Bağımsızlık Demokrasi Özgürlük Eşitlik Birlik

Öyle bir Cumhuriyet ki…

Yıllar önce yanlış hatırlamıyorsam bir Fransız dergisinde iki kareden oluşan bir karikatür görmüştüm. Birinci karede, neresi olduğunu bilmediğimiz (ancak gene de tahmin edilebilen türden, Güney’den bir tatil ülkesi) bir ülkeden nefis bir deniz, kum, güneş, plajlar, doğal güzellikler, denize giren mutlu insanlar manzarası izleniyor. İkinci karede ise bunun kocaman bir reklam panosu olduğunu görüyoruz ve arkasında polis şiddeti, yoksulluk, kara gözlüklü mafyatik adamlar ve bütün bunları yöneten bir diktatörü görüyoruz. Cilalanmış reklamlar arkasına kamufle olmuş bir 3. dünya ülkesi…

12 Eylül askeri diktatörlük zamanında Ankara Esenboğa Havalimanı’ndan şehir merkezine giden yol üzerinde bütün gecekonduları beyaz boyama zorunluluğu getirmişlerdi. Kenan Efendi yurtdışından “çağdaş” Türkiye’nin başkentine gelen turistlere, devlet erkânına falan ayıp olmasın diye yaptırtmıştı o cilalama işini…

Kibir, aşağılık kompleksi, narsisizm koridorlarında dolaşan bir devlet felsefesinin ürünü olan sığ bir diktatörün performansı o kadar olabilirdi ancak…

Şimdi NATO toplantısı için aynı yol (bu arada adı “Protokol Yolu”ymuş!) gene bir kamuflaja maruz kaldı. Yolun iki yanına, herhalde “görüntü kirliliği yaratan” gecekonduları boyayıp makyaj yapmışlar; yetmemiş, kamufle etmek için önlerine kocaman duvar gibi panolar dikmişler. NATO’nun silahlarını ve zihniyetini temsil eden takım elbiseli ağır adamların arka taraftaki -imajımıza uymayan- evleri görmemeleri ve o evlerde yaşayanlar da dünyanın askeri kaymak tabakasının bindiği ağır arabaları görmesin ve kıskanmasın diye herhalde…

Bu arada panoların üzerlerinde “peace”, “barış”, “ortak gelecek” falan yazıyor!

NATO’cularla “ortaklaştıran” duvarlar, gecekonducularla “ayrıştıran” bir geleceğin lapsusu olmuş adeta!

Ama belli ki, Kenan Efendi’nin yeni versiyonları, şehrin kendisini, bir sürü sokağını, caddesini de Ankaralılar için yasaklamışlar (Macron Efendi için koşu parkuru falan). Bir zamanlar da Kızılay Meydanı, lafta “milletin efendisi” diye paye verilen şalvarlı, poturlu köylülere yasaklanmıştı, hatırlayalım. Şimdi artık ayrım yok; herkese yasaklamışlar. NATO’cuların, Trumpgillerin (bizi ne kadar çok takdir ettiğini ve sevdiğini sık sık söylüyor; çok mutluyuz!) ruhuna uygun bir şekilde militarize ettikleri (“Bakın Sahip, nasıl hizaya getiriyoruz herkesi!”) şehirde, valilik tarafından 13 gün boyunca toplantı, yürüyüş, açlık grevi, bildiri dağıtımı yasaklanmış.

