Bağımsızlık Demokrasi Özgürlük Eşitlik Birlik

Selanik Çerkesleri – 1. Bölüm


“Ağustos 1878 tarihli bir belge, Varna ve Selanik’te karaya çıkan 200 bin muhacirden bahseder. Gelenler Çerkes, Tatar, Nogay ve Sohum muhaciri olarak tanımlanır”

Kuzey Kafkasya halklarının işgalci, emperyal ve barbar Rusya Çarlığı rejimine karşı özgürlüklerini korumak için verdiği asırlık direniş, insanlık tarihinin gördüğü en acı soykırımlardan biri ile 1864 yılından itibaren yönünü değiştirdi. “Tsitsekun”un, soykırımın ardından hayatta kalabilenler, ölüm yolculuğuna çıkarılarak Osmanlı İmparatorluğu’nun dört bir yanına sürgün edildiler.

Kafkasya’da ve yakın coğrafyaların mitolojilerinde anlatılagelen bir hikâye vardır: Tanrı dilleri torbasına doldurmuş, her halka bir dil dağıtıyormuş. En son Kafkasya coğrafyası kalmış ama torbada da çok dil varmış. Yorulan tanrı torbayı tersyüz ederek bütün dilleri bırakmış. İşte bu yüzdendir ki Çarlığın vahşi ve barbar kolonizasyonuna kadar Kafkasya’da çok çeşitli dil konuşulur ve halklar bir arada yaşardı. Trajik ve ironiktir ki bugün olduğu gibi antik dönemlerin mitolojilerinde dahi Kafkasya halkları insanlık yaratılırken unutulmuş ve ancak böylece dünyanın en güzel köşelerinden birini mesken tutabilmiştir.

Tsitsekun sonrası sürgünle Kuzey Kafkasya halkları Osmanlı İmparatorluğu’nun dört bir yanına dağıtılırken, Osmanlılar tüm bu halkları topyekûn olarak “Çerkes” olarak adlandırmıştır. Bugün dahi Çerkeslerin kapsamı, akademik alan dahil net değildir.

Oysa sorun bu adlandırmadan da önce sürgünlerin niteliği hususunda başlar. Çok açık ki bir soykırımın ardından sürgün sonucu Anadolu, Balkanlar ve Ortadoğu’ya gelen Kuzey Kafkasyalıları muhacir (göçmen) olarak adlandırmak doğru değildir (Buna karşın anakronizmden kaçınmak ve belgelerdeki tanımlamaları net bir şekilde aktarmak adına bu yazının ilerleyen kısımlarında “muhacir” ifadesi kullanılacaktır). Burada anlaşılması gereken en önemli mesele Osmanlıların bu yetersizliğinin salt bilgisizlikten değil imparatorluğun “muhacir rejimi” etrafında şekillenen kasıtlı bir tavır olmasıdır. Osmanlılar için Kuzey Kafkasyalıların oldukları haliyle birer sürgün olmak gibi bir şansları yoktu. Yalnızca Çerkes birer “muharcir” olabilirlerdi zira Osmanlıların Kuzey Kafkasyalılar üzerine beklentileri ve tasarrufları bu rejim içerisinde sürgünlere biçtiği rolü onlara ne kadar empoze edebildiği ile doğrudan ilişkilidir.

Bugün Balkanlar’daki Kuzey Kafkasya diasporası daha çok Kosova ile anılsa da 1864 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun idaresindeki Balkan topraklarına aynı Anadolu’da olduğu gibi birçok sürgün yerleştirilmiştir. Yazımıza konu olan Selanik’in karakteristik yönü, birincil olarak Balkan Savaşları’ndan sonra bölgedeki sürgünler Anadolu’ya ikinci bir sürgüne tabi tutulurken diaspora yerleşimlerinin köyler halinde sürdürüldüğü yerlerden biri olarak kalmaya devam etmesidir. Selanik’in ikincil ve bizce daha önemli özelliği ise 1922’de Mudanya Ateşkesi ile sona eren Yunan-Türk Savaşı’nın ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde yarısından çoğunun Kuzey Kafkasyalı olduğu 150’likler olarak bilinen kişilerin bir kesiminin bu bölgede gösterdiği faaliyetler ve buradaki diaspora ile kurdukları ilişkidir.

