sıkça vurgulanıyor. “Siyaset, siyasetçilere -meslek edinmişlere- bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir. Halkın edilgen durumdan etken duruma geçmesi, siyasallaşması, izleyici konumundan özne durumuna geçmesi” olarak özetlenebilecek anlayışla denk düşen bir durum değil midir?

-Kesinlikle öyle. Hatta kitabın en temel iddialarından biri de bu. Demokrasi sözcüğünün ilk yarısı olan demos unutulduğunda, ikinci yarısı olan kratos da doğru anlaşılamıyor. Demokrasi yalnızca bir yönetim biçimi değil; halkın siyasal özne haline gelebildiği bir toplumsal ve siyasal örgütlenme biçimidir.

Yaklaşık 150 yıllık demokrasi tarihine baktığımızda dikkat çekici bir durum görüyoruz. Demokratikleşme girişimlerinin önemli bir bölümü halk adına yürütülüyor; ama halkın doğrudan ve sürekli katılımıyla gerçekleşmiyor. Daha önce sözünü ettiğim “demossuz demokrasi” kavramıyla anlatmaya çalıştığım mesele tam da bu.

Elbette temsili demokrasi modern toplumlarda vazgeçilmezdir. Milyonlarca insanın doğrudan karar aldığı bir siyasal düzen gerçekçi olmayabilir. Ancak temsili demokrasiyi, yurttaşların yalnızca seçimden seçime oy kullandıkları bir sisteme indirgediğimizde, demokrasinin toplumsal temeli giderek zayıflıyor. Demokrasi yalnızca temsil edilmek değil; katılabilmek, denetleyebilmek, itiraz edebilmek ve kamusal tartışmanın parçası olabilmektir. Ayrıca karar alma süreçlerine doğrudan katılımı mümkün olduğunca artıracak ademi merkeziyetçi yapılar ile yerel ve mikro-ölçekli demokratik ağların geliştirilmesi de büyük önem taşıyor.

Bu nedenle yurttaşlığı da yeniden düşünmek gerekiyor. Yurttaş yalnızca hak ve hizmet talep eden kişi değil; ortak siyasal hayatın kurucu öznelerinden biridir. Demokrasi de tam bu nedenle yalnızca parlamentoda yaşanmaz; sendikada, meslek örgütünde, üniversitede, belediyede, mahallede, okulda ve gündelik hayatın bütün alanlarında yaşanır ya da yaşanamaz.

Kitapta radikal demokrasiye yaptığım gönderme de buradan kaynaklanıyor. Çünkü bana göre demokrasinin geleceği, yalnızca temsil mekanizmalarını iyileştirmekte değil; yurttaşların siyasal süreçlere daha sürekli, daha etkin ve daha eşit biçimde katılabilecekleri kanalları çoğaltabilmektedir.

Aslında 1960-1980 arasındaki uzun beşinci demokrasi şafağının en öğretici yanı da buydu. Yaklaşık 20 yıl boyunca çok farklı toplumsal kesimlerin siyasal alana güçlü biçimde katılması, demokrasinin yalnızca devletin değil, toplumun da meselesi olduğunu gösterdi. Bu deneyim, bütün eksikliklerine rağmen, demosun siyasal özne haline gelmesinin demokratikleşmeyi nasıl derinleştirebildiğini de ortaya koydu.


”Halk adına siyaset yapmakla halkın siyaset yapabilmesi aynı şey değildir. Gerçek demokratikleşme, yurttaşların edilgen izleyiciler olmaktan çıkıp ortak siyasal hayatın etkin kurucuları haline gelebildikleri ölçüde gerçekleşebilir”

Bana göre yeni bir demokrasi şafağının kalıcı olabilmesi de ancak bu yolla mümkün olabilir. Halk adına siyaset yapmakla halkın siyaset yapabilmesi aynı şey değildir. Gerçek demokratikleşme, yurttaşların edilgen izleyiciler olmaktan çıkıp ortak siyasal hayatın etkin kurucuları haline gelebildikleri ölçüde gerçekleşebilir.

Ancak burada olası bir yanlış anlamayı önlemek isterim. Demosu merkeze almak, halk dalkavukluğu yapmak, halkı romantik biçimde yüceltmek ya da onu sorgusuz sualsiz izlemek anlamına gelmez. Bu yanlış anlamayı önlemek için kitapta popülizmi de ayrıntılı biçimde tartışıyor ve onun iki farklı yüzü arasında ayrım yapıyorum. Benim önem verdiğim, halkın mevcut önyargılarını ve korkularını araçsallaştıran, bugün dünyanın birçok yerinde egemen hale gelen “tüccar popülizm” değil; halkla birlikte öğrenmeyi, öğretmeyi, değişmeyi ve dönüştürmeyi hedefleyen “dönüştürücü popülizm” anlayışıdır. Demokrasi, aydınlarla halk arasında böylesi diyalektik bir ilişki üzerine kurulduğunda hem demos güçlü bir siyasal özne haline gelebilir hem de popülizmin otoriterleşmeye açık risklerinden uzak durulabilir.

Yaşar Güven
Yaşar Güven
1958’de, Düzce Köprübaşı Ömer Efendi Köyü’nde doğdu. 1980 yılında İTÜ Gemi İnşaat ve Deniz Bilimleri Fakültesi’nden mezun oldu. Üyesi olduğu Gemi Mühendisleri Odası’nın (GMO) 50. yıl ve İstanbul Kafkas Kültür Derneği’nin (İKKD) 60. yıl Andaç çalışmalarının editörlüğünü yaptı. Her iki kurumun yönetim kurullarında görev aldı. Kurucusu olduğu firmada iş yaşamı devam ediyor. 2005 yılı aralık ayında yayın hayatına başlayan Jıneps gazetesinin kurulduğu tarihten itibaren yayın kurulu üyesi.

Yazarın Diğer Yazıları

Drau’ya giden yol: II. Dünya Savaşı’nda Kafkasya – 7. Bölüm

Yaşar Güven 2025 yılı ağustos sayımızda başladığımız ve 6 sayı sürdürdüğümüz “Drau’ya Giden Yol” dosyamıza önemli katkı sunan Ömer Aytek Kurmel’e çok teşekkür ediyorum. İki...

Drau’ya giden yol: II. Dünya Savaşı’nda Kafkasya – 6. Bölüm

Yaşar Güven Ocak ayında es verdiğimiz dizi yazımıza (tek nedeni tembelliğimdir, özür dilerim okurlardan) bu ay devam ediyoruz. Son bölüm olacak. Dosyalarımızda devam ettirecek kaynak,...

Suriye… Dürziler, Aleviler ve şimdi Kürtler

ABD, kendi yarattığı IŞİD'e karşı mücadele etmek temel gerekçesiyle desteklediği, donattığı SDG’yle, SDG’nin omurgası Kürtlerle “işinin bittiğini” -en azından şimdilik- net olarak açıkladı. HTŞ’nin cihatçı...

Sosyal Medyalarımız

9,251BeğenenlerBeğen
2,745TakipçilerTakip Et
4,012TakipçilerTakip Et
677AboneAbone Ol

Son Yazılar

- Advertisement -spot_img