Karantina gibi yani… Hasta olarak gördükleri, korktukları bir toplumu kapatıyorlar… Toplama kampı gibi, topyekûn… Total… Totaliter…

Antalya’da yapılacak “COP 31 Dünya İklim Zirvesi” öncesinde, adeta sembolik olarak güçlü ve manidar bir mesajla (“Bizim silah-savaş muhabbetimizin yanında sizin doğa, iklim felaketi çığlıklarınızın hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur; hatta kapatın çenenizi, ayak altında dolaşmayın!”) 80 yaşına merdiven dayamış TEMA gönüllülerini tutuklamışlar. Gerekçe Orwell’in hayal gücünü bile aşabilecek düzeyde: “Türkiye’nin terörle anılan bir ülke olması gayreti içinde terör eylemi gerçekleştirebilirler.” Somut bir suçlama, kanıt, delil falan yok; sadece “…ebilirler”…

Gülünçleşme seviyesinde acınacak kadar zavallılaşan, “NATO’ya, tüm dünyayı acımasız bir kapitalizmin boyunduruğu altında tutmaya yarayan her türlü çıkar şebekesine göbekten bağlıyız” doktrini biraz daha “yerli-milli” sosa batırılmış bir halde modern Türkiyemizde tam gaz devam ediyor.

Ve bu arada, kendilerini 1984’ün “Büyük Birader”inin vücut bulmuş hali olarak gören polisleri, en temel hakları için seslerini duyurmaya çalışan özel okul öğretmenlerinin üzerine salıyorlar. Bu memur baylar (ve az sayıda bayanlar da var aralarında) “hak aradıkları için farklı” olabilen o güzel insanlar ve genel olarak hayat karşısında duydukları bütün öfkeyi boşaltıyorlar (bu vaka sırasında doktor değil ama ellerine geçirdikleri “öğretmenleri bile dövebiliyorlar” artık). ABD’de George Floyd ya da onun nezdinde bütün siyahların boğazlarına basarak nefessiz bırakıp öldüren, yabancılara ırkçı öfkeleriyle saldıran beyaz polisler gibi saldırıyorlar.

Futbol ve hamaset

Silahlı kuvvetlerle “eşanlamlı” görünen ya da savaşlarla elde edilmek istenen zaferleri konsantre ve sembolik olarak taşıması için askeri bir anlam yüklenmiş “milli” takımımız Dünya Kupası’ndan gayet düşük bir performansla elendi. Milli takım etrafında gaza gelmemiz için hazırlanan savaş uçaklı, mehter marşlı, futbolcu başkanlı, Togg’lu, İHA’lı videolar hiçbir işe yaramadı. Tam tersine bütün bu videolar gülünç bir ergenlik performansı olarak, birçok insanın “milli” takım karşısında “yabancılaşmasına” neden oldu.

Futbol gerçekten futboldan çok daha fazla bir şey. Futbol emekçi sosyal sınıfların başarı ve yükselme arzusunu, kapitalistlerin yönettiği bir dünyada emekten yana olanların isyanını, emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı 3. dünyanın “onuruyla tanınma” çabasını yansıtabiliyor. Ama aynı zamanda ırkçılığın, yabancı düşmanlığının, hıncın, intikamın, faşizmin, diktatörlüklerin de kendilerini bulabilecekleri bir duygu dünyası sunabiliyor.

Tribünlerde ya da yeşil sahada Filistin için dayanışma da, diktatörlere karşı isyan da ya da ABD’nin bombaladığı çocuklar da okul çantalarıyla dile geliyor. Ve tabii bu kadar geniş yelpazeye yayılan bir duygu hali kapitalizmin stratejisi için eşsiz bir hazine. Dünya çapında bu hazineden kâr elde etmeye çalışan futbol dünyasının patronları, medya şirketleri her türlü taktiği kullanabiliyor. Mesela petrol zengini ülkeler de başka bir “imaj” yaratmak için yollar deniyorlar. Başka ülkelerin futbolcularını “seyirlik ürün” olarak kullanmak üzere kendi topraklarında “futbol gösterileri” düzenliyorlar.

Dolayısıyla, futbol her kılığa girebiliyor. Ama bir şeyler saklamak isteyen başarısız yönetimler için çok işe yarıyor. Yönetmeye çalıştıkları toplumların bütün kompleksleri de bu vesileyle seferber edilebiliyor. Türkiye’de yaşayan, her türlü otoriterliğe, darbelere, yok sayılmalara maruz kalmış, “büyükken küçülmüş” bir toplumun ya da küçülmüşlüğün üzerine inşa edilmiş bir ulusun acıklı tezahürlerini taşıyan insanları idare etmek için mükemmel bir duygu deposu olarak tepe tepe kullanılıyor.