Unutmamak gerekir ki Osmanlı idaresindeki topraklara sürgünün en yoğun ve acı safhası 1864’te yaşansa da daha öncesinde sürgün ve göç hareketi daha küçük ölçeklerde de olsa başlamıştı. Selanik valisinin Ocak 1861’de İstanbul’a gönderdiği mektup (A. MKT. UM, 453/29), Kuzey Kafkasyalıların Balkan topraklarına vardığı koşulları bizlere göstermektedir. Mektupta “muhacirlerin iskânı ve sevki için ihtiyaç duyulan imkânların yetersizliğinden bahsedilmiş ve İstanbul’dan gelen dönütle bunun düzeltilmesi için gerekli hazırlıkların yapıldığına” değinilmiştir. Yine hayvanların ve gerekli lojistik unsurların 20-25 gün iskelelerde bekletildiği ve gemi kaptanlarının sürgünleri lojistik imkânları kısıtlı yerlerde karaya çıkmaya zorladığından bahsedilmekte, bu durumun düzeltilmesi için merkezden bir emir gelmesinin gerekliliği dile getirilmekte, kış şartlarında karaya çıkan sürgünlerin perişan olduğuna değinilmektedir. Söz konusu ifadelerin samimiyetsiz olduğunu tarih bize açıkça göstermiştir. Bununla birlikte mektupta “İslam milletinin misafirlerinin” rahatça yerlerine ulaştırılması ve misafirperverlikte kusur edilmemesinin gerekliliği belirtilmiştir. Burada ilginç olan şey Osmanlı devletinin sürgün olarak gelen Kuzey Kafkasyalıların “misafirliklerine” yapılan vurgudur.

Ağustos 1878 tarihli bir başka belge (İ. MMS, 59/2786), Varna ve Selanik’te karaya çıkan 200 bin muhacirden bahseder. Gelenler Çerkes, Tatar, Nogay ve Sohum muhaciri olarak tanımlanır. Bu 200 bin muhacirin 150 bini Halep, Şam, Adana, Sivas, Ankara, Amed, Cezayir ve Samsun’a gönderilmiş, sevk ve ardından iskân ile istihdam için İstanbul’da merkez bir Muhacir Komisyonu kurularak idarenin buradan sağlanması bildirilmiştir. İstanbul’da kalacak muhacirlerin bir kısmının devlet dairelerinde, “dul kadınların” ise (bu ifadeyi gayet cinsiyetçi bulduğumu ve yalnızca belgedeki ifadeyi kullandığımı belirtmek isterim) askeri dikimhanelerde istihdam edilmesine karar verilmiştir.

Kuzey Kafkasyalıların sürgün sürecinde ‘93 Harbi’ne (1877-78) tekabül eden dönem, soykırımın ardından yaşanan sürgünün serencamında 1864’ten sonraki en önemli tarihtir. Bu döneme kadar yaşanan durumun geçici bir sürgün olduğu ve bir gün Kafkasya’ya geri dönecekleri konusunda şüphesi olmayan Kafkasyalılar için ‘93 Harbi’ geri dönüş umudunun tabiri caizse yerle yeksan olması ile sonuçlanmıştır. Savaşla beraber Kuzey Kafkasya’da çarlık rejimine karşı son büyük ayaklanmalardan biri olan Dağıstan direnişi başlamış, Osmanlı’nın savaşı kaybedişine paralel olarak Dağıstan’da da isyan şiddet ve barbarlıkla bastırılmıştır. Şeyh Şamil’den bu yana Nakşibendi Tarikatı’nın Halidi kolu Avrupalılarca “Müridizm” adı verilen, Kuzeydoğu Kafkasya’da dini bir söylemi bulunan direniş hareketinin örgütleyicisi olmuştur. Halidi dervişleri ve şeyhleri bu döneme kadar Dağıstan ve Çeçenya çevresinde “Gaza ve Direniş Risaleleri” kaleme alırken, 17 Kasım 1877’de direnişin bastırılmasının ardından bu risalelerin neredeyse yazılmadığını görmeye başlarız. Bundan böyle Halidiler yalnızca “Hicret (Göç) Risaleleri” kaleme alacaktır. Yine buna paralel olarak Osmanlı belgelerinde 1861’de ve sonrasında da sürgün olarak imparatorluk coğrafyasına gelen Kuzey Kafkasyalılar “İslam milletinin misafirleri” olarak nitelendirilirken, özellikle ‘93 Harbi’ sonrasında kaleme alınan belgelerde bu vurgunun neredeyse yok olduğunu ve yerini salt “Muhacerat” söylemine bıraktığını görürüz.