Bu yeni bir durum değil. Şimdilerde ekmeğini Atatürkçülük, ulusalcılık konusunda mangalda kül bırakmayarak kazanan bir köşe yazarının yönettiği Star gazetesi Galatasaray’ın İstanbul’da Leeds United’la oynadığı maçtan önce sokakta bıçaklanarak öldürülen iki İngiliz taraftara ve sahada atılan iki gole gönderme yaparak, en hafif tabirle ahlaksız bir söylem kullanmıştı. Gazete, “Leedsli holiganlara Taksim’de kafasına vura vura vatan toprağını öptürdüler”, “Leedsli futbolculara Sami Yen’in çimlerinde cenaze namazı kıldırdılar. Hem de two rekat” şeklindeki yorumlarını zekice olduğunu düşündüğü aşağılık bir parabolle “Two size!” manşetiyle taçlandırmıştı!

Çok “veciz” ve anlamlı “Avrupa Avrupa duy sesimizi, bu gelen Türklerin ayak sesleri!” sloganında ya da yıllar önce Fatih Terim ve müritlerinin İsviçreli futbolculara da cenge gider gibi saldırdığında havada dolaşan duygusal titreşimler de çok bariz bir eksiklik duygusuna tekabül ediyor.

İspanyol faşizminin baştemsilcisi Franco, Portekizli Salazar, Arjantin askeri diktatörü Videla gibileri de toplumlarının eziklik duygularını aynı duygusal titreşimlere hamaset gazıyla hitap etmişlerdi.

İşte şimdi bütün bu “duygusal potansiyel” üzerine kurulu bir “duygusal iletişim” stratejisi “milli” futbol takımı için de seferber edildi…

Ve hesaplar çarşıya uymadı.

Zavallılığın performansında Türkiye’de dökülmüş onca kanın müsebbibi ve sembolü bozkurt işaretleri de vardı ve performans bu işaret eşliğinde resmen çöktü. Her şeyi işaret, sembol, kimlik gibi gören, kısa zamanda başarıya odaklanan ve olabildiğince kazandıkları başarıyı hazmedemeyen gencecik çocukların sahip oldukları (artık ne kadar varsa) kapasiteler bile heba edilmiş oldu.

Aslında şunu da belirtelim; eğer bu kadar zavallı hamaset gösterileri yapılmasaydı, milli takımın elenmesi belki de bu kadar sorun olmayacaktı. Çünkü milli takımın başarısızlığı doğrudan var olan rejimin performansına bağlandı. Çünkü rejim, bu topraklarda yaşayan bütün insanları ortak bir cumhuriyetin yurttaşları olarak görmüyor; o yurttaşların bir kısmı ona yetiyor. Geri kalan kısmını da ezilmiş duygusal sermayelerine attığı oltalarla devşirmek istiyor. Ama belli ki beceremiyor.

“Kutsal semboller”le oyalanan halk – “Gerçek çıkarlarıyla” iştigal eden şirketlerin sistemi

Memleket çok uzun zamandır (isterseniz 103, isterseniz 24 yıl deyin), “sembolik” bir düzeyde yaşıyor. Daha doğru bir ifadeyle, yönetim “gerçek” bir dünyayla (sermaye, itibar, silah vb.) haşır neşirken, gerçek insanların kurgusal bir dünyayla (semboller, hamaset, kimlik vb.) oyalanması için imkânlar seferber ediliyor.

Karin Borevi ile birlikte kaleme aldığı “Migration and the Politics of Integration” kitabı vesilesiyle A(pa)çık Radyo’da Hüsnükabul programında ağırladığımız Ayhan Kaya’nın tespitiyle; “neoliberal devletin toplumsalın yeniden üretimi gibi bir kaygısı yok; toplumsalı ancak bölerek, parçalayarak, kutuplaşarak, kutuplaştırarak “neokolonyal” bir bağlamda yönetmeye çalışıyor”.

Yani kolonyal (sömürgeci) usullerin yeniden şimdiki zamana uyarlandığı bir yönetim tarzı…

Eski usulde, mesela 18. yüzyılın sonunda, sömürge olarak payına Kongo ve Ruanda düşen Belçika bu topraklarda akıl almaz politikalar uyguladı. Kongo’da yeteri kadar çalışmayan -çocuklar da dahil- işçilerin ellerini, ayaklarını keserken, aynı zamanda bir Apartheid rejimi kurdular. Ruanda’da yönetimi kolaylaştırmak, topraklarını daha kolay talan etmek için Hutular ve Tutsiler olmak üzere etnik kimlikler “inşa ettiler”. Bu iki kurgulanmış topluluk arasında yüz yıl sürecek ve bir soykırımla nihayetlenecek nefret ve kutuplaştırma inşa ürettiler.

Şimdiki neoliberal sömürgeci devletler tabii ki gene başka topraklarda benzer taktikler uyguluyorlar. Ama artık onların adına “yerli ve milli” devletler de aynı işi görüyorlar. “Yabancıların” ellerini kirletmelerini gerektirmeyen soyulacak “vatan toprağı” her yerde var.

Adını cumhuriyet koyunca halk nezdinde kutsallaşan rejimin ve haritalarda kırmızı çizgilerle sınırları belirlenmiş ulusun kutsallaşmış toprakları sadece o toplumda yaşayan bireyler için “kutsal” bir anlam taşıyor. Bütün “yerli ve milli” yönetimler tarafından milyonlarca metrekarelik “yeşil vatan” orman vasfından çıkarıldı ve kökü yerlilik ve millilikle, çıkarları Cumhuriyet’le, kültürü ve ahlakı adaletle alakası olmayan arsız şirketlere peşkeş çekildi.


“Onlar vatanı bütün “gerçekliğiyle”, gayet somut bir şekilde talan ediyorlar; bize de kutsal sembollerimizle avunmamız için iletişim teknikleri uyguluyorlar”

Bu şirketlerin dahil olduğu şebekeler, Türkçe dışında anadili hakkı, yerinden yönetim, özgürlük ve adalet taleplerini “acele” bir şekilde “vatana ihanet” dilleriyle düşmanlaştırıp, anında kutsal sembolleri silah olarak kullanıyorlar. Aynı anda kapalı kapıların -gayet görünen- ardında “acele kamulaştırmayla”, “ÇED’e gerek yoktur” diyen valilik ya da mahkeme kararlarıyla yerliler, küresel neoliberal, neosömürgeci ortaklarıyla ormanları imara, inşaata, ranta açtılar. Alenen “sömürge madenciliği” yaparak, arkeolojik sit alanlarını maden posasıyla örtüyorlar, tapulu imar alanlarını değiştiriyorlar, yeraltı sularını zehirliyorlar, havayı nefes alınamaz bir hale çeviriyorlar. “Yerliler” ve beynelmilel ortakları yerin altındaki zenginlikleri yağmalarken, memleketin bütün akarsuları (Gediz, Menderes, Ergene, Gerede ve daha onlarcası…) çöp tenekesi işlevi görüyor; ovaları, dağları da yağmalanacak ganimet olarak kabul ediliyor.

Onlar vatanı bütün “gerçekliğiyle”, gayet somut bir şekilde talan ediyorlar; bize de kutsal sembollerimizle avunmamız için iletişim teknikleri uyguluyorlar. Biz, dinimize, imanımıza, bayrağımıza, ulusumuza, Türklüğümüze, Atatürkümüze ihanet edenlerin kafasını koparmak üzere şartlanırken, onlar gerçek vatan toprağına ihanete -kemiksiz- devam ediyor.