1881 tarihli bir belgede (Y. PRK. KOM, 3/24); İstanbul’daki Çerkes, Abaza, Dağıstanî, Nogay, Tatar, Kırımlı ve Kazgan muhacirlerle beraber ve Balkanlar’dan gelen Boşnak ve Bulgar muhacirlerin toplamının 35 bin 224 olduğu, bunların 15 bin 482’sinin kendi hanesini kurup geçimini sağladığı ancak 19 bin 742’sinin dışarıdan yardım görmeden yaşamakta zorlandığı belirtilmiştir. Buna karşın söz konusu kişilerin “Sinop, Selanik ve İzmit gibi” Vilâyât-ı Mürettebe’ye (söz konusu vilayetler İstanbul’un göçmen nüfusunun sevki için seçilmiş bölgelerdir) sevkinin gerçekleşmesi söz konusudur. Belgenin müellifi Rıza Bey, ismi geçen yerlerdeki memur ve yöneticilerin muhacirlere karşı umursamaz ve görevini kötüye kullanan tavırlarından yakınıp bunu açıkça zikretmiştir.

Peki, Selanik’e sürgün olarak gelen Çerkes nüfusu nedir? Yazının başında da belirttiğim gibi, biraz önce konu edilen Rıza Bey tarafından kaleme alınmış raporda Kuzey Kafkasya göçmenleri detaylı olarak verilse de (Çerkes, Abaza, Dağıstanî gibi) Osmanlı devletinin muhacir rejimi sürgünlerini bürokratik bir kalemin ifade ettiği insan kaynağı olarak görme eğilimi ile istifade etmek ve birtakım “çıkıntılar” daha netleşmeden homojenleştirmek adına tüm Kuzey Kafkasyalılara Çerkes demekte beis görmemiştir. Neticede 1891 tarihli bir rapor (Y. A. HUS, 277/136), Selanik’teki Çerkesler hakkında bizlere net sayılar verse de buradaki “Çerkesliğin” muhtevasını göz önünde bulundurmak gerektiğini hatırlatmak gerekir.

Söz konusu belge uyarınca 6 bin 975 hane olarak gelen 24 bin 136 kişi Selanik’e sevk edilirken bunlardan 4 bin 920 haneye tekabül eden 6 bin 462 kişi yerleşmiş, 2 bin 55 hane halinde gelmiş 7 bin 674 kişi ise iskân (yerleşme) sürecindedir. Geri kalanların önemli bir kısmı iskân için sevklerini Selanik’te beklerken, iskân edilmemiş muhacir sayısı tam olarak 10 bindir. Elbette unutmamak gerekir ki tüm bu belgeler Osmanlı devleti tarafından devletin algılamayı tercih ettiği gerçekliğin birer dökümüdür. Dolayısıyla sayıların yanıltıcı (buradaki kastım bazı sayıları olduğundan az veya fazla göstermektir) olabileceğini göz önünde bulundurmamız gerekmektedir. Yine de belgede yazıldığı hali ile karşımıza ilginç bir durum çıkmaktadır. İlk kertede yerleşen 6 bin 462 kişi 4 bin 920 haneye dağılmış olarak gözüküyor. Bu da hane başı yaklaşık 1,3 kişiye karşılık gelir ki bu bize üç ihtimali göstermektedir: Ya sayılar uydurma ve birilerinin işine gelecek şekilde düzenlenmiştir ya da yerleşmesine öncelik verilen Çerkes nüfusu çoğunlukla genç, bekâr, 19. yüzyılın toplumsal yapısı ışığında söylenebilir ki işçi erkeklerdir. Üçüncü bir ihtimalse -ki aslında ilk akla gelendir- Osmanlı arşivlerinde aşina olduğumuz üzere haneye sadece vergi mükellefi olan hane reisi erkeğin kaydedilmesidir. Nitekim burada da başka soru işaretleri vardır. 19. yüzyılın sonuna doğru artık hane sayımında tüm nüfusun sayıldığı örnekleri görebiliyoruz. Bununla beraber aynı bölgede iskân süreci devam eden, 2 bin 55 haneye dağılmış 7 bin 674 kişiye baktığımızda da hane başına yaklaşık 3,7 kişinin düştüğünü görürüz. Aynı belgede iki farklı nüfus sayım usulünün kullanılması çok aşina olunan bir durum değil. Üstüne üstelik yerleşen kişileri hariç tuttuğumuzda henüz iskân olmamış kişi sayısının tam olarak 10 bin olması bürokratik nicel fetişizmin bir ürünü iken bu üçüncü ihtimali ilginç bir şekilde zayıf olarak değerlendiriyorum. Selanik’te 19. yüzyılın sonunda işçi sınıfının hızla büyüdüğünü göz önünde bulundurursak -İkinci Enternasyonal’e delege göndermiş ve İstibdat’tan sonra kurulmuş Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu’nun bu coğrafyadaki ilk sosyalist taban örgütlerinden biri olması da bu bağlamda kesinlikle tesadüfi değildir- bu üç ihtimalden ikincisinin biraz daha makul olabilme ihtimalinden bahsedebiliriz. Bu durum, Osmanlı devletinin topyekûn Çerkes diyerek homojenize etme ve “ayrıştırılamaz” olarak ele alma politikası ile “Muhacir Rejimi”nin içyüzünü gözler önüne sermektedir.