Cumhuriyet’i demokratikleştirmek

103 yıl önce bir akşam yemeğinde “ertesi gün kurulacağı” anons ve tebliğ edilen Cumhuriyet üzerine, o zamandan beri farklı meşrepler seküler, dinsel, askeri, darbeci, bol milliyetçi hamasetli içeriklerle bol bol konuştuk. Çok fazla yalanla, şişirme ve şişinmeyle, darbelerle, askeri ya da sivil, modern ya da postmodern darbeci zihniyetle iştigal ettik. Hangisi daha çok etkiledi bizi, hangimizi daha çok etkiledi, çok önemli değil. Ama en azından, başından beri demokrasiye çok ihtiyacımız var.

İçinde yaşadığımız dönem, çok farklı kutuplaşma eksenlerinin ortasında bir ana damar olarak AKP’cilik ve AKP karşıtlığı arasındaki kutuplaşmayla tezahür ediyor. AKP 24 yıldır iktidarda ve özellikle yaklaşık son 15 yıldır totaliter bir tek parti rejimi kurma yönünde ilerliyor. İnsanların ve doğanın adalet ve özgürlükleri giderek daralıyor ve toplumun çoğunluğunun öfkesi giderek daha da belirgin hale geliyor. Dolayısıyla şimdiki zamanda tabii ki AKP’nin ve etrafındaki şebekelerin (ekonomik, hukuki, medyatik vb.) adalet duygumuzu nasıl yerlerde süründürdüğünü görmemek mümkün değil.

Ancak meseleyi sadece son AKP dönemine -24 yıla- sıkıştırırsak, Cumhuriyet’in niteliğine dair klasik ezberlerimizden öteye geçmemiz mümkün olamayacak. Her şeyden önce, dünyada adı “Cumhuriyet” olan ve demokrasiyle alakası olmayan birçok rejim [Demokratik Almanya Cumhuriyeti (yani Doğu Almanya), Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, İran İslam Cumhuriyeti…] var oldu. Bu cumhuriyetler, daha önceki rejimlere kıyasla, ezilen sınıflar için çeşitli avantajlar sağladı; ancak hiçbir zaman “özgürlük” getirmedi. Hatta “cumhuriyet” tanımı, siyaset bilimi açısından eski “kutsal” imparatorluk, krallık gibi rejimlere kıyasla, iktidarın “yeryüzüne” indiği ve daha makbul bir rejim olarak meşruiyet kazandı. Ancak içinde “özgürlüğü” yok eden versiyonlarıyla gene kutsallık üreten ve bu kutsallığın altında her türlü otorite ve sömürüyü saklamak için araçsallaşan bir kelime olmaktan öteye gidemedi.

Geçen 13-14 Haziran tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü” başlıklı konferans cumhuriyeti adeta “doğal” bir bileşeni olarak “demokrasi” ile birlikte düşünmek üzere toplandı ve olabildiğince farklı arka plana sahip akademisyen, gazeteci, yazar, sivil toplum aktivisti, siyasetçiyi bir araya getirdi.


“Türkiye Cumhuriyeti altında yaşayan insanlar için en temel ve acil meselelerden biri ‘demokratik temsil’dir. Yani bir çoğulluğun kesişim hali olarak yurttaşlar hiçbir özelliğini arka planda bırakmak zorunda olmadan temsil edilirlerse, cumhuriyet gerçekten yurttaşların cumhuriyeti olabilir”

Özellikle 1980 darbesinden sonra, bütün dünyada “neoliberal” olarak adlandırılan vahşi kapitalist sistemin, sınıfsal hareketlere vurduğu büyük darbelerle insanlar, kendilerini sosyal adalet bakımından anlatamaz hale geldiler. Dolayısıyla bugün demokrasiye olan ihtiyaç, kendimizi sınıf olarak ifade edebilmemiz konusunda aciliyet taşıyor. Bu da çok farklı kesimlerin ortak derdini anlatabilmeleri için de çok önemli bir zemin ya da referans özelliği içeriyor.

Demokrasiyle bütünleşmiş bir cumhuriyetin hem siyasal düzende, hem siyasal prosedürler bakımından hem de gündelik hayatta bütün farklılıkların, farklı aktörlerin, farklı seslerin kendilerini anlatabilecekleri bir platform olması gerek.

Çoğulluğun varlığıyla sağlanan demokrasi, Cumhuriyet’in dönüşümü için en temel usul gibi gözüküyor. Bu sadece bizden farklı olanlara yapılacak bir “iyilik” ya da verilecek bir “taviz” değildir. Her bireyin, sahip olduğu çoğul özelliği yeniden keşfetmek için, başkasının özgürlüğüne ihtiyacı vardır. Her bireyin özgürlüğü başkasını da zenginleştirir. Başkasını tanımak üzere verilen her hak, herkesin vatandaşlığını yüceltir.

Artık gerçekten bir kardeşlik politikasına ihtiyacımız var. Kırımlarla, sürgünlerle, asimilasyon politikalarıyla, 86 milyonluk bir nüfus içinde, oranları 1000’de 1’lerin altına düşen Ermeni, Süryani ya da Rumları ya da nüfus olarak varlıklarını sürdürseler de, dillerini unutmuş, folklorik öğeye indirgenmiş Çerkes, Boşnak, Arnavut, Laz ve diğer etnik kültürleri “tanıyarak” yeniden bir birliktelik sözleşmesi yapabiliriz. Bu sadece kâğıt üzeri kalmaması gereken bir sözleşme… Kendini çoğunluk hisseden bireylerin de korkularının aşılıp, hafızalarıyla tanınması halinde, ruhen dahil olabilecekleri bir sözleşme olabilir.

Bugüne kadar süren asimilasyon politikalarına karşı direnen en güçlü hareket Kürt kimlik hareketi oldu. Cumhuriyet, kendisini unutmayan, asimile olmayı reddeden, direnen bir toplumsal kesimin sesini duymak zorunda. Eğer bu ses duyulabilirse, meselenin basit bir asayiş meselesi olmadığı “duyulabilirse”, buradan çıkacak demokrasi, fikri cumhuriyetin çok güçlenmesini de beraberinde getirecek.

Bu topraklar, çok derin travmalarla örülmüş topraklar. Kendilerini güvensiz hisseden insanlar, en güçlü olanın kuytusuna giriyorlar. Bu korunma ve koruyana benzeme hali cemaatleşerek, zayıf aktör olarak kalmayı da yeniden üretiyor. Kendine güvenen, başkasına güvenen, başkasıyla karşılaşmayı kabul eden aktörler demokratikleşmenin ve barışın da diline daha çok sahip çıkabilirler.

Bu topraklarda kimse kimseden üstün olmak zorunda değil. İnsanlar kendi üstünlük iddialarından vazgeçebildikleri ve başkasının sahip olduğu özelliklere de vâkıf olabildiği ölçüde özgürleşmenin yollarını bulabilecekler.

Her şeyden önce bu konferans, 100 yıllık bir devlet geleneğinin (AKP döneminde de benzer şekilde yeniden üretilerek) nasıl kalıplaşmış ezberler ürettiğini konuşmaya açıyor. Bu konferansın anlamı, belli tarihsel dönemlere sıkışmadan, uzun bir döneme yayılan bir cumhuriyeti, birlikte, her birimizin ayrı ayrı tecrübelerini dinlemek için kulaklarımızı ve kalplerimizi açmaya çağırıyor.

Bugün artık bu konferans çıktılarını genişletmek, tekrar başka yerlerde konuşmak ve tazeleyerek dilini çoğaltmak, o sözü güçlendirerek yaymaya devam etmek gerekiyor.

Tabii ki, memleketin travmatik ve cemaatçi hamuruna çok fazla batmış olan, her türlü hakareti yazabileceğini zanneden birtakım çevreler, “karşılaşarak” hakikati anlamaya ve kurmaya çabalayan insanlara sağlı sollu saldırdılar.