Osmanlı coğrafyasında Çerkeslerin yerleşme sürecinde devlet ilk etapta her köye bir cami ve mektep için bütçe oluşturmaya çalışsa da bu konuda elbette ki yetersiz kalmış, bu yükümlülüğü köylerdeki toprak sahipleri üstlenmeye ve müteşekkil köy vakıfları kurulmaya başlamıştır. Sürgün ve soykırımın yarattığı travma ve hafızanın yeniden üretimi sürecinde bu vakıfların kurucuları ve finansörleri “thamade” olmuş, sınıfsal farklar Kabardeylerde ve Abazalarda zaten devam ederken Kabardeyler dışında diğer Adigelerde de tekrar gün yüzüne çıkmaya başlamıştır. Çerkes diasporasının köy yerleşimlerinde özellikle 19. yüzyılın üçüncü çeyreği ile hızla yaygınlaşan köy vakıfları başlı başına incelenmeye değer bir konudur. Bu konudaki vakıf kayıtları yeterince tasnif edilmemiştir. Genel olarak bunun yanı sıra Selanik’in Yunanistan’a katılması ile beraber oradaki Çerkes köy vakıflarına ve Çerkes toplumuna dair birçok belge dil bariyeri yüzünden erişemediğim Yunan arşivlerinde de bulunmaktadır.

Aradan geçen on yılların ardından Selanik Çerkesleri son olarak Türkiye arşivlerinde 1 Eylül 1939 tarihli bir belgede (DAB/HİÜ 2322/461/V.924-D.95) çıkar karşımıza. Selanik bölgesindeki Çerkesleri adım adım takip eden ve muhbirleri ile fişleyen Türkiye, bölgede 400 kadar hanenin kaldığını söyler. Aradan geçen on yıllarda yaşananlar, Türkiye’nin Selanik Çerkeslerini neden ve nasıl takip ettiği ise ilerleyen yazıların konusu olacaktır.

Dzıbe Salih Yılmaz
Dzıbe Salih Yılmaz
Salih Yılmaz 25 Ağustos 2003, Muğla-Bodrum doğumlu. 2022 yılında başladığı İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü’nde eğitimine devam ediyor. Akademik ilgi alanları Kafkasya tarihi ve çalışmaları, tarih felsefesi ve kültür tarihi. Matbu Osmanlıca ve Çivi Yazısı okuyabiliyor. İngilizce, orta düzeyde Almanca biliyor. 2025 yılında Samsun-Oymaağaç/Nerik’te arkeolojik kazı çalışmalarında yer aldı. Çeşitli fanzinlerde ve dergilerde yazarlık hayatını sürdürüyor.

Yazarın Diğer Yazıları

Kasım ayaklanması ve Abhazya’nın durumu

Abhazya’da başkanlık yemininden çıkarılan cümle; “Eğer bu yoldan saparsam halkım tarafından cezalandırılmama izin ver” 2024 yılının kasım ayında Abhazya halkı, Rusya Federasyonu’ndaki (RF) oligarkların Abhazya’daki...

Strabon’un Çerkesya’sı*

Çerkesya’nın antik tarihi ve Çerkes topluluklarının antik dönemdeki “ataları” söz konusu olduğunda, herkes ağız birliği ederek Maeot ve Sindlerden bahseder. Bugün Azov Denizi olarak...

Hattiler, Hititler ve Çerkesler

Tarih boyunca uzak geçmişe yönelik meraklarını mitolojik unsurları yoğun bir şekilde barındıran muhtelif hikâyelerle Çerkesler, modern çağlarda yapılan birçok araştırmanın ışığında uzak geçmişleri ve...

Sosyal Medyalarımız

9,251BeğenenlerBeğen
2,745TakipçilerTakip Et
4,012TakipçilerTakip Et
677AboneAbone Ol

Son Yazılar

- Advertisement -spot_img