Ama bu çok önemli değil… Toplumun demokratik hareketi için mücadele edenler, kimseyi arkada bırakmadan özgürlük ve adaletin sözünü üretmek için yollarına devam ediyorlar.

Ferhat Kentel
Ferhat Kentel
Son olarak, kapatılan İstanbul Şehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi olan Ferhat Kentel 1981’de ODTÜ’de işletmecilik lisans eğitimini tamamladıktan sonra 1983’te Ankara Üniversitesi SBF’den yüksek lisans ve 1989’da Paris, Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales (EHESS)’den sosyoloji doktora derecesi aldı. 1990-1999 arasında Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu Yönetimi Bölümü’nde, 2001-2010 arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalıştı. Fransa’da Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales (EHESS)’de ve Université de Paris I’de çeşitli dönemlerde misafir öğretim üyesi ve araştırmacı olarak bulundu. Türkiye’de ve yurtdışında çeşitli kitap ve dergilerde modernite, gündelik hayat, yeni sosyal hareketler, din, İslâmi hareketler, aydınlar, etnik cemaatler üzerine makaleleri yayımlandı. Yayınlanmış araştırma ve kitapları şunlardır: Ermenistan ve Türkiye Vatandaşları. Karşılıklı Algılama ve Diyalog Projesi (Gevorg Poghosyan ile birlikte), TESEV, İstanbul, 2005; Euro-Türkler: Türkiye ile Avrupa Birliği Arasında Köprü mü Engel mi? (Ayhan Kaya ile birlikte) İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları, İstanbul, 2005; Milletin bölünmez bütünlüğü: Demokratikleşme sürecinde parçalayan milliyetçilik(ler) (Meltem Ahıska ve Fırat Genç ile birlikte), TESEV, İstanbul, 2007; Belgian-Turks: A Bridge, or a Breach, between Turkey and the European Union? (Ayhan Kaya ile birlikte), King Baudoin Foundation, Brüksel, 2007; Ehlileşmemek, düzleşmemek, direnmek, (Söyleşi: Esra Elmas), Hayykitap, İstanbul, 2008, Türkiye’de Ermeniler. Cemaat-Birey-Yurttaş (Füsun Üstel, Günay Göksu Özdoğan, Karin Karakaşlı ile birlikte), İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları, İstanbul, 2009; Yeni Bir Dil - Yeni bir Toplum, (Söyleşi: M.Talha Çiçek, Gülçin Tunalı Koç), Bilsam yay., Malatya, 2012; “Kır Mekânının Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Dönüşümü: Modernleşen ve Kaybolan Geleneksel Mekânlar ve Anlamlar” (Murat Öztürk ile birlikte), TÜBİTAK araştırması, 2017.

Yazarın Diğer Yazıları

Şiddetle var olabilen ezik ruhlar

1950’li yıllarda Adnan Menderes’in çok özendiği bir hayaldi: “Küçük Amerika olmak...” Galiba epey olduk. Yerlilerinden nefret eden beyazlar, her mahallede milyoner değil ama sokaklarda...

Küresel çıkarlar – “yerli ve milli” duygular

Dünyayı baştan başa geçen bir popülizm dalgası şirketlerin, sermayenin ve onların siyaset ve devlet alanındaki temsilcilerinin kâr hırslarını ve neoliberal kibri gayet başarılı bir...

“Uçarken” çocuklarını aşağı döken Türkiye’den senaryolar

Türkiye uçarken… Türkiye yüzyılı maarif modeliyle yetiştirilen çocuklar ve gençler, uçarken konacak yer bulamazken... Türkiye her yerde petrol ve gaz bulurken… Türk uçakları acayip sükse yaparken… Suriye, lider...

Sosyal Medyalarımız

9,251BeğenenlerBeğen
2,745TakipçilerTakip Et
4,012TakipçilerTakip Et
677AboneAbone Ol

Son Yazılar

- Advertisement -spot_img